30.12.2017

yeni yıldan önce son çıkış


28.12.2017

episode I : yaşar

böyle yağışsız, soğuk kış günleri yaşar dinlemeli insan. niye bilmem. ama öyle. çünkü her şeyin, her zaman bir sebebi olmamalı. zaten bizi öldürecekse bu nedensellik öldürecek bayım. oysa üstadın dediği gibi elmanın bizi sevmesine hiç lüzum yok. hem bak; kuşlar öyle mi? tüm içgüdüleriyle uçuyorlar. soğuk, yağmur, kar, fırtına demeden. güneyden kuzeye, doğudan batıya. üstelik V şeklinde. hem ne güzel? evet bir kez daha ölgün sarı ışıkların ve bir otobüs dolusu yolcunun önünde itiraf ediyorum bunu. çok kıskanıyorum kuşları. ama ve hayır yaşar’ın bununla bir ilgisi yok. sadece böyle soğuk ve yağışsız havalarda biraz olsun içimiz ısınsın istiyorum. şarkılardır çünkü iklimi akdeniz yapan. ruhumuzun baş köşesine kuzine soba kurduran. ha dersen ki; hayatı yaşanılır kılan nedir peki? o vakit, edebiyat derim tek celsede. edebiyat.
.
29.12.2017

episode II : yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl sizlere kutlu olsun

bir otobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık. yahut ha asıldı ha asılacak. fakat tüm bu insanlara ve sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile neşe saçan orta sıradaki sarışının gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki büykşehir hatta bölge sakini o olacak belli. hafta boyu, içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi. eski yılın bu son iş akşamında kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. kaçanlar kurtuldu. kaçamayanlar benim gibi enkaz altında kaldı. kim bilir? belki şu bir otobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös bu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı abi otobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve bütün vakarıyla, dimdik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında ise akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyetteydi. ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan hiç çekinmiyordu. anlaşılan o ki; bir kaç gün sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış, iki resmin arasındaki iki bin on sekiz farkı bizlere sunmak istemişti. ya da....
.
30 aralık 2017

