30 Temmuz 2017 Pazar

12.mektup

silinip silinip yazılan. bir türlü başlanılamayan mektuplardan biri daha. başlamak mühimdir oysa. bilirsin. lakin bizim bir türlü başlatamadığımız. halbuki dağların ve denizlerin hatta o denizlere dökülen tüm nehirlerin bildiği sevdamız. içten içe yaşadığımız. fakat kimseyle, kendimizle bile paylaşmadığımız. bana bu satırları yazdıran. sonra sildiren. sonra yine yazdıran. sonra...
.
ilhami algör'ün fakat müzeyyen bu derin bir tutku'da sadri alışık'a yapıştırdığı ruh hallerim. gel-gitlerim. 
özlemlerim. 
.
hani demem o ki; kimi insanların yalnız gamzeli gülüşleri özlenir. kiminin vakur duruşları. bazılarının hiç bir şey yapmasalar da sadece varlıkları. kimilerinin ise sessiz bakışları. bir şey anlatırken ki heyecanı, mimikleri bazılarının. ya da huysuzluğu bazen. geç kalışları. erken gelişleri. otuz metre öteden gülüşleri. kızgınlıkları bazen. şefkati. dostluğu. yüreği. insanlığı. dürüstlüğü. gözyaşları bazen. 
ben mesela tüm bunların hepsini özlüyorum sende. sonra işte kaleme ve kağıda sarılıyorum. 
.

25 Temmuz 2017 Salı

akşamüstü

biraz zarifoğlu okudum. biraz sevdiğim eski yazılarımı. telaşla, batıya kanat çırpan kuşların tutkusunu kıskandım. yaşar'ın son şarkısını dinledim oniki kez. belki de on üç. bulutların arasında dinlenen güneşin sıcaklığını hayal ettim. annem geldi aklıma. iyileşmesi için dua ettim yukarıya bakarak. kafileler halinde yol alan bulutlara bir turgut uyar dizesi hediye ettim. apartman aralarından seken çocuk seslerini ve çocukluğumu düşündüm sonra. arada, ilaç gibi esen rüzgara şükrettim. babamı özledim. zamanı unutmaya çalıştım. bilakis kendimi. geçmişimi. ve dahi geleceğimi. direndim. çok direndim. direnmeye çalıştım en azından. sözlüye kalkmaktan nefret eden lise talebesi misali. oralı olmamaya çalıştım. sözcüklerimin ve düşüncelerimin kendime uzanmaması için. olumsuzluk ve mutsuzluk çukuruna tekrar ve tekrar düşmemek için. ortada kuyu var yandan geç tekerlemesini bile söyledim. biliyorum salakça. ama öyle. hem nafile.. 
çünkü tahammülsüzüm.
tahammülsüzlüğüm bayım..
dünyaya mı? 
insanlara mı? 
yoksa kendime mi?
galiba hepsine.
..
bilemiyorum.
.
bildiğim.
anlaşılmaz bir hüzün var bu akşam içimde. lakin bugüne dair bir şey değil bu. sanki haftalardır. aylardır bir köşede bugünü bekliyormuş gibi. iş çıkışı mavi bir hat minibüsünün cam kenarına sıkıştırdı beni. yetmezmiş gibi minibüsün radyosunda hüner coşkuner "istanbul sokakları"nı söylüyordu. hani utanmasam hüngür hüngür ağlardım. ama ağlamamam lazımdı. söz vermiştim anneme!
..
murathan mungan bir yazısında "hayattan kaçtım edebiyata sığındım. yazıyı evlat edindim, okurları akraba " diyordu.  
ben de ne vakit hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor. 
..
bazen şımarıklık yaptığımı bile düşündüğüm oluyor. lakin ve son tahlilde; sonbahar (2007) filminin içime oturan o sahnesine biat ediyorum!



- abisi, napalım? hayattan bizim payımıza da bu düştü. ama hiç bir şey boşuna değil yani. yine yaşanması gerekiyorsa yine yaşarız anasını satiim.

yine yaşarız.
.

