31.03.2018

yaşamak *

istanbul 2018. karnım tok. sırtım pek! öyle ki ilk yazdan rol çalan ilkbahar güneşi ensemden belime tüm bölgeye şefkatli sıcağı ile adeta masaj yapıyor. mutlu olmak için tüm şartlar mevcut gibi. ama canım sıkılıyor sevgili viktor.

bir açık hava kahvesinde kırk yıllık dostlarım hafız ve fiko’yu bekliyorum. en olumsuz durumda bile neşesinden ödün vermeyen hafız’ın daha kafenin girişinden hatta otuz metre öteden seslenmesini düşünüyorum. gülüyorum kendi kendime. arada heybetlenen rüzgarın ve şehrin uğultusu arasından bu tanıdık temaşayı arıyor şimdi kulağım.

yaklaşık kırkbeş dakika oldu geleli. onlar gelmediler daha. ama bu onların kabahati değil. benim tezcanlılığım ve gereğinden fazla planlı olmam. kıtalararası yolculuğu da hesap ederek bir saat erken geldim. on beş dakikaları var daha. etraf sakin. şehrin bir kısmı işe gitmiş. işe gitmeyenler de biraz daha fazla uyumak istemiş sanki. ortalıkta pervane gibi dönen garsonların sayısı şimdilik müşterilerden daha fazla. belli bölgeler hariç sokaklar da nispeten sakin. ama ve lakin açık alan sayısı az. daha kötüsü bulutları ve güneşi görebildiğimiz ‘göğe bakma duraklarının’ sayısı her geçen gün azalıyor. betonlaşan şehir  ve yapaylaşan hayat can sıkıyor. misal az önce yanımda hayli canlı ve taptaze duran çiçeğe elimi attığımda tattığım, plastiğe bulanmış aldanmışlık duygusunun tarifi yok.



başrolünde bir kadının oynadığı bir cinayet filmi vardı. ama şimdi ismini hatırlamıyorum. bu filmde cinayet işleniyordu önce. bir süre sonra da film cinayetin en başına sarıyor ve aynı olaylar farklı sahnelerde kendini tekrar edip duruyordu. işte o filmin başrolündeki kadının düştüğü duruma benzetiyorum bazen hayatımızı. gerçeklikten uzak ama ışık hızında, illüzyona tutulmuş gibi tekrarlanan bu teknoloji, hız ve çılgın tüketim dünyasında farklı şeyleri yaptığımızı zannederek yaşıyoruz. ama ve aslında “dünyayı yönetenler” bize sayısız ‘can hakkı’ tanımışlar da farkında değiliz gibime geliyor. yandıkça ve öldükçe aslında aynı döngüsel işleri yaptığımızı bilmeden maddi ve manevi bütün imkanlarımızla bu ‘yeni şeyleri’ tüketiyoruz. selfiliyoruz. layklıyoruz. bir kaç yüz karaktere bu cihanda ben de varım diye şakıyoruz. 60 ay taksitle en son model arabaların sahibi oluyoruz. taksit sayısı 240 olunca venedik’i, paris’i istanbul’a getiriyorlar zaten. sineması, avm’si, okulu, marketi, yağmur ormanları falan hepsi dahil. afrika hariç!
az kaldı 1245 taksite cenneti de vaad edecekler.
şaşırmayacağım. 
ama o zamana kadar gri’ler yeşile hep galebe çalacak. üçten bire indirdikleri sit alanları kalmayacak. o vakitler korkarım ki; yeşil de kalmayacak. mavi de. beyazın kaderini zaten yıllar evvel özdemir asaf ifşa etmişti. çöl kırmızısı bizim değilse bile çocuklarımızın olmadı onların çocuklarının kaderi olacak.
ezcümle bu yüksek yüksek binalar beni korkutuyor. çok korkutuyor canım viktor. 
hayır, yükseklikleri yahut deprem değil beni ürküten. eskisi gibi gökyüzünü, özgür kuşları görememek sıkıyor canımı. 
önceden hani gemlik’i geçince denizi görüyorduk. göğe bakma duraklarımız vardı. ne bileyim, gözlerimiz kapalı, huzur içinde istanbul’u falan dinliyorduk!
hepsi uçtu gitti.
bir tek hayallerimiz kaldı diyordum elimizde. ama ve şimdi klasik müzik altına yerleştirdikleri, en ikna edici, en psikolojik pazarlama piçlikleriyle hayallerimize de dadandılar. istediğimiz hayalden başlamak artık serbest değil canım viktor. sağımız, solumuz, önümüz ve arkamız hep subliminal mesaj. okuduğumuz haberler hatta dinlediğimiz şarkılar bile masum değil artık. 

los lunes al sol (güneşli pazartesiler) filminin en sevdiğim sahnesi; santa’nın (javier bardem) küçük çocuğa ağustos böceği ile karıncanın hikayesini okuduğu bölümdü. 
isyan ediyordu santa. “kim yazdı bunu. çünkü mevzunun aslı böyle değil” diye haykırıyordu.
işte ben de santa gibi bağırmak istiyordum.
itiraz etmek istiyordum. salt maddeye, paraya ve güce dayalı bu yen dünya düzenini kim yazdı? mevzunun aslı böyle değil demek istiyordum. lakin olmuyordu. sesimi değil başkasına kendime bile duyuramadığım dehşet bir karabasanın içine uyanıyordum her seferinde. 

sonra işte derinlerden hafız’ın neşeli sesini işittim. bir adada mahsur kalmış kazazade gibi iki kolunu çaprazlama, sağa sola sallayarak adımı bütün kafeteryaya ezberletirken gördüm onu.
.
* cahit zarifoğlu - yaşamak s:76
.


29.03.2018

ben ankara’nın en çok istanbul’a dönüşünü..

küçük. çok küçük. saliselik mutluluk dozları. 
en çok da öğle vakitleri uğruyor yanıma. 
radyo voyage açık. gözlerim kapalı. ve dünyadan yaklaşık üç ışık yılı uzaktayken.
misal bu öğlen. evrenin en güzel gülüşü ile göründü bana. fonda tom waits. ufukta doğan güneş varken.
o, ben ve hayat bir üçgenin iç açıları toplamı gibiydik. 
öyle güzeldik. 
bir, bilemedin iki saniye...
*
öğleden sonra ankara'dan bir heyet geldi. 
- merhaba 
- merhaba. 
- hoş geldiniz. mithad selim ben. 
- hoş bulduk. lüzumsuz işler bakanlığından dilruba çayiçmez ben ve yardımcım zencefil bey. 
gülmemek için dudaklarımı ısırdım. peşinden üç orta kahve söyledim. ama çay istediler. bir şey demedim. onlar çünkü çok konuşkandılar. ilk cümleleri istanbul'da yaşam çok zor oldu. ruhumuzun kabuk bağlayan yarasını kaldırdıklarını bilmeden. 
öyle dedik. tasdikledik mecbur. zira yahya kemal'den girmek riskli olabilirdi. sonuçta denetleyen onlar, denetlenen bizdik. daha fazla uzatmamak ve yarayı da dağlamamak için istemiş olduğunuz evraklar hazır dedim. çay geldi. evraklara baktılar. çayı içtiler. konuşmaya devam ettiler.
- istanbul çok kalabalık. nasıl yaşıyorsunuz burada? deyip istanbul'da yaşayan akrabalarından bahsettiler. mütemadiyen sordular. hem avrupa yakası daha karışıkmış öyle mi?
trafik, kalabalık, gürültü dediklerinde yahya kemal bir kez daha dilimin ucuna geldi. geri ittim! 
- çok zor evet. evraklar tamamsa kaldırayım dedim. 
birer çay daha söylemedim. sırtımın ağrıdığını ve boynumun tutulduğunu da. onları sevmediğimi hissetsinler istedim. 
- evraklar tamam. siz iyi misiniz? dediler. 
-istanbul dedim. 
gülüp gittiler.
*