episode III : otomobil uçar gider

yeni yıldan iki gün gerideyiz. eskisinden 52 hafta ilerde. sekiz yolcu kapasiteli sarı dolmuşun en arkasında, en sağdayım. erken ineceğim. zahmet verip eziyet çekmek istemiyorum. sol köşemde telefonla konuşan kıvırcıklı saçlı genç adamla aramıza oturacak iki kişiyi bekliyoruz. diğer koltuklar dolu. öndeki üçlüde genç bir çift ve kocaman, bordo valizleri var. şoförün yanında da saçlarını topuz yapmış kumral bir kadın. yanımdaki boşluğa önce ceyar şapkalı, kirli beyaz sakallı bir abi geldi. peşinden ince telli kumral saçları omuzunda, koyu pembe montuyla bir kadın oturdu. şimdi kalkış için hazırız. ama kaptan yok. arkada kahya ile çene çalıyorlar. ceyar şapkalı huzursuz. 
“nerde bu kaptan. doldu işte dolmuş” dedi. 
kimse bir şey demedi. ben hariç herkes başını sağa sola çevirip kaptanı aradı. 
“arkada gevezelik yapıyor” dedi topuz saçlı kadın. ceyar şapkalı hem sabırsız hem sinirli.
“çağırsanıza şunu”
aramızda cam var. fakat en yakın benim kaptana. benim acelem yok. yine de tak tak cama vurdum. saçları alnının üstünden dökülmüş, orman sakallı kaptan bize doğru baktı. 1 saniye (belki de bir dakika) geliyorum dercesine işaret etti. otuz saniye sonra geldi.
ceyar susmadı. “hadisene kaptan işimiz gücümüz var seni bekliyoruz kaç saattir” dedi.
elinde tespih, sağ şakağında çizik olan bıçkın şoförümüzden ceyar’a atarlanmasını boşuna bekledim. dolmuş racocuna ihanet edercesine gayet sakin; “geldim abi. şimdi uçarız” dedi.
sözünün eriymiş. bağdat caddesinde denize paralel slalom yapmaya başladık. iki gündür dinlediğim yaşar’dan özür dileyerek katy tiz’i patlattım telefonumda. çünkü hızımıza böyle bir şarkı yaraşırdı ancak. the big big bang.
sahil yolunda kanat takmış, uçuyorduk. şoför yanındaki, topuzlu kadın sanırım korktu. sağındaki siyah emniyet kemerini koparırcasına kendine çekti. çıt etti bir şey. emniyet kemeri takıldı. dışarıda yağmur ha yağdı, ha yağacak. hava öyle kapalı. lakin hızımız oldukça azami. neden sonra ani bir fren. annemden getirdiğim küçük turşu bidonu ayaklarımın altından kayarak genç çiftin valiziyle öpüştü. esmer saçlarını sağa yatırmış genç adam migros poşetine sarılı turşumu bana iade etti. teşekkür ettim. sonra kaptanla dikiz aynasında göz göze gelmeye çalışarak "biraz daha sakin kullansak, içimiz dışımıza çıktı kaptan" dedim. "tamam abi" dedi yine racona aykırı. ama bildiğini de okudu. iki dakika sakinledi. ışıklardan sonra bize yine slalom, yine formula bağdat. dört şeritli kocaman yolda adalar ve havarisine hava atıyorduk. bir sağdan, bir soldan. bazen de ortadan gidiyorduk. ki az ileride kan kırmızı ışıkları gördüm önce. sonra duran araçları. nihayetinde acı bir fren sesi duydum. gözlerimi kapatma ihtiyacı hissettim. öne durdu bir gidip geldim. yanık lastik kokusu sardı bütün istanbul'u. hatta dünyayı. neyse ki ucuz atlatmıştık. neyse ki. şoföre baktım. suratı trafik lambalarından daha kırmızıydı. yanındaki topuz saçlı kadın, kemerini çıkarırken "allah belanı versin senin" dedi ve hışımla indi dolmuştan. ceyar korkudan lal olmuş. kıvırcık saçlı adam “belliydi zaten bir bok yiyeceğin” dedi. ben bir şey demedim. sadece adalar'a baktım. 
.
.

24.12.2017

tren raylarını hep sevdim*

sıcak kompartıman içinde soğuk şehirlerden geçesim var. bu sabah. radyodaki sanatçı “olağanca zenci gırtlağıyla” aint no sunshine derken zihnime düştü bu fikir. düşmekle kalmadı gördüm de. 
...
lüks sayılmayacak orta halli bir kompartıman. yataklı. gözlerimizde geceden biriken uyku. konuşmuyoruz. sabah ayazında yol alıyoruz. kimi ıslak, kimi bembeyaz örtüyle kaplı kasabalardan geçiyoruz bir bir. sağına yatmış sabah uykusundaki kavak ağaçları. katılığından ve dik duruşundan ödün vermeyen elektrik direkleri. karnında güneşi saklamaya çalışan gri bulutlar. sessiz yolculuğumuzun yol arkadaşları. 
nereye gidiyoruz? 
belli değil. galiba doğu ekspresi. ama yakın değil uzak doğu’ya kadar gitsin istiyoruz. 
zira kimsesiz mutluluğumuz bunu gerektiriyor. 
çünkü gözler yalan söylemez. 
hem sessizliğimiz uykusuzluktan değil mutluluktan. daha önce hiç geçmediğimiz köprülerden, nehirlerden, güneşin içinden, karların üstünden mutlulukla koşuyoruz. mutluluk çünkü yoldu. sevgi emekti. kar, üç harfli bir yağış şekliydi. ve çok güzeldi.
.
bir yerde duruyoruz. buğulanan camda işaret parmağımla önce bir daire çizip sonra içini de siliyorum. açılan boşluktan dışarıya bakıyorum. sarıkamış yazıyor koyu mavi tabelada. dışarıda kar atıyor. lapa lapa ama hiç acelesi yokmuş gibi sakin yağıyor. gözlerim dalıyor. farkında değilim. bunu sen söylüyorsun. hayırdır diyorum. hayır. çocukluğumun soğuk gecelerini anlatıyorum sana oracıkta. her yeni detayda gülümsüyorsun. sen gülünce içim ısınıyor. dünya daha sıcak bir yer oluyor. açlık, sefalet ortadan kalkıyor.
.
neden sonra trenimiz hareket ediyor. öncesinde kulakları sağır eden düdüğü çalıyor. peşinden bir tıslama sesi ve sarsılıp gıcırdayan tekerler. ritmi gittikçe hızlanan teker sesleriyle ağır ağır ilerliyoruz. aniden öne atılıp kolumdan tutuyorsun "eskisi gibi mektup yazsana bana" diyorsun. 
"burada mı? şimdi mi? "
evet n'olur?
çantamdan kağıt ve doğum günümde hediye ettiğin siyah dolmakalemi çıkarıyorum. yazmaya başlamadan önce her noktasını ezbere bildiğim yüzüne ama en çok gözlerine bakıyorum. gözlerinde çünkü kaybolmayı seviyorum. ve ben kaybolmazsam yazamam. bunu ikimiz de biliyoruz.
..
sevgilim,

