28.01.2018

bir tren yolculuğu yaparız bir gün*

hissediyorum. bir şeyler oluyor. lakin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. dahası benim dışında herkesin haberi var. fakat kimse bir şey söylemiyor. hani çok sevdiğin bir yakının az önce vefat etmiş de kimsenin sana söylemeye cesareti yokmuş gibi.
"şarkılara bu kadar takılma," demişti doktor geçen hafta. ama şarkılar benim hayat damarlarım demek istedim. işaret parmağını, devlet hastanelerindeki hemşireler gibi dudağına götürerek susturdu.
"bu bahsi kapatalım," diyerek ilave etti.
"hem sadece şarkılar değil tabi, kelimelerle de arana mesafe koymalısın."
"öl diyorsun yani," dedim.
müstehzî bir biçimde güldü ve sordu.
"bu çukurdan çıkmak istiyor musun, istemiyor musun?"
sonra kan ter içinde uyanmıştım.
.
bazı cümleler ne uzun. bazı hayatlar ne kısa!
aynı dönemlerde yaşamalarına rağmen belki de gerçek dünyada bir araya gelmemiş, gelemeyecek yazarları yan yana getirdim bu sabah. aralarını bozmak için değil elbet. sevdiğimden. çok sevdiğimden.
.
sevmek demişken; insanın hem soluğunu kesip hem de yaşama sevinci veren şarkılar var bu dünyada. anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar diyorum.
iyi ki varlar.
.
tıpkı şarkılar gibi iyi ki varlar dediğim anılarım da var elbet. bazıları diken gibi batsa da gülü için katlandığımız an'lardan bahsediyorum.
geçmiş gün mesela. sanatçılar sokağında yürümüştük. sakız gülü ile birlikte istanbul'un en sevdiğim iki sokağı. işte nazım hikmet'ten bahariye'ye bu yüz metrelik yol bir ömür gibi uzun ama çok iyi gelmişti. hatırlıyorum. hiç bitmesin istemiştim. o yüzden adımlarım ağır ve aksaktı. ne kadar tezgâh varsa durup hepsine bakmıştım. zira her daim huzursuz ruhum hiç böyle huzurlu olmamıştı.
çünkü o gün seninle adımlamıştık. ilk ve son kez.
.
şimdi. birbirinin aynı, soğuk ve gri günler.
tadımız yok. sabah işe gitmek, akşam eve dönmek var. mecburiyetler ve sorumluluklar sonra. belki bir parça değişiklik olur diye, pencere kenarlarında kar yağsın diye bekledik koca koca adamlar. fakat beklenen kar bir türlü yağmadı. ama güneş de açmadı. aynı griliğin dumanında bize biçilen vaktimizi dolduruyoruz şimdi.
.
ama insan yaşadıkça umut hep vardır. belki diyorum bir gün trenle uzak diyarlara gideriz. yahut mütevazı bir tekne ile ummanlara açılırız. çünkü hayat bazen; her şeyin gün gelip değişebileceğine inanmaktı..
.
.
* cemal süreya
.
jaymes young - parachute

26.01.2018

bazı şarkılar bitmese, bazı insanlar ölmese hiç

içimde yaşlı bir adam. çekiştirip duruyor beni. yaşlı dediysem, öyle seksen, doksan yaşında biri değil. en az üç yüz, en çok dört yüz yaşında. nasıl tarif etsem? yükselme devrinden hemen sonra. lale devrinden biraz önce. öyle yaşlı. öyle yorgun. ama öyle güzel.
bazen eski, solgun bir mimari fotoğrafta. bazen içli bir şarkıda. ama en çok babamı özlediğimde. 
içimde diyorum; yaşlı bir adam. lakin;
bir uyanıyorum yalnızım. öyle üzülüyorum ki.*
..
dışarısı zemheri. ama içim özlem dolu. 
ne çok özlemim var bu akşam. saydım tam beş yok hayır, sekiz tane. fakat gerçekleşmesi en mümkün olanı sadece bir tane: yazmak.
sonrası yine özlemek. çok özlemek. yanıp kavrulmak.
şimdi işte, bir şarkının eteğine tutundum. ordan oraya savruluyorum. oysa;
ayrılık güzel, eğer hemen döneceksen.*
..
babam çayı çok severdi. ben oraleti. öyle alışmıştık çünkü. 
“kahveci, bana demli bir çay. çocuğa da oralet.” dediğini duyuyorum. tavla oynarkenki ciddiyetini görüyorum. eve geç geldiği gecelerdeki kar kokusunu alıyorum. 
içimde diyorum; yaşlı bir adam.
bu dünyadan olmayan. benden öte, benden ziyade. zira;
herkes bir parça aldı götürdü benden.*