akşamüstü canım kuşlar geldi. penceremin mavi kıta sahanlığında. kısa, mutluluk dozları. iki küçük kanat çırpımı. 
bir, bilemedin iki saniye...

25.03.2018

Akşamsefası


Sabah, sekiz buçukta alacaklı gibi dayandım kapısına. Habersiz gitmiştim. Şaşkınlığı ile sevinci iç içe geçmişti. Gözleri parladı. Ne diyeceğini bilemedi. Bir yandan da sayaç okumaya gelen elektrikçi olmadığım için üzüldü. Daha elini öperken söylenmeye başladı.
"Hep evde yokken geliyorlar. Bu ay da gelmezlerse sonraki fatura çok yüklü gelir," diye serzenişte bulundu.
Dert edeceğini bile bile; "Dert etme," dedim.
“Ben telefon ederim pazartesi günü gelirler.”
“Unutma ama!”
“Unutmam, unutmam meraklanma.”
“Çayı yeni yaptım. Hadi geç içeri de kahvaltı yapalım beraber,” diyerek her zamanki telaşlı adımlarıyla mutfağa yürüdü. Peşinden gidip masanın yanına iliştim. İçerisi taze demlenmiş çay kokuyordu. Mutfak tezgâhında sırtı bana dönük vaziyette yiyecek bir şeyler hazırlarken bir yandan da laflıyorduk. Daha doğrusu o anlatıyor, ben dinliyordum.

“Ablanlar da yarın gelecekmiş oğlanla. Aslında dün geleceklerdi ama ablana izin vermemişler işyerinden. Hem zaten çocuğun da deneme sınavı mı ne varmış? Bitmiyor bunların sınavı. Bu kadar ders çalışmaya profesör olmaları lazım. Enişten de işten çıkmış yine. Boş boş dolaşıyormuş on beş gündür. Zamanında alıştırmışlar tabi rahatlığa, sıkıya gelemiyor adam. Bir de kira ödeselerdi ne olacaktı acaba? Rahmetli kayınpederinden Allah razı olsun. Hiç olmazsa bir daire verdi. Emekliliği dolana kadar sebat etseydi bari bir yerde. Ama yok! Bunların sülalesi böyle, biliyorum. Kadınları çalışır, erkekleri yatar. Zamanında rahmetli babana söyledim ama dinletemedim. Neymiş? Çocuklar birbirini sevmiş. Al işte! Sevgi karın doyurmuyor. Sersefil yaşıyorlar. Allah sonlarını hayır etsin.”

Eskiden her şeyi bu kadar dert etmezdi. Son zamanlarda küçük meseleleri bile abartıp gereksiz yere büyütmeye başladı. Kimseyi bulamazsa bahçe kapısını kapatmıyorlar diye komşu çocuklarıyla kavga eder oldu. Gerçi eniştem konusunda sonuna kadar haklıydı. Şimdi işte kendine yakın birini bulunca ablamı, eniştemi bahane edip tüm yalnızlığını mutfağa sermişti. Soluklanmasını fırsat bilip lafının arasına girdim. 
“Tarık aradı mı anne? Ne zaman gelecekmiş?”
“Bayrama kadar, bir hafta boyunca Antalya’da seminerleri varmış. Dönünce de hastanede nöbetçiymiş. Bayramın üçüncü günü gelebilecekmiş ancak. Sen bari iyi ki erken geldin oğlum. Aslında yarın bekliyordum seni. Babanın mezarına da gideriz değil mi bugün?”
“Gideriz tabi. Kahvaltımızı yapar yapmaz çıkarız.”
“Selim, mezardan gelince de şu incir ağacının dallarını budatacağım sana oğlum. Yaprakları çok dökülüyor temizleyemiyorum artık eskisi gibi. Camın üzerine doğru da eğiliyorlar hep. Evin içi karanlık oluyor. Bir de banyodaki musluk çok damlatıyor. Ona da bak evladım.”
“Tamam, anne gelince hepsini hallederiz.”
*
Kahvaltıdan sonra, o sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkamaya hazırlanırken ben de allı güllü sinisini arkaya fon yapıp aile ve dost meclislerinde meşhur olan yaprak sarması ile baklavasının fotoğrafını çekiyordum mutfakta.
“Çiçeklerimin resmini de çek,” dedi aniden.
“Neredeler?”
“Bahçedeler. Ama şimdi çekme.”
“Ne fark eder ki? Şimdi çekeyim işte, hazır niyetlenmişken.”
“Olmaz. Akşama açacak bazıları. Akşamsefası diyorlar hiç duymadın mı?”



Ses vermedim. Sadece dudaklarımı büzüştürüp, başımı duymadım anlamında iki yana salladım. Çünkü ilk kez görüyormuş gibi yaz kış sırtından çıkarmadığı babamın yazlık, ince yeşil hırkasına gözüm takılmıştı. Yıllar önceki kazağımı hatırlatmıştı durduk yere. Hafıza garip bir şey, bazı anılar hiç silinmiyor zihinlerden. Ömür boyu, sessiz bir gölge gibi seni takip ediyor ve hiç beklemediğin bir anda, ilk günkü canlılığında gözünün önüne geliyor. Yine öyle oldu.
“Anne, lisedeyken bana ördüğün bir yeşil kazak vardı hatırladın mı?”
Elindeki bulaşığı bırakıp aniden döndü ve neredeyse o günkü kızgınlığıyla;
“Hatırlamaz mıyım?” dedi.
Sonra yeniden ama bu sefer başka bir şey anımsamaya çalışır gibi daha ağır hareketlerle elindeki işine geri döndü.
***
Liseyi bitirdiğim yılın kışıydı sanırım. Yahut lise ikiye gidiyordum. Hani Turgut Özal, Naim Süleymanoğlu’nu Türkiye’ye getirmişti. İşte o yıl.
“Sen bir giy hele, bu soğuklarda kip tutar oğlum,” demişti annem kazağı bitirince.
İtiraf etmem gerekirse annem üzerimde ilk provaları yaparken çok beğenmemiştim. Hatta rengiyle dalga geçtiğim cırtlak yeşili bir kazaktı. Fakat Ayşe sayesinde birden ısınıvermiştim bu renkli kazağa. Çünkü çok sevmişti. 
Ayşe,  lisede bizim sınıftaydı. Hem sevmese gözlerinle uyum içinde olmuş der miydi? Kazağımı sevdiyse belki ileride beni de severdi. Dünyanın en mutlu insanıydım. Lakin kelebek ömürlü bir mutluluktu benimki.