ha deyince yazmak zor biliyorsun.
hani bütün sokak ve caddelerin ona çıktığı naif meydanları vardır bazı şehirlerin. işte tıpkı o meydanlarda olduğu gibi tüm düşüncelerim, yazdığım ve yazacağım bütün cümlelerim sana çıkıyor. ama ve yine de sana olan sevgimi kelimelerle anlatmak mümkün değil.
oysa ve şayet resmederek mümkün olsaydı seni anlatmak
önce rengini saçlarından alan kocaman bir güneş çizerdim göz kamaştıran güzelliğini anlatan
sonra beyaz, bembeyaz bulutlar çizerdim ulaşılamayacak yükseklerde ama bir tek benim görebildiğim ve ulaşabildiğim kalbinin yumuşaklığını, sevgi ile dolu olan genişliğini gösteren
anlatabilseydim şayet seni
yüksek, en yüksek dağını çizerdim ülkemin
ağrı dağı mesela, güneşe göz kırpan bulutlarla tokalaşan
anlatabilmek marifetse seni
uçsuz bucaksız bir deniz çizerdim rengini ve güzelliğini, dinginliğini gözlerinden alan
anlatabilseydim eğer seni
inadını, çocuk sevincini, hazır cevaplığını hırçın ve coşkun karadeniz dalgalarını çizerdim
seni anlatmak mümkün olsaydı şayet

şimdi ve hâlâ seni nasıl sevdiğimi anlat desen, yine anlatamam.
çünkü ben seni yaşıyorum.

bazı adamlar vardır
çok güzel yazarlar
bazıları çok güzel resim yaparlar, bazıları ise çok güzel konuşurlar
oysa ben sevgilim

çok güzel susarım gözlerinin derinliğinde

bir gün de diyorum hayallerimiz gibi büyükçe bir gemiye binelim. ve tüm dünyayı dolaşsın bu gemi. hiç durmaksızın denizler, okyanuslar aşalım beraber. sadece güneşin doğuş ve batış saatlerinde demirlesin ki her gün ilk kez görüyormuşçasına yine yeniden tanık olalım o muhteşem anlara.
ve ben o anlarda tekrar ve tekrar aşık olayım sana.
büyük hayaller kuralım sevgilim.
çünkü ben şimdi öyle yaşıyorum
                                        doğu ekspresi, 24.12.2017
..
sayfayı özenle dörde katlayıp sana uzatıyorum. hemen açıp okumak istiyorsun. ellerini tutuyorum.
"şimdi değil" diyorum. neden diye ama ve yine çok güzel bakıyorsun.
"sonra, ben yokken okumanı istiyorum."
 merak ediyorsun ama itiraz da etmiyorsun. "peki" deyip kağıdı özenle katlayıp, kalbinin üzerine saklıyorsun. gülümsüyorsun. ben bir kez daha aşık oluyorum sana. üşüyen parmak uçlarım ısınıyor. dışarıda karlar eriyor. dereler çağlıyor. nehirler taşıyor. içim içime sığmıyor.
o sırada  telefonum çalıyor.
çalıyor. çalıyor. çalıyor. elim bir türlü telefona gitmiyor.
"açsana" diyorsun.
gözlerimi gözlerinden ayırmadan elimi koltuğa uzatıyorum. telefon yok. bakıyorum hiç bir yerde telefon yok ama sesi kompartımanda artarak yankılanıyor. dönüyorum. sen yoksun. tren yok. kar yok. pazar güneşi odamın penceresinden içeri süzülmeye çabalıyor. telefonum ısrarla çalıyor.
.
.
bill withers - ain't no sunshine
.
* tezer özlü

