29.11.2017

merak

sabahtan beri ince ince, bazı hızlanarak, bazı çiseleyerek yağan keyifli bir yağmur var burada. sonra oradan oraya koşturan kuşlar. çok mutlu görünüyorlar. ya da bana öyle geliyor. bilemiyorum. sanki benim dışımda herkes mutlu gibi. peki ya sen?
sen nasılsın? görüşmeyeli.
.
melody gardot - if ı tell you

24.11.2017

yarın gidip bir sardunya alayım kendime

akşamın alacasında ezbere bir hüzünle gidiyoruz.
dışarının soğuğu ve içerinin sıcağı.
buğulanan camdan gözükmüyor hiç bir yer. hiç bir şey.
ama ellerim yine. düşüncelerimden daha soğuk.
oysa hayatım bu aralar karanlıkta el yordamıyla aranılan bir eşya gibi. 
belli belirsiz. bir var, bir yok.
kuytusuna sığındığım sözcükler. bazen çok uzun bir hayal kırıklığı.
sessiz bir çığlık gibi. onlara inancımı yitirmem an meselesi.
galiba ihtiyacımız olan şey uzun bir yolculuk, sevgili anna.
bir ucu marakeş’e dokunan.
bazen de tuhaf şeyler takılıyor aklıma. 
mesela benim niye hiç bitkim, bir çiçeğim yok yetiştirdiğim?
hatırladığım ilk ve tek bitki. pamuklara sarmaladığım fasulye.
ilkokul iki miydi yoksa üç mü? 
annemin vita tenekelerindeki çiçekleri bir de. 
bir çiçeğe su vermek nasıl bir duygu anne?
yine mesela.
burada, elektrik direklerini değiştirdiler. teller artık yerin altında. ama kuşları kimse düşünmüyor. nereye konacaklar şimdi?
en iyisi yarın gidip bir sardunya alayım kendime.
.
lhasa - la maree haute

19.11.2017

bir pazar hayâli

bahariye’de saat on bir gibi güneş alan tek yerin sahibi. çayım yok diye önce beni sonra da kıvırcık saçlı bir hanımefendiyi eli boş gönderdi. esnafımız işi bilmiyor sevgili viktor. hem de hiç bilmiyor. pes etmedim ama. bir kaç adım uzaklaşıp bahariye’nin moda’ya uzanan boynuna şöyle bir bakıp geri döndüm.

 “kahvede mi yok” dedim bizim tembel esnafa.


türk kahvesi var beyim” dedi.


ne duruyorsun o vakit bir az şekerli” dedim.

babamdan miras girişkenlikle “bahariye’nin tek ve en güzel güneş alan yerindesin çayım yok diyorsun” diye muhabbete daldım. hayır, gönlüm ne kahve, ne de muhabbet istiyordu. sadece güneş. ilelebet güneş. daha önce söylemiştim. şimdi burada tekrar etmekte beis görmüyorum. üstad affetsin ama mutluluğun kahvaltıyla değil güneşle hem doğrudan hem dolaylı ama mutlak bir ilişkisi var.



şimdi işte sarı bir tramvay geçerken önümden güneşe doğru acemice bir sigara yaktım. acemice çünkü bu, yüz elli iki gün sonra ilk sigaram. bundan sonrasını ne zaman yakarım bilmem. çok sevdiğim için değil. bana güzel anılarımı hatırlattığı için içiyorum. bazen de bu muhteşem güneşin hatırına. ve çayın. ve kelimelerin. ve tabi ki müziğin.

esnafa döndüm.
esnafın çayı olmaz mı hiç? böyle böyle kaçırıyorsun müşterileri” dedim.
güldü. abi dedi (benden en az üç yaş büyük olduğu halde) tazelemem gerekti o yüzden çay yok dedim
ısrar ettim.
yedek demlik bulunduracaksın” dedim.
ses etmedi. nazikçe güldü yine.

ben bu olanları yazarken kahvemi getirdi. afiyet olsun deyip yanımdan ayrıldığı vakit bir fırtına koptu! ayak seslerinin moda’dan duyulduğuna dair bahse gireceğim çok hoş kokulu, kırmızı montlu kumral bir kadın geçti yanımdan. dikkatim dağıldı. ama ne dağılmak! sigarayı, yazmayı, kahveyi hatta dünyayı bıraktım. o andan itibaren dünyam bu gizemli kadın olmuştu. ne yazık ki yüzünü göremedim. hayal etmek zorunda kaldım. ki bu daha çok hoşuma gitti.