Annem kötü haberi verdiğinde saat sekizi biraz geçiyordu. Akşam yemeğini yeni yemiştik. Babam işten gelmiş, biraderim derslerini bitirmişti. Televizyon kumandası kimde kalacak kavgası yapıyorduk sanırım. Ama bir saniye, o vakitler bizim kumandalı televizyonumuz yoktu ki! Var mıydı? Emin değilim şimdi. Ama bir şey için mücadele veriyorduk bu kesin. Galiba dolma kalemimi almıştı. Evet, evet dolmakalemimi almıştı. En sevdiğim, pelikan mavi mürekkeple Ayşe'ye, ondan habersiz mektuplar yazdığım kalemimi. Tam dolma kalemi çekip kurtardığım an, evde yangın çıkmışçasına çığlık çığlığa, pancar gibi kızarmış bir suratla salona girdi annem.
“Anne ne oldu?” demeye korkuyorduk.
Zaten onun da kimseyi görecek hali yoktu. Soluk almadan dağarcığında ne kadar beddua varsa hepsini bir kamyon kumu boşaltır gibi salonun orta yerine bıraktı.
“Ocağı yanasıcalar, gâvur deyyuslar, Allah’ınızdan bulun hırsız köpekler, ben kaç gün uğraştım o kazakla nursuz herifler, çalacak başka şey mi bulamadınız, beni mi buldunuz, burnunuzdan fitil fitil gelir inşallah”
Dolmakalem elimde öylece kalakaldım. Bir Ayşe geliyordu gözümün önüne, bir de annemin salonun orta yerinde çırpınan hali.
Kazağı giymeye başlayalı daha bir hafta bile olmamıştı. Tam da Ayşe'nin sevdiğini söylediği günün ertesinde, bahçe katındaki evimizin önünden lacivert pantolonumla birlikte yeşil kazağımı da çalmışlardı. Ben, can ve canan derdindeyken hayırsız biraderim de et derdindeydi.
 “Mavi kotum, mavi kotum!” diye koşarak dışarı fırladı faydasız. Benim yeşil kazağım gitmiş. Ayşe'nin çok sevdiği hem de. Ya o da giderse?
Bu kifayetsiz de kotunun derdindeydi. Çalmamışlar onun kotunu. O an bir kez daha kızdım bu uğursuz hırsızlara. Gerçi benim mavi kotum ve lacivert kareli gömleğim de duruyordu. Ama işte çok sevdiğim yeşil kazağım ve lacivert pantolonum yoktu ortada. Hırsızın bana garezi vardı sanki. Oysa kimseyle de bir sorunum yoktu. Evden okula, okuldan eve gidip gelen, kimsenin tavuğuna kışt demeyen, kendi halinde biriydim. Bir ara benim gibi Ayşe’ye yanık olan ama bir türlü açılamayan bizim sınıftaki Ercüment’ten şüphelendim. Ayşe, kazağıma methiyeler düzerken uzaktan bizi izlediğini görmüştüm. Fakat üç mahalle uzakta oturuyordu. Hem öyle çocuk değildi Ercüment. Yapmazdı.
Fakat onlarca asılı elbise arasında neden benim yeşil kazağım?
Babam emekli olduğunda ona hediye ettikleri Pierre Cardin gömleği de duruyordu askıda. Babam demişken. En rahatımız oydu. Hiç bu kadar sakin, böyle gamsız görmemiştim onu. Hatta bir ara bıyık altından güldüğünü fark etmiştim. Bir süre sonra annem de kendine geldi. Derin nefes aldı, sakinleşti.
“Olsun aslanım, ben sana aynısından yeni bir tane daha örerim,” dedi.
Babam olayların başından beri takındığı dingin tavırla nihayet söze karıştı.
“Şöyle düşünün çocuklar, belki gerçekten ihtiyacı olan biri almıştır. Bu biraz olsun hafifletmez mi üzüntünüzü?”
Aslında mantığım ona hak veriyordu. Annem de az önceki sinirini atmış, başını sallayarak babamı onaylıyordu. Fakat duygularım. Sonra Ayşe. Kızgındım işte!
Babamın gözlerine baktım. Şaka yapmıyordu. Hatta hiç bu kadar ciddi görmemiştim onu.
Benim babam. Böyle bir adamdı.
Annem ise, o kış dediğini yapıp iki hafta sonra aynı kazaktan bir tane daha örmüştü. Çalmasınlar diye bu kez evin içinde, soba borularına asılan ve yün örme şişlerine benzeyen kalın, beyaz demir çubuklarda kurutmuştu. Ayşe pek bir şey fark etmemişti. Gerçi bir defasında; “Yeşil kazağını niye giymiyorsun artık?” diye sorunca paniklemiştim. Ama “Boğazı çok sıkıyordu, annem düzelttikten sonra yeniden giyeceğim,” diyerek durumu kurtarmıştım.

Her anlamda zor, meşakkatli zamanlardı seksenli yıllar. Ama ve lakin özlediğim birçok anımı da bu günlerde biriktirmiştim. İnsan bazı güzellikleri içinde yaşadığı an fark edemiyor, kıymetini idrak edemiyor. Her fani gibi bizim de makûs talihimiz bu değil miydi zaten?
***
Annem bulaşıkları yıkamayı bitirip ellerini kurularken sordu.
“Bir çay daha doldurayım mı?”
“Eline sağlık anne, almayayım daha.”
“Baban olsa bir demlik çayı bitirirdi şimdi.”

Annemin gayriihtiyari söylediği bu cümleden sonra mutfağa derin bir sessizlik çöktü. Benim içimde büyük bir boşluk oluştu. Sonra o boşluğa kocaman bir kaya oturdu. Annem, gözlerini yerdeki halının motifine sabitlemiş biçimde hareket etmeden, öylece duruyordu. Sanırım ikimiz de aynı özlemle, farklı yönlere savrulduk. Ben babama dair hafızamda ne kadar güzel anı varsa hepsini temize çektim. Zaten sevdiğiniz biri hayatta değilse onunla ilgili hep güzel anılar hatırlanır.
Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Neden sonra hem odaya sinen kasvetli havayı dağıtmak, hem de biraz keyfi yerine gelsin diye fotoğrafını çekip internet ortamına yüklediğim el hünerlerini gösterdim.
“Anne bak, tam 1.603 kişi beğenmiş yaptığın baklava ile sarmayı.
“Nerde beğenmişler. Kim, onlar?”
“Instagram’da anne.”
“Ben bilmem, instekam falan oğlum. Beni babanın yanına götür.”