22.01.2018

close your eyes

..... sabah -10:02
çok uzaklarda bir inşaatın tepesinde mavi bir ışık yanıp sönüyor. kaynak yapıyorlar, belli. az ilerimde, serseri kuşlar, haylaz çocuklar gibi oradan oraya uçuyorlar. gökyüzünde bulutlar, ağır yük gemileri gibi yavaş yavaş ilerliyorlar. oysa daha yirmi dakika öncesinde, göz gözü görmüyordu. mahalleyi, bembeyaz bir boşluk esir almıştı. tek tük geçen araçların homurtusu ve havlayan köpekler dışında hayat belirtisi yoktu. şimdi işte; çok uzaklarda mavi bir umut ışığı yanıp sönüyor. kuşlar, kuzeyli rüzgârlarla raks ediyorlar. bulutlar, özgürlüğü içlerine sindirircesine yavaş hareket ediyorlar. radyodaki spiker, hafif müzik eşliğinde 'kloz yor ays,' diyor. close your eyes. 
.
12:43- öğlen:....
sıcak üfleyen klimayı kapattım. radyo voyage’ı açtım.   cam kenarında başımı duvara yaslayıp ayaklarımı sandalyeye uzattım. pencereye sinek gibi yapışmış, öylece hareketsiz duran küçük damlaların aksine hızlıca kayıp giden büyük yağmur damlalarını izlemeye koyuldum. incir reçeli filmi aklıma geldi. yağmur damlalarıyla ilgili bir repliği vardı. fakat bir türlü anımsayamadım. üşüdüğümü hissedip klimayı yeniden açtım. gerisin geri koltuğuma gelip ayaklarımı uzattım. neden sonra uzunca boylu bir kadın geldi yanıma. gülen ela gözleri ve omuzlarının hemen üstündeki kısa, kızılımsı düz saçlarıyla. siması tanıdık gelse de şirkette daha önce hiç rastlamamıştım. sol elinin iki parmağı ile yüzünü örten saçlarını düzeltirken, yarı kapalı vaziyetteki sağ avucunu bana doğru uzattı. sağ avucumu uzattım. tam elindekini bana vermek üzereyken, hastalıklı, cızırtılı bir ses duydum.
- hurdacıııı.
gözlerimi araladım. saatime baktım. mesai başlayalı dört dakika olmuştu. gizemli kadını düşündüm. acaba avcunda ne vardı? ve ben o’nu daha önce nerede görmüştüm?
.
....akşam, 18:22
silecekler, karla karışan yağmura yetişmeye çalışıyor. iş dönüşü dolmuşunda. üşüyen üç beş kişiyiz. bu akşam işler kesat. şoför, çık çık bozuk paraları sayıyor. 25 likleri ayrı bölüme, ellikuruşları ayrı bölüme, bir liraları bambaşka bölüme koyuyor. görüyorum. yanındayım çünkü. ama sinirli çok. sağda, yolcu alırken arkadan sürekli kornaya basan şoföre “ne var lan,” diye bağırdı. arkadaki bir daha kornaya basmadı. bizimki, vitesi hışımla ileri attı. “adamın başını belaya sokar bunlar’” dedi. peşinden radyoyu açtı. ‘bülbülüm altın kafeste. öter aheste aheste’ yi söylüyordu yumuşak sesli bir hanım solist. türkünün ağırlığı tüm benliğimi sardı. içersi şimdi daha sıcaktı. ve göz kapaklarıma karşı koynak istemiyordum. zira herkes gibi ben de çok yorgundum. herkes gibi gitmek istiyordum..
..