21.12.2017

bu gece

balkanlar yine yaptı yapacağını. son gelen dalgayla aşırı soğuduk. ellerimize eldiven. boynumuzda atkı. 
şimdi.
dışarda kuşlar, içerde mahpuslar üşürler.
oysa bir turgut uyar dizesi ne güzel olurdu.
neredeyse kar başlar. 
birini düşünür gibi oluruz. biliyorum.
.
dijital, kırmızı sıcaklık göstergeleri sıfırın üstünde ama ve lakin hissedilenler hep sıfırın altında. hırıltıyla çalışan minibüs kaloriferinin kendine faydası yok. yağmur, karla karışık ön cama vuruyor. fakat silecekler bu akşam suskun. sevdiğim hoyrat sesi çıkarmıyorlar. ilginçtir etrafta pek korna sesi de yok. sadece ve az önce bir yeniyol ücreti ödeyip arkama oturan bej mantolu, esmer kadını dinliyoruz telefonun bu tarafında. çünkü öte tarafa hakim değiliz. şoför dışında beş kişi. akşamın çiseleyen karanlığında hep birlikte üşüyoruz. kaloriferin hastalıklı sesi öksürüğümü ateşliyor. oysa bugün 21 aralık. en uzun geceymiş. zaten oldum olası karıştırırım bu gün dönümlerini. tıpkı eskihisar ile topçuları karıştırdığım gibi. yahut anneannemin film izlemeleri gibi. kim kimdir, necidir, neyin nesidir. sorarım her seferinde. ama işte iyi ki kapitalizm! 
ne mutlu tüketen ve tüketilenlere! 
heyhat.
onlar olmasaydı yine bilemeyecektim bu gün dönümünü. oysa şimdi nasıl mutlu. nasıl bin atlıyım. akınlardaki çocuk gibi. 
hem.
en uzun gecenin hatrına yüz liralık herze bugün elli liraymış. 
yersen. 
yüzde yetmişe varan indirimler bile varmış. 
niçin?
çünkü bu gece yılın en uzun gecesiymiş. bu geceye özel fırsatlar sunuyorlarmış. 75 lira indirim bir tık ötemizdeymiş bu en uzun gecede. hemen incelemeliymişiz. yoksa kaçmazmış bu imkanlar. tüketicinin dostuymuşlar. özünde hepsi çok iyi insanlarmış. fesat olan bizim kalbimizmiş. hem mühim olan paraymış. insanlık zaten ardından gelirmiş. ve ilk reklamı veren hep kazanırmış. 
.
oysa bu gece.
cama vuran her damlada.
ben seni hatırlarım*
.




19.12.2017

eksik bir şey var*

belki de mozaik kekin yanındaki sade kahve kadar basit olmalıydı hayat-ımız
dinlediğimiz müzik kadar naif
izlediğimiz film kadar gerçek
okuduğumuz kitap kadar altı çizilesi belki de
ama olmadı
hiç bir şey yapmadan yorulduk
sevmeden aşık olduk
içmeden sarhoş olduk
bilmeden ahkam kestik
okumadan yazdık
yürümeden koştuk
telaşlıydık çok
ve yetişecek bir yerlerimiz vardı hep
kendimizden başka 
.
* eksik bir şey var-ezginin günlüğü

17.12.2017

çünkü güneş batıyor

sevgili doktor dün yollamış. ben az önce gördüm.
etkilendim.
önce sesten,
sonra müzikten.
ve nihayet sözlerden.
burada dursun istedim. belki başkaları da sever.
kim bilir?
.


