25 Mart 2018 Pazar

Akşamsefası


Sabah, sekiz buçukta alacaklı gibi dayandım kapısına. Habersiz gitmiştim. Şaşkınlığı ile sevinci iç içe geçmişti. Gözleri parladı. Ne diyeceğini bilemedi. Bir yandan da sayaç okumaya gelen elektrikçi olmadığım için üzüldü. Daha elini öperken söylenmeye başladı.
"Hep evde yokken geliyorlar. Bu ay da gelmezlerse sonraki fatura çok yüklü gelir," diye serzenişte bulundu.
Dert edeceğini bile bile; "Dert etme," dedim.
“Ben telefon ederim pazartesi günü gelirler.”
“Unutma ama!”
“Unutmam, unutmam meraklanma.”
“Çayı yeni yaptım. Hadi geç içeri de kahvaltı yapalım beraber,” diyerek her zamanki telaşlı adımlarıyla mutfağa yürüdü. Peşinden gidip masanın yanına iliştim. İçerisi taze demlenmiş çay kokuyordu. Mutfak tezgâhında sırtı bana dönük vaziyette yiyecek bir şeyler hazırlarken bir yandan da laflıyorduk. Daha doğrusu o anlatıyor, ben dinliyordum.

“Ablanlar da yarın gelecekmiş oğlanla. Aslında dün geleceklerdi ama ablana izin vermemişler işyerinden. Hem zaten çocuğun da deneme sınavı mı ne varmış? Bitmiyor bunların sınavı. Bu kadar ders çalışmaya profesör olmaları lazım. Enişten de işten çıkmış yine. Boş boş dolaşıyormuş on beş gündür. Zamanında alıştırmışlar tabi rahatlığa, sıkıya gelemiyor adam. Bir de kira ödeselerdi ne olacaktı acaba? Rahmetli kayınpederinden Allah razı olsun. Hiç olmazsa bir daire verdi. Emekliliği dolana kadar sebat etseydi bari bir yerde. Ama yok! Bunların sülalesi böyle, biliyorum. Kadınları çalışır, erkekleri yatar. Zamanında rahmetli babana söyledim ama dinletemedim. Neymiş? Çocuklar birbirini sevmiş. Al işte! Sevgi karın doyurmuyor. Sersefil yaşıyorlar. Allah sonlarını hayır etsin.”

Eskiden her şeyi bu kadar dert etmezdi. Son zamanlarda küçük meseleleri bile abartıp gereksiz yere büyütmeye başladı. Kimseyi bulamazsa bahçe kapısını kapatmıyorlar diye komşu çocuklarıyla kavga eder oldu. Gerçi eniştem konusunda sonuna kadar haklıydı. Şimdi işte kendine yakın birini bulunca ablamı, eniştemi bahane edip tüm yalnızlığını mutfağa sermişti. Soluklanmasını fırsat bilip lafının arasına girdim. 
“Tarık aradı mı anne? Ne zaman gelecekmiş?”
“Bayrama kadar, bir hafta boyunca Antalya’da seminerleri varmış. Dönünce de hastanede nöbetçiymiş. Bayramın üçüncü günü gelebilecekmiş ancak. Sen bari iyi ki erken geldin oğlum. Aslında yarın bekliyordum seni. Babanın mezarına da gideriz değil mi bugün?”
“Gideriz tabi. Kahvaltımızı yapar yapmaz çıkarız.”
“Selim, mezardan gelince de şu incir ağacının dallarını budatacağım sana oğlum. Yaprakları çok dökülüyor temizleyemiyorum artık eskisi gibi. Camın üzerine doğru da eğiliyorlar hep. Evin içi karanlık oluyor. Bir de banyodaki musluk çok damlatıyor. Ona da bak evladım.”
“Tamam, anne gelince hepsini hallederiz.”
*
Kahvaltıdan sonra, o sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkamaya hazırlanırken ben de allı güllü sinisini arkaya fon yapıp aile ve dost meclislerinde meşhur olan yaprak sarması ile baklavasının fotoğrafını çekiyordum mutfakta.
“Çiçeklerimin resmini de çek,” dedi aniden.
“Neredeler?”
“Bahçedeler. Ama şimdi çekme.”
“Ne fark eder ki? Şimdi çekeyim işte, hazır niyetlenmişken.”
“Olmaz. Akşama açacak bazıları. Akşamsefası diyorlar hiç duymadın mı?”