Ne vakit babamı özlese, onunla ilgili anıları depreşse hep böyle huysuzlaşırdı. Babamı ziyaret etmeden de sakinleşmezdi. Bunu bildiğimden birden ayaklanarak;
“Hadi toparlan da gidelim öyleyse,” dedim.
*
Ben çoktan hazırlanmış, holde annemi bekliyordum. Ama o bir türlü çıkamıyordu. Her zamanki gibi ocağı kapattım mı, vanayı sıktım mı, ışıkları söndürdüm mü evhamlarına ek olarak giyinme ve hazırlanma telaşıyla birlikte yaklaşık yarım saat oyalandı. Dayanamadım.
"Anne hadi!” diyerek içeriye bağırdım.
“Geldim oğlum, geldim.”
“Memlekete gitmiyoruz ya? On dakika gidip geleceğiz şunun şurasında."
“Babanın lacivert süveterini arıyordum evladım. Hani hep giydiği, senin kazağın çalındığı sene örmüştüm”
Nasıl bir pot kırdığımı annem gözlerini boşluğa dikmeden hemen önce titreyen sesinden anladım. Ama çok geçti. Aniden durgunlaştı. Telaşlı hareketleri yerini sessizliğe ve hareketsizliğe bıraktı. Gözleri dumanlandı. Hüzünlü yeşil gözlerini girişteki çiçekli yolluğun üzerine sabitledi bu kez. Onu bildim bileli her zaman bir gam taşırdı gözlerinde. Lakin babam öldükten sonra çok daha kederli ve çok daha derin sessizliklerde baktı hep. Şimdi yine aynı bakış vardı yüzünde.
Elli beş seneye, üç evlada, onca mücadele ve sayısız güçlüğe baştan savar gibi on dakika biçtiğime mi yansaydım? Yoksa belleğindeki acıyı tazeleyip yeniden kederlenmesine sebebiyet verdiğime mi üzülseydim? Zaten ayda yılda bir ancak benimle gidebiliyordu babamı ziyarete. Ah, aptal kafam benim!
*
On dört dakika sonra rahmetlinin mezarındaydık. Her geldiğimizde biraz daha artıyordu mezarlık sakinlerinin sayısı. Mahallede, hemen bitişiğimizde oturan Şevket amca burada da komşu oldu babama. Yan yana yatıyorlar. İki sene önce defnettik onu. Babamı ise yedi yıl önce toprağa vermiştik. Oysa daha dün ölmüş gibi. Zaman ne çabuk geçiyor?

"Çam ağacı ne güzel büyüdü," dedi annem duasından hemen sonra. Bir yandan mezar taşını yıkayıp bir yandan da çiçeklere su veriyordu. Önceden, iki üç sene evveline kadar annem babamla konuşurdu burada. Hiçbir şey söylemiyor artık. Belki yine eskisi gibi konuşurlar diye duamı okuyup arabaya döndüm. Bilmiyorum ne konuştular? Ya da konuştular mı?
*
Bir dakika boş kalsa sanki yaşlı dünya dönmesini durduracakmış gibi eve döner dönmez başka bir telaşın içine  attı kendini. Rahmetli baban çok severdi diyerek un helvası hazırlıklarına başladı. Beni de telaşına dahil etti. Mutfak dolabının en tepesinden büyükçe bir tencereyi indirtti. Tam tencereyi verirken aklıma geldi.
"Akşam kaçta çıkarlar anne?” diye sordum.
"Kim?"
"Akşamsefaları."
Bugün, ilk defa güldü. 
"Akşamüstü işte!" dedi.
.
son çalan şarkı : makis ablianitis - bahar

17.03.2018

Büyük İstanbul Otogarı

Otobüs perona gireli henüz beş dakika olmamıştı ki, bagaj sırasında beklerken telefonum çaldı.
 “Selim, indin mi oğlum?”
“İndim anne, indim. Merak etme.”
Eskiden öyle tembihlerdi büyüklerimiz. "İnince bizi mutlaka ara!" 
Ben genellikle unuturdum aramayı. Ama onlar unutmazdı. Bilhassa annem. Bir deplasman dönüşü, genç yaşta futbolu bırakmama sebep olan o talihsiz kazadan sonraki her yolculuğumda en az on kere telefon ederdi.  Ben yine  “İndim,” diye eve haber vermeyi unutunca annem her zamanki gibi teyzemi ve halamı yamacına alıp aramıştı.

Yaklaşık yirmi saniye süren görüşmemiz sonrası telefonu kapatırken sevinç içinde onlara sesleniyordu;

“İnmiş kızlar, inmiş!”
*
Annem, evde kalmış teyzem ve sabahtan akşama kadar bizden hiç çıkmayan halamla birlikte aynı evi paylaşıyordum. Beni onlar büyütmüşlerdi. Yine böyle sıcak bir yaz günü İstanbul-Ankara yolunun 135. kilometresinde, şehirlerarası bir otobüste erken dünyaya gelmişim. Babam, ben doğmadan üç ay önce elim bir trafik kazası sonucu hakkın rahmetine kavuşmuş. Rahmetli dedem Emekli Albay Sami Bey, kızları Meryem ve Sümeyye hanım ile halam Şükran hanımın elinde büyümüştüm. Annem Meryem Hanım, bana babamın ismini koymak istemiş, adımın Selim olması için çok ısrar etmiş fakat sözünün üstüne söz tanımayan Sami Bey erken doğumumdan mütevellit Tezcan ismini uygun görmüş. Fakat rahmetli olana dek dedemden gizli olarak arkadaşlar arasında ikinci bir isim gibi Selim’i de kullandım. Dedem öldükten sonra annem de Selim demeye başladı bana. Teyzem, Tezcan demeye devam etti. Halam, orta yolu buldu. Tezcan Selim diye seslendi her zaman. Fakat resmi adım Tezcan. Aynı resmi kayıtlara göre şimdi otuz yedi yaşındayım. Bir devlet dairesinde dördüncü derece, birinci kademe memurum. Hiç evlenmedim. Üç kez nişanlandım. Üçünde de nişanım bozuldu. Annem; “Nazar var oğlum sende,” dedi. Teyzem ve halam ise;  “Büyü var bu çocukta,” diye söylendiler.
Böyle şeylere çok meyilli olmadığım için gıyabımda ve benden gizli üç kez muska yazdırıp dört defa kurşun döktürmüşler. Bunu öğrendiğimde "Bırakın bu işleri anne ya!" diyerek sitem ettim. "Öyle deme oğlum Allah'ın gücüne gider," dedi annem. Teyzemle, halam oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi, ellerini göğüslerinde kavuşturmuş asık bir suratla sessiz kalmayı seçtiler. Aramızdan su sızmayan bölüm müdürüm Halil Bey ise daha bilimsel yaklaştı olaya. Aynı zamanda yakın arkadaşı da olan, İstanbul'un en meşhur psikiyatrlarından Suzan Hanım’ı tavsiye etti. Yılların Halil Bey’i vardır elbet bir bildiği diyerek Suzan Hanım’a gittim. Fakat doktorum daha ikinci seansın ortasında;
“Üzgünüm Tezcan Bey ama size yardımcı olamayacağım,” diyerek reddi hasta yaptı beni.
Oysa çok fazla bir şey istemedim bu hayattan. Benim dışımda kimsenin umursamayacağı, çok küçük detaylara fit olabilirdim. Sıradan ve basit olsun istedim her şey. İçtiğim kahve gibi sade olsun mesela. Bir de mümkünse kalabalığa ve gürültüye yer olmasın. Tıpkı manasız ve çıkıntı bazı huylarım, takıntılarım gibi. Ama işte hiç hatasız kul olur mu?