.
LP - lost on you (Türkçe Çeviri)

14.12.2017

sabah

hani olur ya bazen. durduk yere, aniden, spontane ve bazen en olmadık yerde histerisi tutar insanın. mesela kahve. mesala çikolata. mesela .... (mesela fill in the blanks canım okuyucu her şeyi bloggerdan bekleme) 
.
işe geç kalmışım. otobüs saatinde gelmemiş. dolmuşlar dolmuş. yağmur yok, ama taksi de yok. küfür, kıyamet iki durak yürüdüm. neyse bir araç buldum. bacaklarını W şeklinde açmış, oturmak için kalan tek yere iki kişilik oturmuş üniversite öğrencisini azarla karışık ikaz ettim. oplandı. oturdum. şoföre parayı uzattım. şoför bir gözü yolda, vitesten boşalan sağ eli arkada para üstünü uzattı. camdan baka baka geliyorum. yolun kenarındaki parkta, egzos enflasyonu içinde kimi tempolu yürüyen, kimi koşan insanları gördüm. semt pazarcılarının, telaşlı hallerini sonra. karanlıkta daha bir canlanan kırmızı stop lambalarını ve yeşil trafik ışıklarını da hatırlıyorum. etraf alacakaranlık kuşağı. insanlar uyku mahmuru. ben dahil. japonya hariç. şoför sigara içemediği için huzursuz. radyosundaki iç ve dış gündem kursağına kadar yoğun. benim canım acayip müzik istiyor. ama nasıl? fakat kim? öyle herhangi bir melodi veya sıradan bir kişi kesmezdi. 
sonra işte; elektrik tellerinde sıra sıra dizilmiş minik kuşları gördüm. 
evrekaydı. 
belki çağrışım dalında en kötü oskardı. 
ama ve lakin her daim kalbimin birincisiydi. 
o bir dani. o bir klein.
buzlu su içmiş sesine ve canına yandığım. 
tabi ki vaya con dios istiyordum. 
öyle böyle değil, hem çok istiyordum. 
telefonumdaki tüm vaya con diosları dinledim. 
kesmedi. 
kotadan yeme pahasına youtube’dan da dinledim. 
yetmedi. 
işe geldim, çaydan kahvaltıdan önce yine vaya dios. yine dani. 
şimdi yazarken; hâlâ ve ısrarla; vaya con diiiioooss.
.
.