14.01.2018

18. mektup

bazı şarkılar var. tarifi güç. hatta tarifsiz. 
duygusu mesela. yaşattıkları sonra. 
anlatılmaz. anlatamam.
yazılmaz da. 
ben denedim. yazamadım.
şarkı değil tabi tek başına mühim olan. en az şarkı kadar seslendiren, ona duyguyu veren de önemli.
öyle bir şarkıydı işte dinlediğim.
bu hafta. belki bu ay. hatta tüm sene boyunca bunu dinleyeceğim.
biliyorum.
..
oysa bugünlerde uzunluğunu bilmediğim ince bir yolda yürüyorum.
üşüyorum, kızıyorum, özlüyorum, yazıyorum ama okumuyorum yine.
bugün kesin okuyacağım diye her gün farklı bir kitabı atıyorum çantama lakin ağırlığı baki kalıyor.
.
hatırlarsın?
bir vakit şarkılar ikiye ayrılır demiştim.
anlamını ve sebebini bilmeden sevdiğimiz şarkılar diye.
bu kez sebebini biliyorum ama.
bu kez biliyorum.
çünkü; hiç bir şarkı, hiç bir vakit bu şarkı kadar hatırlatmamıştı seni bana.
hücrelerime bu kadar sirayet etmemişti.
dünyadan böylesine koparmamıştı.
..
dünyadan kopmak demişken dün annemdeydim. söz döndü dolaştı babama geldi. o an derin bir sessizlik çöktü odaya. ben babama dair hafızamda ne kadar güzel anı varsa hepsini temize çektim. zaten sevdiğin biri hayatta değilse o'nunla ilgili hep güzel anıları hatırlarsın.
.
senden sonra hiç bir şarkıyı, hiç bir filmi böylesine sevmemiştim.
evet bir filmde dinledim ilk kez bu şarkıyı.
bir macar masalı:  on body and soul. 
tam da, 'acaba aynı rüyaları gördüğümüz oldu mu hiç?' diye düşündüğüm vakitlerde bu filmi izlemiş olmamı izah edemiyorum kendime?
izah edemediğim çok şey var aslında.
birbirimize bu kadar yakınken böyle uzak kalmamız mesela.
ah evet. şartlar denen o vahim şey..
..
bazen düşünüyorum da neyi yanlış yaptık?
sonra sonbahar filmini ve ‘hayattan bizim payımıza düşen’ o meşhum repliğini hatırlıyorum. vazgeçiyorum bunu dert edinmekten.
güzel anılarımızı düşünüyorum. çünkü sevdiği biri yanında değilse o'nunla ilgili hep güzel anıları hatırlar insan.
.
.
laura marling - what he wrote

11.01.2018

otuz beş

hayat diyorum bazen, neşeli gibi gözüken ama her dinlediğinizde mutlaka hüzünlü bir yanımızı yakalayan balkan şarkısı gibi. hatta ve her zaman öyle. benim için tabi. sizi bilemem bayım.
sıradan kış akşamlarından biriydi oysa ki. her zamanki gibi işten çıkmış, 18:12 dolmuşuyla kırmızı stop lambalarının aydınlattığı yağmurlu ve karanlık sokaklarda ağır aksak ilerliyorduk. yorgun, uykusuz galiba biraz da umutsuzdum. gücüm sadece kulaklığı takıp müziği açmaya yetti. zaten ne olduysa ondan sonra oldu. bir kadın arkadan "oğlum" dedi. bu soğuk havada, öylesine içten ve öyle sıcak söyledi ki üzerime alındım. döndüm gayriihtiyari. meğer en arka dörtlüye oturmuş, önündeki top sakallı, kırmızı bereli çocuğa dolmuş parasını uzatıyormuş. sol eliyle açık camdan sigarasının külünü silkeleyip sağ eliyle vitesi üçe takan şoförün ifadesiz yüzünden seken bakışlarımı önümdeki camdan aşağı süzülen yağmur damlarının arasından karanlık geceye çevirdim. bir an için annem gibi baktığımı hissettim. niye bilmem ama ilk kez. boşluğa, derin ve öyle kederli. böyle biraz anlamsız evet. lakin babam öldükten sonra çok daha hüzünlü, çok daha uzun sessizliklerde baktı hep. ama o'nu bildim bileli her zaman bir hüzün taşırdı gözlerinde. oysa dünyanın en güzel gözleri? ne yazık ki ben o gözlerin rengini otuz beşimde fark ettim. otuz beşimde aslında çok şeyi, mesela hayatı fark ettim. şairin niye otuz beş dediğini işte o zaman daha iyi anladım. ha dersen ki; bir işine yaradı mı? çok geçti. kader fayı çoktan kırılmıştı. ve sesimizi duyan yoktu. ya da biz kimseyi duymuyorduk. sadece arkalardan, son derece şefkatli ve kadim bir ses "oğlum" dedi. ama bu sefer bakmadım.
.
ragazi apopse - children of the revolution

