30.12.2017

yeni yıldan önce son çıkış


28.12.2017

episode I : yaşar

böyle yağışsız, soğuk kış günleri yaşar dinlemeli insan. niye bilmem. ama öyle. çünkü her şeyin, her zaman bir sebebi olmamalı. zaten bizi öldürecekse bu nedensellik öldürecek bayım. oysa üstadın dediği gibi elmanın bizi sevmesine hiç lüzum yok. hem bak; kuşlar öyle mi? tüm içgüdüleriyle uçuyorlar. soğuk, yağmur, kar, fırtına demeden. güneyden kuzeye, doğudan batıya. üstelik V şeklinde. hem ne güzel? evet bir kez daha ölgün sarı ışıkların ve bir otobüs dolusu yolcunun önünde itiraf ediyorum bunu. çok kıskanıyorum kuşları. ama ve hayır yaşar’ın bununla bir ilgisi yok. sadece böyle soğuk ve yağışsız havalarda biraz olsun içimiz ısınsın istiyorum. şarkılardır çünkü iklimi akdeniz yapan. ruhumuzun baş köşesine kuzine soba kurduran. ha dersen ki; hayatı yaşanılır kılan nedir peki? o vakit, edebiyat derim tek celsede. edebiyat.
.
29.12.2017

episode II : yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl sizlere kutlu olsun

bir otobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık. yahut ha asıldı ha asılacak. fakat tüm bu insanlara ve sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile neşe saçan orta sıradaki sarışının gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki büykşehir hatta bölge sakini o olacak belli. hafta boyu, içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi. eski yılın bu son iş akşamında kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. kaçanlar kurtuldu. kaçamayanlar benim gibi enkaz altında kaldı. kim bilir? belki şu bir otobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös bu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı abi otobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve bütün vakarıyla, dimdik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında ise akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyetteydi. ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan hiç çekinmiyordu. anlaşılan o ki; bir kaç gün sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış, iki resmin arasındaki iki bin on sekiz farkı bizlere sunmak istemişti. ya da....
.
30 aralık 2017

episode III : otomobil uçar gider

yeni yıldan iki gün gerideyiz. eskisinden 52 hafta ilerde. sekiz yolcu kapasiteli sarı dolmuşun en arkasında, en sağdayım. erken ineceğim. zahmet verip eziyet çekmek istemiyorum. sol köşemde telefonla konuşan kıvırcıklı saçlı genç adamla aramıza oturacak iki kişiyi bekliyoruz. diğer koltuklar dolu. öndeki üçlüde genç bir çift ve kocaman, bordo valizleri var. şoförün yanında da saçlarını topuz yapmış kumral bir kadın. yanımdaki boşluğa önce ceyar şapkalı, kirli beyaz sakallı bir abi geldi. peşinden ince telli kumral saçları omuzunda, koyu pembe montuyla bir kadın oturdu. şimdi kalkış için hazırız. ama kaptan yok. arkada kahya ile çene çalıyorlar. ceyar şapkalı huzursuz. 
“nerde bu kaptan. doldu işte dolmuş” dedi. 
kimse bir şey demedi. ben hariç herkes başını sağa sola çevirip kaptanı aradı. 
“arkada gevezelik yapıyor” dedi topuz saçlı kadın. ceyar şapkalı hem sabırsız hem sinirli.
“çağırsanıza şunu”
aramızda cam var. fakat en yakın benim kaptana. benim acelem yok. yine de tak tak cama vurdum. saçları alnının üstünden dökülmüş, orman sakallı kaptan bize doğru baktı. 1 saniye (belki de bir dakika) geliyorum dercesine işaret etti. otuz saniye sonra geldi.
ceyar susmadı. “hadisene kaptan işimiz gücümüz var seni bekliyoruz kaç saattir” dedi.
elinde tespih, sağ şakağında çizik olan bıçkın şoförümüzden ceyar’a atarlanmasını boşuna bekledim. dolmuş racocuna ihanet edercesine gayet sakin; “geldim abi. şimdi uçarız” dedi.
sözünün eriymiş. bağdat caddesinde denize paralel slalom yapmaya başladık. iki gündür dinlediğim yaşar’dan özür dileyerek katy tiz’i patlattım telefonumda. çünkü hızımıza böyle bir şarkı yaraşırdı ancak. the big big bang.
sahil yolunda kanat takmış, uçuyorduk. şoför yanındaki, topuzlu kadın sanırım korktu. sağındaki siyah emniyet kemerini koparırcasına kendine çekti. çıt etti bir şey. emniyet kemeri takıldı. dışarıda yağmur ha yağdı, ha yağacak. hava öyle kapalı. lakin hızımız oldukça azami. neden sonra ani bir fren. annemden getirdiğim küçük turşu bidonu ayaklarımın altından kayarak genç çiftin valiziyle öpüştü. esmer saçlarını sağa yatırmış genç adam migros poşetine sarılı turşumu bana iade etti. teşekkür ettim. sonra kaptanla dikiz aynasında göz göze gelmeye çalışarak "biraz daha sakin kullansak, içimiz dışımıza çıktı kaptan" dedim. "tamam abi" dedi yine racona aykırı. ama bildiğini de okudu. iki dakika sakinledi. ışıklardan sonra bize yine slalom, yine formula bağdat. dört şeritli kocaman yolda adalar ve havarisine hava atıyorduk. bir sağdan, bir soldan. bazen de ortadan gidiyorduk. ki az ileride kan kırmızı ışıkları gördüm önce. sonra duran araçları. nihayetinde acı bir fren sesi duydum. gözlerimi kapatma ihtiyacı hissettim. öne durdu bir gidip geldim. yanık lastik kokusu sardı bütün istanbul'u. hatta dünyayı. neyse ki ucuz atlatmıştık. neyse ki. şoföre baktım. suratı trafik lambalarından daha kırmızıydı. yanındaki topuz saçlı kadın, kemerini çıkarırken "allah belanı versin senin" dedi ve hışımla indi dolmuştan. ceyar korkudan lal olmuş. kıvırcık saçlı adam “belliydi zaten bir bok yiyeceğin” dedi. ben bir şey demedim. sadece adalar'a baktım. 
.
.