bir yetmiş boylarındaydı. atletik bir yapısı vardı. sporcu olabilirdi. en azından lise yahut üniversitede mutlaka sporla ilgilenmiş olmalıydı. köşeyi dönüp gözden kaybolana dek hakkındaki fiziksel ve ruhsal tüm tahlil ve tahminlerimi tamamlamıştım. misal sağ yanağında doğuştan kalma -ki o’na ayrı bir hava katan- küçük bir ben vardı. belli belirsiz bir iki de gamzesi. yine doğuştan olduğunu tahmin ettiğim, her kadının sahip olmak isteyeceği türden, hokka gibi diye tabir edilen çok güzel bir burna sahipti. yeşil gözleri, biraz kederli ama hâlâ aşka olan inancını yitirmemiş şekilde ümitvar bakıyordu. kumral saçları ne uzun, ne de kısa denilebilecek boyda, ensesinin biraz aşağısında omzunun az üstündeydi. ama ve sanki üzüntüden saçlarını kestiren tüm kadınlar gibi onunki de yeni kısaltılmış gibiydi. topuk seslerini tüm kadıköy’e  hatta dünyaya duyurmasının nedeni de bu kederli hali olabilirdi. o köşeyi döndüğünde sigaram kendi kendisini tüketmiş, güneş bulutların arasına girmiş ve kahvem soğumuştu. ama bu yolculuğa değerdi. bir yandan da düşünüyordum. oturduğumdan beri onlarca güzel kadın gelip geçmişti önümden. hatta bir kaçı ile göz göze gelmiş. karşılıklı gülümsediğimiz biri bile olmuştu. lakin bu kadındaki efsun hiç birinde yoktu. eskiden olsa amerikan filmlerindeki sahnelere özenti bir hareketle masaya bir miktar para bırakıp tıpkı bay c. gibi peşinden giderdim. ama bu kez sadece bu büyülü kadının hayalini kovaladım. 
yosun yeşili gözleri, gamzeli gülüşleri, kestane rengi saçları, kendinden emin, o asil yürüyüşüyle bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. ya o baş döndüren kokusuna ne demeliydi? zaten kadıköy'ü teyakkuza geçiren ayak sesleri ve o öz güvenli yürüyüşünden ziyade dünyamı ters çeviren o kokuya teslim olmuştum ilk önce. sanki görünmez bir trenin içinde seyahat ediyordum. içinde bulunduğum bu tren daha önce hiç görmediğim engin denizlerden, devasa köprülerden ve yemyeşil ovalardan olanca hızıyla geçiyor bu bende sevinçle karışık manasız bir hüzün oluşturuyordu. kulağımda daha önce hiç dinlemediğim bir müzik eşliğinde ruhum adeta bir alçalıp bir yükseliyordu.

tam o sırada dışarıdan bir ses abi dedi.
abi diye tekrarladı. kafamı kaldırdım. bizim tembel esnaf.
çayım taze. ister misin?

uyku sersemliğine benzer bir şaşkınlıkla bir esnafa, bir bulutların arasına saklanan güneşe, bir de efsunlu kadının gittiği yöne baktım. sessizce başımı iki yana salladım. aceleyle masanın üzerine bir miktar para bırakarak hayalimin peşinden koşmaya başladım.
.


16.11.2017

kendime ve orta dünya’ya notlar

sony walkmanlerimizde kitaro dinlediğimiz günler ne güzeldi?

herkes mindhunter diyor ama the night of müthiş bir dizi. müthiş. “lostçular” final görsün!

her kış bir tanpınar romanı okumak istiyorum. bu kışın kitabı; huzur.

hayatımda ilk kez stefan zweig okuyorum. bu zweig’in değil benim ayıbım elbet. şimdilik üç kitapla başladım. gerisi gelecek. gelmeli..

uzun, ama çok uzun mektup yazasım var. bu sefer kuşlar kesin kıskanacak.