6.01.2018

muhbirmiş kelimeler

‘çık, çık hayatımdan’ nakaratını son ses ve oldukça duygulu söyledi, kalın sesli bir kadın onca evin boşluğunda. bir duvarcı ustası, sıvayacağı koyu kahverengi fayansı binanın dış duvarına tutup ölçtü. arkadaşı yandaki yarım metrelik duvara oturup sağ bileğinin tersiyle alnındaki teri sildi. az ötelerindeki ağaçtan simsiyah bir kuş, telaşla kanat çırpıp havalandı. el arabasındaki bir torun “anane çok hızlı gidiyoruz” dedi. güneş ışınları iki apartmanın boşluğundan sıyrılıp sokağı siyah ve beyaz olarak ikiye ayırdı. kaldırımda ayaküstü siyaset konuşan iki adamdan kır saçlı, siyah paltolu olanı; “hepsi yediler ama o’nu günah keçisi yaptılar” dedi. kulakları sağır eden korna sesi duyulmadan az önce telefon dükkanın önündeki siyah kıvırcık saçlı, kısa boylu tıknaz adam; “on altı cigabayt ayfon se 1964 lira yazıyor” dedi. o sırada kamburlaşmış bedeniyle yaşlı bir kadın, iki büklüm halde, küçük adımlarla kırmızı ışıkta karşıya geçmeye çalışıyordu. beyaz doblo kamyonetten inen bordo bereli, orta yaşlı bir adam yaşlı kadının kolundan tutup karşıya geçmesine yardımcı oldu. beyaz doblonun arkasında kuyruk olmuş araç sahiplerinin sabırsız kornaları şehri sağır etti. insanlar charlie chaplin filmlerindeki gibi yukarıdan aşağı, sağdan sola sessizce ve hızlıca hareket ettiler. turkuaz mavisi yorgun bir halk otobüsü köşedeki durakta oflayarak durdu. kırmızı mantolu, siyah çantalı bir kadın orta kapıdan indi. bir kadın, bir çocuk ön kapıdan bindi. otobüs tıslayarak, yavaşça hareket etti. durakta orta yaşlı, başı bağlı bir kadın yanındaki kızıl saçlı kadına “münir özkul’da gitti” dedi. zihnimde bir kadın muhbir şarkısını söylemeye başladı.
.
sıla - muhbir

1.01.2018

amorti

“yok anacım bir amorti bile yok. çıkmadı hiç bir şey. iyice baktım listeye” diyor caddedeki bir kadın sesi. öyle içten bir hayal kırıklığı ile söyledi ki bunu. soluma döndüm. karşı kaldırımda kırmızı örgülü şapkanın altında, siyah kabanının içinde 40 yaşlarında, orta boylu bir kadın bir yandan telaşlı adımlarla yürüyor, bir yandan da aynı telaşla şanssız olduğundan yakınıyordu telefonun öbür ucuna. kim bilir ne istemişti de vermemişti hayat o’na da. son bir umut bu piyangoya sarılmıştı. ya da ve belki de her çekilişte aynı konuşmaları gerçekleştiriyordu. bilinmez? ama hayal kırıklığı sahiciydi.
herkesin tutunma biçimi farklıydı hayata. onunki de bu hayaller ve kırıklıkları olabilirdi. bir sonraki güne, haftaya ve yıla bu şekilde devam edebiliyordu. 
.
peki ben neye ve niçin tutunuyordum?
eski yılın son saatlerinde market alışverişindeyim. yeni yılın sabah saatlerinde yine marketteydim. jonas’ın kulaklarını epey bir çınlattım. ama ondan önce sabah beşte uyandım. kafamda şimdi adını unuttuğum bir emel sayın şarkısı dönüyordu. şaşırdım. çünkü en son ne zaman emel sayın dinlemiştim hatırlamıyordum. yeniden yattım. bu kez yedide daha kuvvetli dönüyordu şarkı beynimde. korkunç sayılabilecek bir rüyadan uyanmıştım oysa. son olarak 09:39 da yine emel sayın’la uyandım. kahvaltıyı beraber yaptık. markete birlikte geldik. sonra işte o kadın. bir amorti bile yok dedi üzgün ve kırgın bir sesle. o an işte robin hood olmak istedim. niye alaaddin ve sihirli lambası yahut jesse james değil de robin? hiç bir fikrim yok. ben bunları düşünürken emel sayın’ı ihmal ettim. şarkı uçtu gitti aklımdan. bu sefer şarkıyı hatırlamaya çalıştım. anımsayamadım. bir kaç adım önümdeki adam sanki son nefesiymişçesine çok derin çekti sigara dumanını içine ve aynı kadercilikte geri bıraktı. bir ambulans sabahın sessizliğini yırtarcasına hayat kurtarmaya gitti. sokaktaki ayazı dengeleyen güneş uzun boylu bir apartmanın arkasında kaldı. ben daha az üşüyeyim diye montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. geceden kalma, kırmızı ışıklı dükkan camlarında şarkıyı aradım. bulamadım. market görevlisine traş bıçaklarının yerini sordum. kasada olduğunu söylediler. kasiyerin arkasında sıla cdsini görünce şarkıyı hatırladım. gülümsedim. kasiyer kız üzerine alındı. daha hesabı almadan “iyi seneler” diledi. “üzüldüğün şeye bak” dedim. “efendim?” dedi. size de sevgi, barış, sağlık, insanlık, neşe ve huzur dolu bir 2018 diliyorum. yine güldü. ben de güldüm kendime. önceki akşam youtubeda nerdeyse tüm sıla şarkılarını dinlemiştim. şarkı oradan kazınmış olmalıydı beynime. sıla girmiş ama emel sayın çıkmıştı. 
dönüşte amorti çıkan biletimi 9 ocaktaki çekiliş biletiyle değiştirdim. 
.
sıla - üzüldüğün şeye bak