9.12.2017

rize turist çayı

hürriyet, günlük-müstakil-siyasi bir sedat simavi gazetesi iken bizim için en işe yaramaz kısımları olan seri ilanlar sayfalarını iki kanat şeklinde açıp salonun ortasına sererdi. sonra da bakkaldan aldığı sarı paketteki rize turist çayı ile kırmızı paketteki tomurcuk çayını gazeteye döküp özenle karıştırırdı. saatçi titizliğinde, yirmi yirmi beş dakika uğraşırdı. neler geçerdi aklından bilinmez. annem kızardı. ama ses etmezdi. çayı çok severdi çünkü. günde on beş yirmi bardak içmeden uyuyamazdı. eve misafir geldiğinde de kendi elleriyle demlerdi çayı. hatta bir gün mahalle kahvesinde kahvecinin acil işi çıkıp bir saatliğine kahveyi o’na bıraktıktan sonra artık mahalleli o'ndan ister olmuştu çayı. "kahveciler kaynar suyu boca ederek haşlıyorlar çayı" derdi dost meclislerinde. çayı önce bir yıkamak lazımmış. hafif ıslatıp süzdükten sonra demlenmeliymiş. yine çayı doldurmadan önce bardakları sıcak sudan geçiriyormuş ki, çayın sıcaklığı ve tadı kaçmasınmış.
çayı anlattığı gibi böyle bir sürü hatırasını anlatmayı severdi. çok da güzel anlatırdı. evde konu komşuya, kahvede esnafa anlattığı anıları bitmezdi. insanlar ağzı açık o'nu dinlerdi. ben de dinlerdim. bir gün o'nun gibi anlatabilecek miyim diye hayaller bile kurardım.
.
sözle değil daha çok hareketleri ile öğretirdi. dostluğa, arkadaşlığa önem verirdi. bir pazar günü beşiktaş maçı için ali sami yen stadı önünde buluşacağımız iş arkadaşı ile bir araya gelemedik bir türlü. şimdiki gibi telefon yok. iletişim sıfır. dön dolaş bekle. arkadaşı yok. maç başladı yine yok. girmedik maça. yanlış yerlerde beklemişiz birbirimizi. o da girmemiş maça. mutlaka gelmiştir buralarda beni bekliyordur düşüncesiyle. aynısını o da düşündüğü için ne maça girdik, ne eve döndük. maçın sonlarına doğru nihayet rastlaştık. son 15 dakikayı izledik.  kızmadılar, darılmadılar birbirlerine. dostlukları daha önemliydi çünkü. şimdi hatırlamadığım şekilde şakalaştılar birbirleriyle. yüzleri gülüyordu. bir tek ben gülmüyordum. çünkü beşiktaş kazanamamıştı. maçtan sonra tabi ki çay içmeye gittik. bildiği çok iyi çay demleyen bir çay ocağı varmış. ermeni mezarlığının arka sokağında. ben oralet içerken onlar orada bir kez daha demlediler dostluklarını.
.
israfı sevmezdi. neşet ertaş'ı ve paylaşmayı severdi. artan ekmek parçalarını ıslatıp, balkondaki kuşlara verirdi. günde iki paket maltepe sigarası içerdi. annem bu yüzden çok kızardı.

"emzik gibi ağzından düşürmüyorsun. bir gün öldürecek şu zıkkım seni" derdi.

kızmazdı. ama kendince itiraz ederdi.

"bırak hanım allah'ını seversen. şu üç günlük dünyada, üç paralık keyfimiz var. onu da burnumuzdan getirme" derdi gülerek

zekiydi, çalışkandı ama çok ileri görüşlü bir kadın değildi annem. daha çok günlük düşünürdü. yarına yarın olunca bakarız derdi. ama haklı çıktı. doktorlara göre her gün iki paket devirdiği sigara yüzünden, dayıma göre ise kaderden öldü babam.

şimdi. salonun ortasında, halının üzerine dünya gazetesini açtım. üzerine önce sarı paketteki çayı boşalttım. sonra da kırmızı pakettekini. özenle karıştırıyorum.
.
.
neşet ertaş - gönül dağı

5.12.2017

karla karışık

yarın yağmur karla karışacakmış. öyle diyor haber bültenleri. saat daha erken ama kuşları gözlüyorum şimdi. hava iyice soğudu. üzülüyorum onlar için. kendim içinde üzülüyorum. galiba ve aslında daha çok kendim için üzülüyorum. şu karşı binada oturan kadın bana geçmişimi hatırlatıyor. yapmış olduğum yanlışlarımın kefareti gibi duruyor sanki. günde en az bir kez görüyorum o’nu. bazen çocuklarıyla bazen de yalnız başına arabasına binip gidiyor. ilahi adalet denen bir şey var. buna gönülden inanıyorum artık ve aylardır.
.
burada çalışmaya başladığımdan beri çok fazla çay kahve tüketmeye başladım. bugün misal; iki kupa nescafe, dokuz bardak çay içtim. az önce bir çay daha söyledim. radyoda vaya con dios çalıyor. ne vakit vaya con dios duysam geçmişimi özlüyorum. babam geliyor aklıma. eski evimiz. hafız, fiko, cağaloğlu yokuşu sonra..
.
bugün bir şarkının altına yazılan yorum gülümsetti beni. hayır, komik olduğu için değil içindeki masumiyeti, saflığı sevdiğim için gülümsedim daha çok. “emekli olunca kahvehane açacağım ve içinde sadece ömer faruk müzikleri çalacağım” diyordu genç arkadaşım. ben emekli olunca ne yapacağım hiç bir fikrim yok oysa.
.
yazları değil de kışları daha çok gitmek istiyorum. beni boğan bu şehri, işi, gücü, sabah erken kalkmaları, akşam geç yatmaları, gürültü ve kalabalığı terkedip gitmek. sessiz ve sakin bir yer diyorum. deniz kenarında mesela. rüyalarımda böyle yerlerden dönüyorum dizlerim kan içinde. hep aynı filmlere ağlıyorum. ellerimi yazarak ısıtmaya çalışıyorum. ve bir gün belki diyerek umut ediyorum.
.
radyoda vaya con dios’tan sonra madonna ve tom waits sırasıyla. ve şimdi de haberler. yarın diyor, karla karışık yağmur varmış istanbul’da.
.