*
Annemle konuşmamız bittiğinde bagaj sırası bana gelmişti.

“Kaç numara efendim,” diye sordu mavi gömlekli, bıyıkları yeni terlemiş gençten muavin.

‘4, uğurlu rakamım’ demek geldi içimden. Vazgeçtim. Sağ elimin sırtıyla alnımda biriken teri silerken, bundan muavine ne, diye düşündüm.

Sadece “4,” dedim.

Muavin, bir tekeri kırık siyah bavulumu seri hareketlerle bagajdan çıkarıp bana doğru uzattı. Beton zeminde sürüklendikçe, takur tukur sesler çıkaran emektarla beraber yazıhaneye doğru yürümeye başladım. 

Rutubeti, kalabalığı, gürültüsü kendinden menkul şehir, sevmediğim bir akraba gibi hemen sarıp sarmalamıştı beni.  Sabah saatleri olmasına rağmen Mısır çarşısını aratmayacak bir kalabalık vardı. İnsanlar geçiyordu devamlı gözümün önünden. Yukarıdan aşağıya, soldan sağa. Bulmaca gibiydiler. Fakat çabuk çözülüyorlardı. Hepsinin ortak özelliği uyku mahmuru, asık suratlı ve mutsuz olmalarıydı. Yüzlerinde kendimi görüyordum. Çoğunun olduğu gibi benim de fazla seçeneğim yoktu. Elimde olsa dönmezdim kışları soğuk ve gürültülü, yazları sıcak ve nemli, insan öğüten bu şehre. İmkânım olsa direkt Bozcaada'ya kaçardım. Biraz cesaretim olsa orada kendime yeni bir hayat kurardım. Fakat bu se-sa şart eklerinin yapış yapış ağustos sıcağında beni hiç bir yere götürmeyeceğini iyi biliyordum. Zira elime bakan birbirinden tatlı ve huysuz üç kadınla birlikte yaşıyordum. Onları bırakıp nasıl giderdim? 
                                              
Eve dönmek için klimalı yazıhanede yarım saat servis bekledim. Neden sonra, esmer, çok uzun boylu, beyaz gömleğinin üstten iki düğmesi açık, dalgalı siyah saçlarına İtalyan güneş gözlüğü takmış bir adam içeri girdi. Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki Kadir İnanır’a benziyordu. Bir an için O’nun konuştuğunu hayal ettim.
“Beşiktaş tarafına gidecekler beni takip etsin,” dedi.
Bazılarımız ellerinde poşet, omuzlarında askılı spor çantalarla, bazılarımız da tekerlekli bavullarla, apar topar bu uzun boylu, esmer adamın peşinden seyirtip Peugeot marka, beyaz minibüse bindik. Servisle on beş dakika yol gittik. Döndük, dolaştık. Baktım, sağımda, biraz aşağıda Büyük İstanbul Otogarı olduğu gibi duruyor. Anadolu yakasında oturduğum için pek bilmiyordum bu yolları. Ama yine de bir şey anlamadım. O kadar kilometre ve o kadar dakika yol gidip hâlâ Büyük İstanbul Otogarı’nın çekim alanından çıkamamıştık. Şey gibi hani; Yüzmeyi yeni öğrenmeye çalışırken belime kadar gelen suda bir arkadaşımı direk gibi sen burada bekle diye yanıma dikip yüzmeye çalışıyordum. Yorulup kulaç atmayı bıraktığımda bir arpa boyu yol alamadığımı görünce de çamura yatıyordum.
"Yürüyor musun oğlum sen?”
Yemin ediyordu arkadaşım;
"Ekmek, Mushaf çarpsın ki sabit durdum lan!"

Fasit bir daire içinde dönüp duruyorduk. Önüm arkam, sağım solum son model yolcu otobüsleriyle doluydu. Velhasıl otogarı bir türlü terk edemiyorduk. İyice sıkılmaya başlamıştım. Etrafıma şöyle bir bakındım. Diğer yolcular bu durumu pek dert etmiyorlardı. Çoğu zaten uyukluyordu. Uyumayan birkaç kişi de kendi aralarında mır mır sohbet ediyorlardı. Fakat ben çatlayacak gibi olmuştum. Sıcak bir yandan, yol yorgunluğu bir yandan, dayanamıyordum. Rüya mı, nasıl bir kâbus bu Allah’ım diyordum. Rüyaysa şayet bir an evvel uyanayım istiyordum. Şoförün iki sıra gerisinde kendimi çimdikledim. Canım yandı. Çıkardığım tuhaf sese selvi boylu şoförümüz tepki verdi.

“İnecek mi var?”

“Hayırlısıyla şu otogardan çıksaydık,” dedim.

Fakat dediğime de pişman oldum. Şoförümüz konuşmaya hasret bir adam çıktı.

“Çıkarız, çıkarız evelallah. Ben ne karda kışta, yağan yağmurda, çöl sıcaklarında çıktım buradan. Yine çıkarız. Höst ayı! Sinyal vermeden o nasıl dönüş oradan. Kim veriyor bunlara ehliyeti bilmem ki? Bakkaldan alıyorlar sanki. Kusura kalma sayın abim, ağzımı da bozdum. Lakin her gün onlarcası ile uğraşıyoruz böyle. Ne diyorduk? Hah, otogardan çıkışı anlatıyordum. Hiç unutmam, yine bir gün, bugünkünün aksine karlı, fırtınalı bir havaydı. Hani şu İstanbul'a en çok karın yağdığı mart ayıydı. 96 ya da 97 yılı olacaktı sanırım," derken biraz duraksadı. Emin olamadı.Oysa 87 martıydı. Bu tarihi çok iyi biliyordum. Çünkü dinmek bilmeyen kar nedeniyle Beşiktaş’ın İnönü Stadı’nda Dinamo Kiev ile oynayacağı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası maçı ertelenmişti. Sürekli yağan kar nedeniyle maç on gün sonra İzmir’de oynanmak zorunda kalmıştı. Dikiz aynasından şoföre şöyle bir baktım. Kendimi tutamayıp az kalsın lafa girecektim. Gevezeliğini hatırlayıp son anda vazgeçtim. Zaten bu kadar sessizlik bile çok gelmişti ona. Boynunu bir sola, bir sağa yatırıp kütlettikten sonra tuhaf hırıltılar çıkararak boğazındaki gıcığı temizledi ve anlatmaya devam etti.