ölmeden bir okyanus göresim var. bu artık hint okyanusu mu olur yoksa büyük okyanus mu olur bilemem. onu kaderim belirleyecek.

anneyle çay içip sohbet etmek. en az onunla didişmek kadar güzel.

babaya özlem. tarifi zor. hani kar yağmıştır. soğuktur. ama elleri buz kesercesine. öyle deli bir soğuk. sonra sıcak bir yere girersin. ellerin ısınmaya başladıkça acı acı sızlar ya. işte öyle bir şey.


15.11.2017

insanias multas in libro

pessoa’nın huzursuz kitabını* tembelliğimden okumadığımı düşünürdüm hep. oysa bu pazar yeniden okumaya başladığımda anladım ki; o ruh haline, o karmaşaya girmekten korktuğum için okumamışım bunca zamandır. sonra kitabı ilk aldığımı söylediğimde -ki bundan yaklaşık dört yıl önce- sevgili doktorun sözleri geldi hatırıma.

 “dikkat et mithad efendi. çok fazla kaptırma kendini. çok fazla okuma. azar azar oku” demişti soğuk bir kasım akşamı. 

belki de bilinçatımda bu sözler yer etmişti. bilemiyorum. lakin bu okumadan çıkardığım başka bir anlam daha oldu. ben istesem de istemesemde bizatihi o ortamda yaşıyorum zaten. sabah dokuz. akşam altı. tıpkı soares gibi. muhasebecilik, sonsuza dek benim kaderim. iki kanatlı, kocaman iki camın arkasından küçük dünyamı izliyorum çoğunlukla. hayaller ve çeşitli düşünceler içinde akşamı zor ediyorum. işle ilgili basit hesaplar yapıyorum bazen. dönem dönem işler yoğunlaşınca pencereyi ve dünyayı unutuyorum. ama çok az oluyor bu. gün boyu, üç yol ağızlı sokağı inceliyorum daha çok. ismini ve türünü bilmediğim ağacın yapraklarının renk değiştirmesini. tek tük geçen insanları ve arabaları. sonra sokağın arsız, serseri, birazcık güneş görünce asfalta yayılıp yatan tembel köpeklerini izliyorum. ama en çok akşamüstü yer değiştiren kuşlar ilgimin odağı oluyorlar. burada delirmememi sağlıyorlar. özgürlükleri çünkü bana umut oluyorlar her seferinde. 
her akşam, hep aynı saatlerde geliyorlar. kafileler halinde, telaşla kanat çırpmalarını, birbirlerine çarpmadan, bazen simetrik uçuşlarını kıvançla izliyorum. aynı zamanda bir çocuğun heyecanı ile her seferinde sanki onları ilk kez görüyormuşum gibi, anlatılması olanaksız bir sevinç içinde kalıyorum. 
bazen onları niye bu kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. net bir cevap bulamıyorum. belki diyorum hayal kurmama yardımcı oldukları içindir. çünkü ne vakit başımı göğe kaldırsam ve bir kuş görsem. hep bir hayal düşüyor aklıma. kendimi bildim bileli hiç dinmeyen uzaklara gitme isteğ meselai. bazen kapkara, yılan gibi upuzun bir trenle gidiyorum. dağları, ovaları, gölleri ve nehirleri aşarak karların ve yağmurların içinden geçip güneşe uzanır gibi. belki biraz yorgun ama huzurlu, hiç dinmeyen bir seyahat yapıyorum. bazen bir geminin burnunda, rüzgara ve hırçın dalgalara meydan okuyarak dünyanın bütün önemli boğazlarını geçiyorum. bazen de bir kuşun kanadında, tüm kafile ile birlikte bulutların ve mevsimlerin içinden geçip kışları afrikaya, ilkbaharda kuzeye uçuyorum.

ama ve lakin kısa sürede sert düşüşler yaşıyorum. iki pencerelik dünyama dönüş yapıyorum. yıllardır olagelen şeyleri şimdi olmuş gibi yeni farkediyorum. 
misal sabahları hep zamanında, tam dokuzda işimin başında oldum. ne beş dakika erken, ne de geç. hep onikiotuzda yemeğe indim. ve hep onsekizde bıraktım işi. dört buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun! 
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. ama ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır, öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.

işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen, hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta. ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.

