11.01.2018

otuz beş

hayat diyorum bazen, neşeli gibi gözüken ama her dinlediğinizde mutlaka hüzünlü bir yanımızı yakalayan balkan şarkısı gibi. hatta ve her zaman öyle. benim için tabi. sizi bilemem bayım.
sıradan kış akşamlarından biriydi oysa ki. her zamanki gibi işten çıkmış, 18:12 dolmuşuyla kırmızı stop lambalarının aydınlattığı yağmurlu ve karanlık sokaklarda ağır aksak ilerliyorduk. yorgun, uykusuz galiba biraz da umutsuzdum. gücüm sadece kulaklığı takıp müziği açmaya yetti. zaten ne olduysa ondan sonra oldu. bir kadın arkadan "oğlum" dedi. bu soğuk havada, öylesine içten ve öyle sıcak söyledi ki üzerime alındım. döndüm gayriihtiyari. meğer en arka dörtlüye oturmuş, önündeki top sakallı, kırmızı bereli çocuğa dolmuş parasını uzatıyormuş. sol eliyle açık camdan sigarasının külünü silkeleyip sağ eliyle vitesi üçe takan şoförün ifadesiz yüzünden seken bakışlarımı önümdeki camdan aşağı süzülen yağmur damlarının arasından karanlık geceye çevirdim. bir an için annem gibi baktığımı hissettim. niye bilmem ama ilk kez. boşluğa, derin ve öyle kederli. böyle biraz anlamsız evet. lakin babam öldükten sonra çok daha hüzünlü, çok daha uzun sessizliklerde baktı hep. ama o'nu bildim bileli her zaman bir hüzün taşırdı gözlerinde. oysa dünyanın en güzel gözleri? ne yazık ki ben o gözlerin rengini otuz beşimde fark ettim. otuz beşimde aslında çok şeyi, mesela hayatı fark ettim. şairin niye otuz beş dediğini işte o zaman daha iyi anladım. ha dersen ki; bir işine yaradı mı? çok geçti. kader fayı çoktan kırılmıştı. ve sesimizi duyan yoktu. ya da biz kimseyi duymuyorduk. sadece arkalardan, son derece şefkatli ve kadim bir ses "oğlum" dedi. ama bu sefer bakmadım.
.
ragazi apopse - children of the revolution