Ses vermedim. Sadece dudaklarımı büzüştürüp, başımı duymadım anlamında iki yana salladım. Çünkü ilk kez görüyormuş gibi yaz kış sırtından çıkarmadığı babamın yazlık, ince yeşil hırkasına gözüm takılmıştı. Yıllar önceki kazağımı hatırlatmıştı durduk yere. Hafıza garip bir şey, bazı anılar hiç silinmiyor zihinlerden. Ömür boyu, sessiz bir gölge gibi seni takip ediyor ve hiç beklemediğin bir anda, ilk günkü canlılığında gözünün önüne geliyor. Yine öyle oldu.
“Anne, lisedeyken bana ördüğün bir yeşil kazak vardı hatırladın mı?”
Elindeki bulaşığı bırakıp aniden döndü ve neredeyse o günkü kızgınlığıyla;
“Hatırlamaz mıyım?” dedi.
Sonra yeniden ama bu sefer başka bir şey anımsamaya çalışır gibi daha ağır hareketlerle elindeki işine geri döndü.
***
Liseyi bitirdiğim yılın kışıydı sanırım. Yahut lise ikiye gidiyordum. Hani Turgut Özal, Naim Süleymanoğlu’nu Türkiye’ye getirmişti. İşte o yıl.
“Sen bir giy hele, bu soğuklarda kip tutar oğlum,” demişti annem kazağı bitirince.
İtiraf etmem gerekirse annem üzerimde ilk provaları yaparken çok beğenmemiştim. Hatta rengiyle dalga geçtiğim cırtlak yeşili bir kazaktı. Fakat Ayşe sayesinde birden ısınıvermiştim bu renkli kazağa. Çünkü çok sevmişti. 
Ayşe,  lisede bizim sınıftaydı. Hem sevmese gözlerinle uyum içinde olmuş der miydi? Kazağımı sevdiyse belki ileride beni de severdi. Dünyanın en mutlu insanıydım. Lakin kelebek ömürlü bir mutluluktu benimki.