ney zen

ney dinler misin? sen de b12. ben diyeyim güneş” dedi. akla ve ruha iyi geliyormuş. zihni açarmış. hem yazma serüvenime de katkısı olurmuş.
.
normalde biraz inat, çokça titiz biriyimdir. her söyleneni hemen yapmam. önünü, ardını hesap etmeden, kolay-zor ayırmadan kafama yatmayan hiç bir işe girmem, hiç bir şeyi yapmam. ama bu sabah hiç düşünmeden, ofise girer girmez youtube’da ney dinletilerini açtım. öğlen oldu hala dinliyorum. bir yandan da çalakalem, geceden başlayıp devam eden yağmur gibi aralıksız yazdım. dört yıl önceki gibi değilim. bu kez daha kararlıyım. iki hikaye toparlayıp göndereceğim yarışmaya. kazanmak önemli değil demeyeceğim. lakin asıl önemli olan yıllardır kendi kendimi oyaladığım bu yazı serüveninin bir yere, bir duruma evriliyor olup olmadığını görmek.. belki diyorum bu yarışma dalgasına ayırdığım on-on iki tane öyküyü bir kitap haline getirmek ileride.
sonra...
sonrasını düşünmedim.
.
ama şimdi bu notu buraya bırakıp ney dinlemeye gidiyorum.

aralık 5, 2017 istanbul
sağanak yağmurlu.


.