“Baharı beklerken kar gelmişti. Rabbimin hikmetinden sual olunmaz elbette. Kar da, güneş de biz canlılar için. Ama buranın kışı, İstanbul’un içine, efendime söyleyeyim Anadolu yakasına hiç benzemez hocam. Balkanlara yakınız ya. Çok sert olur burada kışlar. O gün de öyle bir fırtına vardı işte. Göz gözü görmüyordu. Serviste on beş yolcu vardı. Allah seni inandırsın diğer firmaların servis şoförleri cesaret edememişti bu zorlu rampaları çıkmaya. Onların birkaç yolcusunu da aldım. Ben dedim çıkarım. Çıktım da. Sanki Boeing 747 indirmişim gibi yolcular alkışladılar falan. Gururlandım tabi. Ama hiç gerek yoktu. Zaten bunun için para alıyorduk. İşimiz bu,” dedikten sonra kısa bir sessizlik oldu. Dikiz aynasından beni aradığını anladığım an gözlerimi kapadım.
* * *

Alt katları ince, yukarıya doğru çıkıldıkça genişleyen, gümüş renkli ve ters piramit şeklindeki onlarca yüksek yapı arasından uçan otobüsümüz ile havada süzülüyorduk. Etrafımızda bizim otobüsümüz gibi uçan birçok vasıta vardı. Şeytan uçurtmalarını andıran, arkasında sadece iki yolcu koltuğu olan taksiler. Motosikletle su kızağı karışımı, tek kişilik araçlar ve bir kaç kat üstümüzde üçgen kabinli teleferikler ileri geri hareket halindeydiler. Tüm araçların ortak özelliği üçgen biçiminde ve altın sarısı renkte olmalarıydı. Dışarıda ise hafiften, pembe bir yağmur çiseliyor, her yer gül suyu kokuyordu. Aşağıda, suyun üzerinde giden, iki eşkenar üçgenin hipotenüslerinden birleştirilmiş baklava dilimi şeklinde sarı gemiler vardı. Otomobil, kamyon, otobüs namına hiçbir araç yoktu. Zaten asfalt da yoktu. Her yeri su kaplamıştı. Küresel ısınma mı olmuş yoksa birileri bir yerde muslukları mı açık unutmuştu? Öylesine sulu bir dünyadaydık.

Otobüsümüzün içinde tek tip eşofman giyinmiş, heyecanları gözlerinde asılı, yaklaşık otuz adam vardı. Bazıları önlü arkalı ve çapraz şekilde sohbet ediyorlardı. Bazıları da yalnızlığı seçip kafalarındaki kocaman kulaklıklarla müzik dinleyerek ya da başlarını otobüs camına dayamış ve gözlerini kapatmış vaziyette maça odaklanmaya çalışıyorlardı. Zira göğsünde beyaz ay yıldız bulunan baştan aşağı kan kırmızı eşofmanlar üzerimizde hem bizim için hem de insanlık için çok önemli bir maça gidiyorduk. Venüs ile Gezegen maçımız vardı. Karşılaşmanın yapılacağı stada az bir mesafe kala, kırmızı ışıkta durduğumuz bir anda Spor Bakanı Nihat Doğan görüntülü olarak bağlandı otobüsümüze. Boğuk ama gür sesiyle heyecanımızı ve milli duygularımızı kabartan coşkulu bir konuşma yaptı.
“Evlatlarım, yiğitlerim. Sizin de bildiğiniz gibi yıllar önce Güneş Sisteminin iki süper gücü Uranüs ve Venüs tarafından sadece dünyamız değil Galaksimizde esaret altına alınmak istenmiştir. Bir süreliğine de olsa dünyayı ikiye bölüp Kuzey Yarımküre’yi Venüslüler, Güney Yarım Küreyi de Uranüslüler işgal etmişlerdir. Ve fakat şanlı bir direnişle özgürlüğümüze, milletimize pranga vurmak isteyenlere, haktan ayrılmayan Anadolu insanın gücünü bir kez daha gösterdik. Hatırlayın!
Bu direnişimiz diğer ulus devletlerine de örnek oldu. Geçici de olsa dünyamız bu beladan kurtuldu. Ne var ki; bu şer odakları, gelişmiş cihazları sayesinde teknolojik ve psikolojik üstünlüklerini her daim üzerimizde baskı unsuru olarak kullanmaya devam ediyorlar. Kaba kuvvetle, zorla hükmedemedikleri milletimize siyasetin yanı sıra sanat ve sporla hükmetmeye çalışıyorlar. Buna izin verecek miyiz?”

Biz gaza gelip hep bir ağızdan “Hayır,” diye otobüsü inlettiğimiz sırada yeşil ışık yandı. Sarsılarak hareket ettik. Bakan Doğan coşmuştu bir kere.
“Hayır tabi ya! Malumunuz, Özgür Dünya Devletleri Konseyi son 10 yıllık başarılarımızdan dolayı Dünya’yı temsil etme görevini bize vermişti. Biz de bu namertlere dünyanın kaç bucak olduğunu bir kez daha göstereceğiz Allah’ın izniyle. Gösterecek miyiz?”
Biz yine, bir otobüs dolusu adam gırtlağımız koparcasına haykırdık.
“Göstereceğiz!”

Bakan, alnında biriken teri beyaz mendiliyle silip konuşma boyu önünde duran bardaktan bir yudum su aldıktan sonra sözlerini tamamladı.

“İnşallah. İnşallah yiğitlerim. Bugünkü maçın ehemmiyetini sizler iyi biliyorsunuz artık. Şimdi sizlerden terinizin son damlasına kadar mücadele etmenizi, son yedi yıldaki başarılarınıza bir yenisini daha ekleyip 180 milyonu yine sevince boğmanızı Bakan Nihat Doğan kisvemden çok bir vatandaş, bir ağabeyiniz, bir hemşehriniz, bir komşunuz, bir kaderdaşınız olarak istiyorum. Hem ne demiş büyük düşünür, usta şair Mehmet Âkif Ersoy; ‘İsterseniz, istediğiniz adam olursunuz.’ Haydi aslanlarım göreyim sizi. Çıkın, parçalayın şu kendini bilmezleri. Rabbim yâr ve yardımcınız olsun.”
Bu son iki cümleden sonra biz otuz adam iyice kendimizden geçtik. Tezahüratlar ve alkışlar eşliğinde ayaklandık. Otobüsümüz hava boşluğuna düşmüş gibi kısa süreliğine yalpalasa da tecrübeli şoförümüz durumu çok çabuk toparladı.
                                                                              