Annem kötü haberi verdiğinde saat sekizi biraz geçiyordu. Akşam yemeğini yeni yemiştik. Babam işten gelmiş, biraderim derslerini bitirmişti. Televizyon kumandası kimde kalacak kavgası yapıyorduk sanırım. Ama bir saniye, o vakitler bizim kumandalı televizyonumuz yoktu ki! Var mıydı? Emin değilim şimdi. Ama bir şey için mücadele veriyorduk bu kesin. Galiba dolma kalemimi almıştı. Evet, evet dolmakalemimi almıştı. En sevdiğim, pelikan mavi mürekkeple Ayşe'ye, ondan habersiz mektuplar yazdığım kalemimi. Tam dolma kalemi çekip kurtardığım an, evde yangın çıkmışçasına çığlık çığlığa, pancar gibi kızarmış bir suratla salona girdi annem.
“Anne ne oldu?” demeye korkuyorduk.
Zaten onun da kimseyi görecek hali yoktu. Soluk almadan dağarcığında ne kadar beddua varsa hepsini bir kamyon kumu boşaltır gibi salonun orta yerine bıraktı.
“Ocağı yanasıcalar, gâvur deyyuslar, Allah’ınızdan bulun hırsız köpekler, ben kaç gün uğraştım o kazakla nursuz herifler, çalacak başka şey mi bulamadınız, beni mi buldunuz, burnunuzdan fitil fitil gelir inşallah”
Dolmakalem elimde öylece kalakaldım. Bir Ayşe geliyordu gözümün önüne, bir de annemin salonun orta yerinde çırpınan hali.
Kazağı giymeye başlayalı daha bir hafta bile olmamıştı. Tam da Ayşe'nin sevdiğini söylediği günün ertesinde, bahçe katındaki evimizin önünden lacivert pantolonumla birlikte yeşil kazağımı da çalmışlardı. Ben, can ve canan derdindeyken hayırsız biraderim de et derdindeydi.
 “Mavi kotum, mavi kotum!” diye koşarak dışarı fırladı faydasız. Benim yeşil kazağım gitmiş. Ayşe'nin çok sevdiği hem de. Ya o da giderse?
Bu kifayetsiz de kotunun derdindeydi. Çalmamışlar onun kotunu. O an bir kez daha kızdım bu uğursuz hırsızlara. Gerçi benim mavi kotum ve lacivert kareli gömleğim de duruyordu. Ama işte çok sevdiğim yeşil kazağım ve lacivert pantolonum yoktu ortada. Hırsızın bana garezi vardı sanki. Oysa kimseyle de bir sorunum yoktu. Evden okula, okuldan eve gidip gelen, kimsenin tavuğuna kışt demeyen, kendi halinde biriydim. Bir ara benim gibi Ayşe’ye yanık olan ama bir türlü açılamayan bizim sınıftaki Ercüment’ten şüphelendim. Ayşe, kazağıma methiyeler düzerken uzaktan bizi izlediğini görmüştüm. Fakat üç mahalle uzakta oturuyordu. Hem öyle çocuk değildi Ercüment. Yapmazdı.
Fakat onlarca asılı elbise arasında neden benim yeşil kazağım?
Babam emekli olduğunda ona hediye ettikleri Pierre Cardin gömleği de duruyordu askıda. Babam demişken. En rahatımız oydu. Hiç bu kadar sakin, böyle gamsız görmemiştim onu. Hatta bir ara bıyık altından güldüğünü fark etmiştim. Bir süre sonra annem de kendine geldi. Derin nefes aldı, sakinleşti.
“Olsun aslanım, ben sana aynısından yeni bir tane daha örerim,” dedi.
Babam olayların başından beri takındığı dingin tavırla nihayet söze karıştı.
“Şöyle düşünün çocuklar, belki gerçekten ihtiyacı olan biri almıştır. Bu biraz olsun hafifletmez mi üzüntünüzü?”
Aslında mantığım ona hak veriyordu. Annem de az önceki sinirini atmış, başını sallayarak babamı onaylıyordu. Fakat duygularım. Sonra Ayşe. Kızgındım işte!
Babamın gözlerine baktım. Şaka yapmıyordu. Hatta hiç bu kadar ciddi görmemiştim onu.
Benim babam. Böyle bir adamdı.
Annem ise, o kış dediğini yapıp iki hafta sonra aynı kazaktan bir tane daha örmüştü. Çalmasınlar diye bu kez evin içinde, soba borularına asılan ve yün örme şişlerine benzeyen kalın, beyaz demir çubuklarda kurutmuştu. Ayşe pek bir şey fark etmemişti. Gerçi bir defasında; “Yeşil kazağını niye giymiyorsun artık?” diye sorunca paniklemiştim. Ama “Boğazı çok sıkıyordu, annem düzelttikten sonra yeniden giyeceğim,” diyerek durumu kurtarmıştım.

Her anlamda zor, meşakkatli zamanlardı seksenli yıllar. Ama ve lakin özlediğim birçok anımı da bu günlerde biriktirmiştim. İnsan bazı güzellikleri içinde yaşadığı an fark edemiyor, kıymetini idrak edemiyor. Her fani gibi bizim de makûs talihimiz bu değil miydi zaten?
***
Annem bulaşıkları yıkamayı bitirip ellerini kurularken sordu.
“Bir çay daha doldurayım mı?”
“Eline sağlık anne, almayayım daha.”
“Baban olsa bir demlik çayı bitirirdi şimdi.”

Annemin gayriihtiyari söylediği bu cümleden sonra mutfağa derin bir sessizlik çöktü. Benim içimde büyük bir boşluk oluştu. Sonra o boşluğa kocaman bir kaya oturdu. Annem, gözlerini yerdeki halının motifine sabitlemiş biçimde hareket etmeden, öylece duruyordu. Sanırım ikimiz de aynı özlemle, farklı yönlere savrulduk. Ben babama dair hafızamda ne kadar güzel anı varsa hepsini temize çektim. Zaten sevdiğiniz biri hayatta değilse onunla ilgili hep güzel anılar hatırlanır.
Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Neden sonra hem odaya sinen kasvetli havayı dağıtmak, hem de biraz keyfi yerine gelsin diye fotoğrafını çekip internet ortamına yüklediğim el hünerlerini gösterdim.
“Anne bak, tam 1.603 kişi beğenmiş yaptığın baklava ile sarmayı.
“Nerde beğenmişler. Kim, onlar?”
“Instagram’da anne.”
“Ben bilmem, instekam falan oğlum. Beni babanın yanına götür.”