soares ya da pessoa, “yaşam öykülerini yazabilenlere gıpta ediyorum” diyordu. ve ekliyordu; “ben olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum”

oysa ben iyi bir anlatıcı olamadığım, anlatamadığım için yazıyordum daha çok. sanırım bir de unutulmamak için yazıyorum. belki bir iz bırakmak için. bu dünyadan bir mithad selim geçti desinler diye belki de. ama iyi ki yazıyorum. acılarımı çünkü bir tek yazarken sevebiliyorum. hayallerimi keza öyle. yazarken yaşıyorum. ve sadece yazarken anlıyorum kendimi. belki de bu yüzden anlaşılmak gibi bir kaygım yok yazmaya başladığımdan beri. çünkü ben aslında ve sadece yazarken yaşıyorum.
.
bir de kuşları çok kıskanıyorum..
.
.
*huzursuzluğun kitabı - fernando pessoa
.

14.11.2017

14 kasım

bazen düşünüyorum da insanoğlu için tek bir seçeneğe mahkum olmak mı daha kötü yoksa hiç bir seçeneğe sahip olmamak mı?

mahallenin daha doğrusu civarın tek kahvesi. ya da sosyetik adıyla cafesi. bakımsızlıktan ve ilgisizlikten el değiştirdi geçen ay. korkarım aynı kaderi bu da paylaşacak. tıpkı bir öncekinde olduğu gibi bunda da ilk zamanlar ilgi ve hürmet zirvede. hoşgeldiniz efendimler, kahvenin yanında ucuz lokumlar, sahte gülümsemeler falan.
hangisi önce başlıyor farkedemiyorum. ilgisizlik mi yoksa kesat giden işler ve müşteri kaybı mı?
birbirini tetikledikleri muhakkak. 
ama ve lakin bu varoş cafenin değişmeyen ve benim de vazgeçmediğim tek güzel yanı muazzam güneş açısı. ruha ve bedene tam oturan güneşi. ellerimi ısıtan, yazma iştahımı artıran sıcaklığı.
.
bir sürü olumsuzluğuna rağmen sırf güneşinin hatırına yemeği yer yemez varoş cafeye adımladım. hem belki bir şeyler yazardım eski günlerde olduğu gibi. hiç bir şey yazamazsam, bugünlerde zor bulunası güneşin tadını çıkarıp sevdiğim şarkıları dinlerdim. 
terkedilmiş şehri andıran bu kimsesiz, sessiz mahallenin sokaklarında yürürken bunları düşündüm. başka şeylerde düşündüm. mesela seni. en çok seni.
bilmiyorsun.
.
bazen de diyorum ki; sadece iki seçeneğinin olması, griye yer olmaması insan hayatında çok büyük bir yük. çok..
.



12.11.2017

beş vakit - 16

sabah:
caddenin girişindeki ilk dükkana girip “gözlük askısı var mı” diye sordum.
tezgahtar kız anlamadı. soran gözlerle başını kaldırdı. açıklama yapma ihtiyacı hissettim. “hani dedim gözlük düşmesin diye boynumuza asıyoruz ya.”  tezgahtar kız, bu kez dudağını büzüştürdü. gözleriyle, sessizce sordu. yine anlamadım?
hemen akabinde de arkasındaki müdürü ya da patronu olduğunu düşündüğüm sakallı adama döndü. sakallı işinin ehliydi. tezgahtar kızı rencide etmeden, müşterisini taltif ederek ve sol avucunun içiyle yerlerini de göstererek; “beyfendi, gözlük ipi istiyor şule hanım” dedi. yılanı deliğinden çıkaracak bir ses tonu ile.şule hanım, sakallı’nın gösterdiği yerden kahverengi ile bordo karışımı gözlüğüm için siyah bir ip getirdi. gözlüğe taktı. ezberlenmiş meslek ritüeliyle, “nasıl” diye sordu.
 “
fena değil” dedim.
ücretini ödedikten sonra aklıma geldi.
 “peki bu ipin kahverengisi yok mu?” diye sordum. 
şule hanım, solundaki ayakkabı bağcıklarına benzer gözlük iplerine umutsuzca bakıp bir iki karıştırdı. “maalesef yok” dedi. sakallı abi arkada birleşmiş milletler gücü gibi teyakkuzdaydı yine. 
incelerinden istediğiniz renk var ama bu gözlükte hoş olmaz. rahatsız eder sizi” dedi. ikna olmadığım halde ikna olmuş gibi göründüm. teşekkür edip ayrıldım dükkandan.
.
öğle:
aynı cadde üzerine sıralanmış üç berberden yeni açılana sırf boş olduğu için girdim. berberde sıra beklemeyi sevmem. lüzumundan fazla ilgiyi ve boş konuşmaları da sevmiyorum. her şey olağan seyrinde olmalıydı. ne eksik, ne fazla. sırf bu sebepten mahalleye taşındığımdan beri değiştirdiğim dördüncü berber.
ilki, çok ve boş konuşuyordu. allah için içlerinde en ustası, eli en pratik olanı oydu.