Böyle bir ahval ve şerait içinde, maçın oynanacağı yere indik. Rakip Venüs. Zorlu bir rakipti. Zaten futbolda Galaksinin üç büyüğü, Dünya, Uranüs ve Venüs’tü. Haliyle bu güçlü takımlardan ikisi karşı karşıya geldiğinden maça ilgi de çok büyüktü. Gökyüzü tıklım tıklımdı. Öyle ki kuş salsan ne aşağı inebilir, ne de yukarı çıkabilirdi. Gerçi pek kuş da göremedim ortalıkta. Metal yığınlarından başka uçan tek bir cisim yoktu. Maç kendi sahamızdaydı ama gerçek manada deplasmandaydık. Etrafımız, tamamı Venüs ve çevre gezegenlerden gelen uçan üçgenlerle çevrilmişti. Yine tribündeki oturma yerleri sapsarı kafalı Venüslülerle doluydu. Bizi destekleyen ise yaklaşık kırk Kapadokya balonu içindeki sayıları beş yüzü bulmayan fanatik taraftarımızdı. Böyle olacağı baştan belliydi. Mars’ı Marsta iki sıfır yendikten sonra Van Gölü semalarında Uranüs’e dört, yine deplasmanda Plüton’a sekiz gol atınca bunlar gezegen olarak acayip bilenmişlerdi bize karşı. Hatta abartısız tüm Güneş sistemindeki gezegenler birlik olup bize karşı birleştiler. Bir hazımsızlık, bir çekememezlik hali vardı. Başarı düşmanlığı her yerdeydi. Hoş şeyler değildi tabi bunlar. İnsanın insana etmediğini uzaylılar ediyordu. Gerçi biz de az değildik. Teknolojide olmasa da futbolda süper güçtük ve 2023’den beri bileğimiz bükülmüyordu. Başarının vermiş olduğu, gururla kibir arası bir güvenle ağırdan alıyorduk. Herkesle, her istediği vakit maç yapmıyorduk. Venüslüler maç için ısrarla kapımızı çaldığında da bir iki kez kibarca reddettik. Anlamadılar. Önce ABD başkanı Leonardo DiCaprio’yu soktular devreye. Eskisi kadar olmasa da yine de Birleşmiş Milletler’de sözü dinlenebiliyordu Amerika’nın. Ama bu işte bir etkisi olmadı. Israrları bitmiyordu. Kuzey komşumuz, Rusya’nın başkanı MariaSharapova’yı soktular bu sefer devreye. Sharapova'ya hemen hayır diyemedik tabi. Her ne kadar yaşlanmış olsa da yılların Sharapovası bir kere. Biraz düşünme süresi istedik ve sonra madem çok istiyorsunuz çaycı İlteriş’e gidin o size gün versin dedik. Doğal olarak şaşırdı garipler.

“ABD, Rusya, Nasa, Tabula Rasa çözemedi bir çaycı mı halledecek işimizi,” dediler.

O vakit lisan-ı münasiple anlattık durumu.

“O İlteriş ki değil dünyanın, kâinatın en güzel çayını demler. Çay bizim her şeyimiz çünkü. Dünya bir yana, çay bir yana,” dedik. Anlamadılar yine. Fakat anlamış gibi yapıp gittiler.

Nihayet, eski İnönü Stadı’nın olduğu yere dikilmiş olan, üç yüz otuz üç katlı Acun Medya Tower'ın zirvesindeki Teras Arena Stadı’nda karşı karşıya geldikAd. amlar hem güçlü hem de iddialıydı. Isınmaya çıktık bir de ne görelim? Golcüleri iki buçuk metre boyunda, kalecilerinin üç bacağı, dört kolu vardı. Orantısız güç kullanımı mevcut diyerek hemen Birleşmiş Gezegenler Temsilcisine itirazda bulunduk. Fakat temsilci, görev yaptığı zamanlarda İsrail'in arkasını kollayan eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un akrabası çıktı.
“Kurallara aykırı bir durum yok. Bu oyuncuları oynatmak onların en tabi haklarıdır,” dedi.

Aldığımız bu cevap üzerine maçın başlamasına bir iki dakika kala, etrafta gördüğüm üçgen sembollere inat, tüm arkadaşları orta sahada hilal şeklinde kenetledim. Maksadım hepsini gaza getirmekti. Çünkü artık bu ortamda ne taktik, ne de teknik işlerdi. Tam Çanakkale’den hamasete girmek üzereyken sağ omzuma bir cisim geldi. Döndüm, arkama baktım. Yerde kızılımsı renkte, fındık büyüklüğünde biçimsiz bir gök taşı duruyor. Başımı yukarıya kaldırdım. Venüs’ün en fanatik taraftar topluluğu ‘Kill For You Venüs’ grubu, açmış oldukları ‘Bize Her Yer Venüs’ pankartının hemen üstünde, anlamsız el kol hareketleri yapıyorlardı. Adamlık bizde kalsın, diyerek bu hareketlerine karşılık vermedim. Zaten temsilci de onlardan yana tavır koyduğu için itiraz etmenin, taşı alıp gözlemciye vermenin bir anlamı yoktu. Hem torunlara da bir hatıra olur diyerek göktaşını şortumun cebine attım. Hilal şeklinde dizilmiş ve her biri dizginleri zor tutulan kısrak gibi gerilmiş olan takım arkadaşlarımı coşturmak için, göktaşının da vermiş olduğu can havliyle Çanakkale'yi bıraktım. Biz Türkler diyerek, direkt 751 Talas savaşından mevzuya girdim. Ayıptır söylemesi tarihim biraz şahanedir.
1040 Dandanakan, 1396 Niğbolu, 1453 İstanbul’un fethi, 1526 Mohaç Meydan Savaşı, 1538 Preveze Deniz Zaferi, Kurtuluş Savaşı derken 2023 güzündeki soğuk savaşlarda hem Almanya’yı hem de Amerika’yı nasıl dize getirdik derken farkında olmadan gazın dozunu epey kaçırmışım. Öyle ki; istiklâl marşımızı her zamankinden daha coşkuyla, İsviçre maçındaki Alpay Özalan ruhuyla ve çenemiz yırtılırcasına okuduk. Bu coşku karşısında önümüzde kim durabilirdi?

Nitekim 2014 dünya kupasında ev sahibi Brezilya karşısındaki Almanya gibi maça çok hızlı başladık. İlk yirmi beş dakikada skoru beş sıfır yaptık. Aslında daha çok atacaktık bu kendini bilmezlere ama duayen Rıdvan Dilmen’in rakibe saygı düsturu aklıma geldi. Ayrıca devre arasında, spiker Yalçın Çetin'in yanında yorumcu olan Ömür Üründül'ün heyecandan bayıldığı haberini alınca çocuklara ikaz ettim. İkinci yarı kendi alanımızda top çevirip üzerlerine fazla gitmedik. Tabi çirkef Venüslüler bunu da kaldıramadılar. Oyun bir kaç kez sahaya atılan göktaşları yüzünden durdu. Dokuz ayrı dilde anonslar yapıldı. Olayların tekrarı halinde büyük cezalar verileceği belirtildi. Bunun üzerine sakinleştiler. Zaten sonucun değişmeyeceğini anlayan birçok Venüslü taraftar ve diğer gezegen destekçileri maç bitmeden kafileler halinde atmosferin dışına çıktılar. 
O gün maçı 5-1 kazandık. Ben biri kendi kalemize olmak üzere iki gol attım. Maç sonundaki sevincimiz ise görülmeye değerdi. Maç biter bitmez bizi destekleyen taraftarlarımıza koştuk. Kırmızı - Beyaz diye karşılıklı tezahüratlar yaptık. Orta sahada Çaycı İlteriş’e üçlü çektirdik. Yetinmeyip Şile bezinden kotarılmış formalarımızı çıkarıp taraftarlarımıza attık. Daha doğrusu atmaya çalıştık. İlk önce ve sadece boy ve kol avantajı olan bir doksan dokuzluk kalecimiz Şevki’nin forması Kapadokya Balonundaki taraftarlarımıza vardı. Bir de Filistin asıllı sol bekimiz Abdullah Caber’in forması ulaştı. Ben de 4 numaralı formamı cefakâr seyircimize atmak istiyordum. Lakin arkamdan biri, devamlı olarak omzumdan çekiştiriyordu. Arkamı döndüğümde ise kimseyi göremiyordum. Takım arkadaşlarımdır herhalde deyip formayı yeniden atmaya niyetlendiğimde aynı sahne tekrar ediyordu. Sürekli olarak sağ omzumdan çekiştiriliyordum. Arkama dönüp bakıyordum. Kimseleri göremiyordum.