3.12.2017

sene 1945 onlar da hep insandılar*

az sonra başıma geleceklerin bilinciyle önce telefonumdaki onsekiz şarkılık sezen listesini açtım. peşinden başımı geriye doğru, sırtımı verdiğim kırmızı duvara yasladım. güneşin yüzümün her yerini kavradığından emin olduktan sonra da gözlerimi kapadım..
.
yolculuğun başlaması an meselesiydi. ama yolcuğun yeri ve yönü hakkında hiç bir fikrim yoktu. mahalle hatta şehir her zamankinin aksine, şaşılacak kadar sessizdi. yalnızca, komşularımın hiç bir vakit vazgeçmedikleri pazar ritüellerinden kızartma kokusu. hissedilir derecede savrulmuştu ortalığa. cılız bir iki çocuk sesini ve karşı otelin gece gündüz çalışan havalandırmasının uğultusunu saymazsak bir terkedilmişlik havası hakimdi sokağa.
.
asfalt yerine, birbirine benzemeyen şekilsiz, mavi,beyaz taşlarla döşenmiş eğimli yolda çift kale maç yapan çocukları görüyorum. içlerinden bir tanesi benim. hararetle kırmızı, plastik bir topun peşinde bir aşağı, bir yukarı koşturuyoruz. sesimiz, ensesine koyduğu bir sopa yardımıyla iki omzundan aşağıya sarkıttığı, yuvarlak tepsilerdeki yoğurtları satmaya çalışan çıngıraklı yoğurtçuyu bastırıyor. sesinin yetmediği yerde elindeki çıngırağı sallıyor. peşinden bazı hecelere basarak, bazı harfleri de uzatarak “yoğurtçieeee, haydeeee yoğurtttttt” diye bağırarak yokuş yukarı gidiyor. aşağıdan, çarşı iznine çıkan, baştan aşağı koyu yeşil elbiseli askerler dörderli, beşerli gruplar halinde geliyorlar. topu bırakıp askerlere yaltaklanıyoruz. kimimiz sağ elini, kimimiz sol elini avuç içi yere gelecek şekilde alnımıza koyarak sayısız kez ; 
“asker abi merhaba, asker abi merhaba” diyoruz birer papağan gibi.
askerlerin kimi bizi iplemiyor, kimi sadece gülerek geçiyor. ancak bir iki tanesi bizi ciddiye alıp esaslı bir asker selamı verdikten sonra karadut sokağının aşılmaz gibi gözüken rampasına tırmanıp gözden kayboluyorlar. aynı askerler bu kez ertesi sabah, erken saatlerde beyaz fanila ve koyu yeşil pantolonları ile “yaylalar yaylalar” diyerek dünden daha kalabalık ve belli bir düzende üstelik koşarak geçiyorlar sokağımızdan. askerlerden sonra aralıksız süren bir havlama ve peşinden "anneeeeee" diye bağıran bir çocuk sesi. okula giden aşağı mahalle çocuğu kenan bu. annem elinde bir bardak suyla yanına gidiyor. 
“korkmuşsundur evladım. al bir yudum iç” diyor.
kenan’ın suyu içip içmediğini göremiyorum. biraz sonra kenan’ın, ondan önce de askerlerin gittiği yoldan yaklaşık yirmi dakika süren okul yolculuğuna çıkıyoruz hafız ve fiko ile birlikte. okul dönüşü çantayı fırlatıp kol ve bacakları ikişer beyaz şeritli, lacivert eşofman takımlarıyla sokağa koşuyoruz. ender abilerin erik ve elma ağaçlarını kale olarak kullandığımız yol kenarındaki şekilsiz bahçesine giriyoruz. hafız,fiko ve ben hazırız. muzo ve yadik de geliyor. sırayla kaleye geçiyoruz. ender abi’nin çektiği şutları kurtarışımıza göre puan alıyoruz. gol yiyen sıradakiyle değişiyor. sol tarafıma gelen ilk şutu artistik bir atlayışla kurtarıyorum. 
“bravo diyor ender abi 3 puan.”
benden önce kaleye geçen muzo; 
“ama abi aynı kurtarışa bana 2 puan verdin” diye itiraz ediyor. tam o anda zayıf olan sağıma gelen top gol oluyor. hışımla muzo'ya bakıp kaleyi fiko’ya teslim ediyorum. karnım acıkıyor. anneme gidiyorum. annem daha domatesi ikiye ayırırken müthiş güzel bir koku yayılıyor mutfağa. bu kokuyu seviyorum. yarım domateslerimi ve ekmeğimi alıp bahçe duvarına oturuyorum. liseye giden hatta onlardan da büyük afili abilerin yolun iki kenarına çektikleri kırmızı çamaşır ipiyle oluşturdukları voleybol sahasındaki maçlarını izliyorum heyecanla. bir yandan da belki adam eksilirse beni de çağırırlar diye umut ediyorum. küçük olduğumuz için bizi aralarına almıyorlar. ancak adam eksikliğinde, o da en arkaya fasulyeden koyuyorlar. domates kokusuna ağır bir kızartma kokusu karışıyor. o da güzel kokuyor. biber kızartması. sonra derinlerden bir ses. aliiii, aliiii. heyecanlanıyorum. mustafa abi yoksa voleybola mı çağırıyor beni? ama sesi niye bu kadar ince. hem bana niye ali diyor?
.
alii, aliii pas versene oğlum.
gözlerimi açtım. güneş gitmiş. biber kızartması olağanca ağırlığı ile duruyordu.
alt sokağın çocukları top oynamaya çıkmışlar.
sezen, aynalar’ı söylüyordu.
.
sezen aksu - aynalar

2.12.2017

mutluluk sadece 8 harf

ne diyebilirim ki şimdi sevgilim
şehrin en sessiz yerinde
yüzümde şefkatli bir aralık güneşi
aklımda tertemiz hayalin
ruhumda dinmeyen bir müzik
inanmayacaksın ama mutluyum
hem ne çok
yokluğunda necip fazıl’ı kıskandıracak kadar
.
oi va voi - ladino song