ikincisinin hem eli çok ağırdı, hem de muhabbeti. fenerbahçe aşağı, aykut kocaman yukarı. resmen şiştim. yazlık traş için girmiştim. traş bittiğinde mevsim güzü bırakıp kışa girmeye hazırlanıyordu. öyle bir ağırlık. bir de patronu gereksiz bir adamdı. doğrusu, en çok o’na kızdım. iş arayan suriye’li bir berbere “sen berber misin” diye sorması vardı ki o’nun kibrinden, kendi insanlığımdan utandım. gitmedim bir daha.

üçüncüsü pek konuşkan değildi. ama o'nun da eli çok ağırdı. 40 dakika benden önceki müşteriyi, 30 dakika kendi traşımı bekledim. oysa yetmiş dakika şu kısacık ömürde çok ama çok önemli. dolayısı ile üçüncüyü de eledim.

şimdi işte; dördüncü ve yepyeni bir berber. fakat o da girişte, gereksiz iltifatlarla, ağdalı sözlerle daha makas vurmadan eledi kendini..
ikindi :
traşı olup bir kaç öte beri aldıktan sonra eve dönerken güneş kanıma girer gibi oldu. kadıköy’e inip alnını güneşe dayayan bir cafede çay, kahve eşliğinde öylece oturmak. belki bir iki satır bir şeyler karalamak. bunu yapmayı çok istedim. lakin önce tembelliğim sonra yorgunluğum galip geldi. ‘köşeyi dönsem ölüm, düz gitsem hayat ikilemindeydim’ üçüncü seçeneği denedim. merdivenleri çıkıp eve girdim.
.
akşam :
televizyon açık, kendi kendine bir şeyler çalıyordu. kafka’nın felice’ye yazdıklarını okuyordum. sonra sezen’in vazgeçtim şarkısının o insan ruhunu, delik deşik eden ezgisi girdi odamdan içeriye. inceden, aniden ama çok derinden. kağıt kesiği gibi. bir dalgıç nasıl vurgun yiyorsa öyle. her şeyi bir kenara itip dün geceye götürdü beni. oradan uzaklara. çok uzaklara..
.
yatsı:
belki diyorum seni hiç görmedim. tanımadım. belki ömrümce de görmeyeceğim. ama dün gece. dokunuşundaki sıcaklığı, gözlerindeki sevgiyi, dudağındaki şehveti, ellerindeki şefkati, boynundaki huzuru tanıdım. ben diyorum; belki seni hiç bilmedim. sesinin rengini hiç tanımadım. oysa çok az kalmıştı. sabaha karşı beş gibi. lanet balkonun kapısı rüzgardan açılmasaydı. uyandırmasaydı beni.

10.11.2017

egzersiz

neredeyse her sabah görüyorum onları. işe giden yolumun üzerinde. semt parkının içinde. egzersiz aletlerinin üzerinde. ama her gün. kol ve bacaklarını sallıyorlar düzensiz tekrarlarla. ben onlar gibi olmayacağım diyorum. her seferinde. elli üstü, altmış yaş altı emekli abiler. sarıya boyalı demirler üzerinde. eller havaya, bacaklar ileriye. çok fazla konuşmuyorlar. sanırsın, olimpiyatlara hazırlanıyorlar. öyle ciddiler. konuştuklarında da konu sezen’in şarkılarından farksız. kimi takmış hükümete. kimi fenerden şikayetçi. sabahın köründe artık temizlik bahanesine karıları mı kovuyor evden. yoksa emekli oldukları günden beri bir türlü tutmayan uykuları mı buna sebep?
bilmiyorum. ama kentsel beton dönüşümleri ve egsoz dumanları arasında spor bahanesine ölümü beklemek diyorum. delilik!
.