                                                                     * * *

Bu şekilde üç dört kez çekildikten sonra gözlerimi araladım. Siyah kafalı, beyaz gövdeli bir şey gördüm. Bir an korkuyla irkildim. Sonra her iki elimin işaret parmak boğumlarıyla gözlerimi ovuşturup bir daha baktım. Bizim selvi boylu, konuşkan, esmer şoför;

"Sayın abim Beşiktaş servisin son durağı. Burada inmelisin," dedi.

İndim.
Bavulumu sürükleye sürükleye Beşiktaş meydana kadar yürüdüm. Işıklarda karşıya geçmek için bekleyen kalabalığın arasına karıştım. Birkaç kişi, yayalara kırmızı ışık yanarken koşarak karşıya geçti. Ben de hemen geçmek için sabırsızlandım. Fakat bavulumun hem tekeri kırık hem çok ağırdı. Çoğunluğa uyup bekledim. Yeşil ışık yandığında, içinde bulunduğum kalabalık, nehirde akıntıya kapılmış bir tahta parçası gibi iskeleye kadar sürükledi beni. Vapurun gelmesine daha on beş yirmi dakika vardı. Hava sıcak, bekleme salonu dolu, deniz kenarı esiyordu. Bavulumu yere bırakıp iskelenin yanındaki beton duvarın üstüne oturdum. Ayaklarımı denize doğru sallandırdım. Kâh parlak maviliği ile gözümü alan boğazın güzelliğini, kâh kenardan atılan simitleri çığlık çığlığa kapmaya çalışan martıları ve onları çocukça bir sevinçle besleyen koca koca adamlarla kadınları izlemeye koyuldum.
Bu görüntüler eşliğinde, gündelik ve sıradan düşüncelerim arasında kaybolmuşken sağ omzumun üstünden yumuşacık bir ses işittim.

 “Pardon bu sizin galiba? 
Sesin geldiği yöne döndüm. Altın sarısı saçları ve dünyamı durduran gülümsemesiyle bir kadın, elinde tutmuş olduğu Çanakkale
-İstanbul otobüs biletimi uzatmış, ela gözleriyle bana bakıyordu.
.
Son çalan şarkı : Ferdi Özbeğen - İşte bu bizim hikayemiz

.

önemsiz not : işbu hikaye otogar ve uranüs'e beş venüs'e on yazılarının birleşmesi sonucu meydana gelmiştir.

14.03.2018

ben size gelirsem

havadan sudan konuşuruz.

bu sene istanbul’da hiç kar yapmadığından ama yağmurun iyi yağdığından bahsederiz. oscar’a aday gösterilmeyen fakat üç oskarlık filmlerden konuşuruz. yeni keşfettiğimiz dizileri ve elbet şarkıları da anlatırız. la casa de papel ve my life is going on mesela. sonra son okuduğumuz kitapları falan konuşuruz. çok konuşuruz. ama ve asla boş konuşmayız.



ben size gelirsem.


sen çay demlemek istersin. uzak yoldan gelmişimdir çünkü. ve adettendir. yanına da mutlak bir şeyler koymak istersin. kurabiye falan hani. malum o da adettir. lakin çayı yapmak için çok acayip ısrar ederim. çünkü ve ayıptır söylemesi ben şahane çay demlerim. hem seni de fazla yormak istemem. ama ve lakin kurabiye yapamam. bunun için sana zahmet veririm. 
sen ise yüce gönüllülükle;
 “ne zahmeti canım, taaa nerelerden gelmişsin lafı mı olur,” dersin.
bu tatlı dile ve kurabiye emeğine karşın ben de sofrayı hazırlamana yardım ederim. bunlar olmasaydı da yardım ederdim. çünkü ben kendim özünde ortalama bir yardımseverim.

neden sonra çayın dem kokusu ile kurabiyelerin buğusu bizi sahte bir cennete götürür. o da muazzez abacı’ya. 
‘sensiz cehennem bile...’ yok ama bu kadarı da töbe töbe. 
lafı hemen çevirir sana getiririm.

ben size gelirsem.

hep ben konuştum biraz da sen anlat. yokluğumda çok kitap okudun mu derim. bak mustafa ile emina da ayrılıyormuş! kim ihtimal verirdi ki oysa? diye dertlenirim.
o an işte, derin bir sessizlik hakim olur odaya. 
hayır mustafa sandal’dan mütevellit değil. kendi hakkında konuşmak hep huzursuz eder ya seni. yine öyle olur. ama iyi çay demlediğim gibi iyi de ısrar ederim. dayanamaz önce hafif bir tebessüm eder sonra anlatırsın. tane tane. usul usul yağan yağmur gibi. kelimelerini ve cümlelerini seçerek. 
ben seni dinlerim ama hiperaktifliğim rahat durmaz. dikkatin dağılır. sıkıldığımı sanırsın. oysa kafamın içinde tepişen filleri zapt etmeye çalışıyorumdur o sıra. yanlış anlarsın. bir çay daha koyayım dersin. kül tablalarını boşaltırsın. konuyu kapatırsın.

ben size gelirsem.


bir gün, sabah vakti kapıyı çalarım

turgut uyar'dan bile evvel
ki sisler kalkmamıştır daha haliç'ten*
ezberlerimizi bozmakla başlarız belki de söze
önce sen kurtulursun yüklerinden. sonra ben.
1699 karlofça'dan bugüne.
kahvaltıyı güneş vuran ön balkonda yapmak için ısrar ederim bu mart ayazında.
çay mevzunu zaten söylemiştim. itiraz istemem. mutlaka ben demlerim.


bir gün diyorum size gelirsem.

avuç içi kadar mutluluğumu da alır gelirim.

çünkü ve zira 
mutluluklar paylaşıldıkça...
.

* bir gün sabah sabah - turgut uyar

.
.
cecilia krull - my life is going on


not:  işbu yazının esbab-ı mucizesi : bize gelsene