Ne vakit babamı özlese, onunla ilgili anıları depreşse hep böyle huysuzlaşırdı. Babamı ziyaret etmeden de sakinleşmezdi. Bunu bildiğimden birden ayaklanarak;
“Hadi toparlan da gidelim öyleyse,” dedim.
*
Ben çoktan hazırlanmış, holde annemi bekliyordum. Ama o bir türlü çıkamıyordu. Her zamanki gibi ocağı kapattım mı, vanayı sıktım mı, ışıkları söndürdüm mü evhamlarına ek olarak giyinme ve hazırlanma telaşıyla birlikte yaklaşık yarım saat oyalandı. Dayanamadım.
"Anne hadi!” diyerek içeriye bağırdım.
“Geldim oğlum, geldim.”
“Memlekete gitmiyoruz ya? On dakika gidip geleceğiz şunun şurasında."
“Babanın lacivert süveterini arıyordum evladım. Hani hep giydiği, senin kazağın çalındığı sene örmüştüm”
Nasıl bir pot kırdığımı annem gözlerini boşluğa dikmeden hemen önce titreyen sesinden anladım. Ama çok geçti. Aniden durgunlaştı. Telaşlı hareketleri yerini sessizliğe ve hareketsizliğe bıraktı. Gözleri dumanlandı. Hüzünlü yeşil gözlerini girişteki çiçekli yolluğun üzerine sabitledi bu kez. Onu bildim bileli her zaman bir gam taşırdı gözlerinde. Lakin babam öldükten sonra çok daha kederli ve çok daha derin sessizliklerde baktı hep. Şimdi yine aynı bakış vardı yüzünde.
Elli beş seneye, üç evlada, onca mücadele ve sayısız güçlüğe baştan savar gibi on dakika biçtiğime mi yansaydım? Yoksa belleğindeki acıyı tazeleyip yeniden kederlenmesine sebebiyet verdiğime mi üzülseydim? Zaten ayda yılda bir ancak benimle gidebiliyordu babamı ziyarete. Ah, aptal kafam benim!
*
On dört dakika sonra rahmetlinin mezarındaydık. Her geldiğimizde biraz daha artıyordu mezarlık sakinlerinin sayısı. Mahallede, hemen bitişiğimizde oturan Şevket amca burada da komşu oldu babama. Yan yana yatıyorlar. İki sene önce defnettik onu. Babamı ise yedi yıl önce toprağa vermiştik. Oysa daha dün ölmüş gibi. Zaman ne çabuk geçiyor?

"Çam ağacı ne güzel büyüdü," dedi annem duasından hemen sonra. Bir yandan mezar taşını yıkayıp bir yandan da çiçeklere su veriyordu. Önceden, iki üç sene evveline kadar annem babamla konuşurdu burada. Hiçbir şey söylemiyor artık. Belki yine eskisi gibi konuşurlar diye duamı okuyup arabaya döndüm. Bilmiyorum ne konuştular? Ya da konuştular mı?
*
Bir dakika boş kalsa sanki yaşlı dünya dönmesini durduracakmış gibi eve döner dönmez başka bir telaşın içine  attı kendini. Rahmetli baban çok severdi diyerek un helvası hazırlıklarına başladı. Beni de telaşına dahil etti. Mutfak dolabının en tepesinden büyükçe bir tencereyi indirtti. Tam tencereyi verirken aklıma geldi.
"Akşam kaçta çıkarlar anne?” diye sordum.
"Kim?"
"Akşamsefaları."
Bugün, ilk defa güldü. 
"Akşamüstü işte!" dedi.
.
son çalan şarkı : makis ablianitis - bahar