3.11.2017

17. mektup

bu kış. saat dört gibi kuşlar geliyor. beşte üşümeye başlıyorum. ellerim en çok. bazen ayaklarım. beş senedir alıştım artık. hani doğrusu bu ya; garip bir haz da alıyorum bu durumdan. yazmak için bahanem oluyor hem. kuşlar ve kış soğuğu. yanına müziği de katık edince dünyalar benim oluyor. misal no blues diye bir grup keşfettim. bir haftadır onları dinliyorum. bıkana kadar da dinlerim artık.
.
kuşları izlemekten kalan boş zamanlarımda emeklilik hayalleri kuruyorum. bir prefabrik alıp köyüme gideceğim diyorum. rahmetliden kalma tarlaya, göle karşı dikeceğim. etrafa da domates, biber, soğan. ne tutarsa artık. protein için üç beş de tavuk. böyle küçük, sıradan hayaller. ama yetmiyor. kadim dostlarıma da anlatıyorum. hem anlatırsam, birilerini de ortak edersem diyorum hayalime. gerçekleşme şansı artar. batıl bir inanç belki. ama inanıyorum. dün mesela hafız'a anlattım uzun uzadıya. bu akşam da şeko’ya. yaklaşık bir aydır aramayınca merak etmişler. bir gün arayla aradılar. ‘sizi denemek için aramadım ibneler’ dedim. güldüler. hayattan, metropol bulantısından ve biraz da beşiktaş'tan bahsetttik. en kısa zamanda yüz yüze görüşmek için sözleştik...
.

bir hayalim daha var. ama bak bunu kimseye anlatmadım. yalnız sana. yalnız senin için. içinde, kimsenin bilmediği yahut az duyduğu çok çeşitli şarkıların çaldığı bir cafe. küçük, mütevazı bir yer diyorum. elbet uzaktan da olsa bir ucu deniz ya da göl görmeli. yeri mühim değil. kuzey ege'de olur. zonguldak'ta. ama her daim güneş alsın. yaz ve kış. hem ilk, hemi sonbahar. yağmur da yağsın. içeride gelişigüzel serilmiş 4 masa olsun mesela. fazla değil. dört yeter. bilemedin beş masa. hem 4 benim uğurlu sayım. biliyorsun. amaç da zaten para kazanmak değil. hoş bir seda bırakmak. kalan ömrümüzü neşe ve mutluluk baloncukları içinde tamamlamak. sonra duvarlarda bir iki beşiktaş posteri olur. sen sevdiğin artistlerden, filmlerden bir kaç resim asarsın. kalanı da gelip geçen ve eli kalem tutanların içinden gelen iki satırı yazacağı masmavi 4 duvar. mavi çünkü. mutluluğun ve umudun rengi bana sorarsan. ha sen mavi huyum değil dersen yarısı mavi olur. yarısı senin istediğin renk. ama ne olursa olsun mutluluğumuzun bir resmi mutlaka olsun. yanında da bir nazım şiiri..
.
no blues - black cadillac

2.11.2017

herkes gider mi? *

böyle soğuk kış akşamlarında diyorum. sıcak bir otobüs, bir de müzik bulunca babamı özlüyorum. üzerine maltepe sigarası sinmiş mavi montu geliyor gözümün önüne. soğuk bir pazar günü gittiğimiz ilk beşiktaş maçı sonra. üniversite okumam için beni ankara ayazına teslim edişi. vedalaşmamız. 
üzüldüğünü belli etmemeye çalışarak nasihat etmesi. nedenini hâlâ bilmediğim ama hafızamda en güzel anımız olarak bellediğim vapur seyahati. kadıköy’e yanaşırken gecenin siyahında parıldayan haydarpaşa silüeti. içimden tarifsiz bir mutluluğun aktığı o soğuk akşam. galiba cumaydı. 
böyle serin akşamlarda diyorum. 
soğuktan değil de bazen hüzünden titriyor insan.