23 Temmuz 2017 Pazar

yaşar

"hiç bu kadar çaresiz olmamıştı kelimeler" diyor telefonumdaki şarkıcı.
bu kaçıncı tekrarı bilmiyorum. bir yandan balkonda oturmuş öylece şehre bakıyorum. gitgide çirkinleşen şehre. ağaçsız, yeşilsiz yakında kuşsuz kalacak gri şehre. 

sonra  "hiç bu kadar kimsesiz kalmamıştı hikayeler" diyor şarkıcı.
dedim ya mütemadiyen aynı şarkı çalıyor. bir yandan da düşünüyorum.
belki ben bu kadar korkmasaydım
belki sen böyle yorgun olmasaydın
belki ben o yanlış yola en başından girmeseydim
ya da ve belki her şeye rağmen sen elini uzatıp 'doğru yolumuz bu tarafta' deseydin
belki de diyorum birazcık olsa sevseydi bizi kader!
şimdi bu haddinden fazla rutubetli istanbul pazarında olmak yerine kuzey ege'nin en sakin koyunda sıfır nem, yüksek doz oksijen altında dilek tutmak için yıldızları bekliyor olurduk.

bir buçuk saattir telefonumda aynı şarkıyı söyleyen şarkıcı diyor ki şimdi;
her sabah aynada seni görmekten yoruldum. 
gelip al gözlerini. 
geri ver eski beni.


16 Temmuz 2017 Pazar

11.mektup

çayı soğuk suyla demliyorum artık. annem beğenmiyor. ben de o'nun yaptığı menemeni beğenmiyorum. ödeşiyoruz. gülüyor. "ben senin yaptığını sen benim yaptığımı beğenmiyorsun" diyor. iki huysuz, az sayıdaki birlikteliğimizde birbirimize dalıyoruz. babamdan sonra böyle oldu. önce kim özlerse ya dakikalarca susuyor. yahut diğerine sardırıyor.
şimdi arka balkonda soğuk çay dahil tüm yaşananları temize çekiyorum. güneş yok. hissedilir derecede rüzgar var. yağmur gelecek, belli. bahçedeki ağaçlar yapraklarıyla bunu kutluyorlar. tam karşımda incir ağacı. ortadakinin adını bilmediğim ince yapraklı başka bir ağaç. en sağda dut ağacı. ve bahçenin derme çatma çitleri. en az 20 yıllık. hepsinde rahmetlinin parmak ve emek izleri.
.
işte böyle.

bir babamı özlüyorum. bir zarifoğlu'nu. yanıma almadığıma o kadar pişmanım ki . o kadar pişman. 
.
oysa dört yıldır aynı fasit dairede dönüyorum. yoruluyorum. çok yoruluyorum. lakin durmuyorum. 
.
belki de cemal süreya'nın 13 gün mektuplarını almalıydım yanıma. 
.
bu yaz günler hiç geçmiyor. ama hayat çok çabuk geçiyor. çok çabuk.
.
karar veremedim. hangisi daha hüzünlü? emre aydın. sıla. ahmet kaya. galiba içlerinde en hüzünlüsü benim.
.
telefonum uyarı veriyor. şarjın bitmek üzere ya kapat ya şarj et. ortası yok. hayatta böyle değil mi? gece-gündüz. siyah-beyaz. yaşam ya da ölüm. bu kadar kesin.
.
başımın bir yanında paslı bir çivi. diğer yarısı ne vakit bir hayalin peşine düşse batıyor. dur diyor. omzumdaki yükleri sıralıyor. ağzımın tadını bozduktan sonra siktirolup gidiyor. ta ki yeni hayal kurana dek..
.
az önce üçüncü bardak çayımı aldım. hem de büyük fincanda. annem nispet yaptığımı sanıyor. ama öyle değil. çay çok güzel. doldurayım mı sana da diyorum. git işine diyor gülerek. üç tane de petibör alıyorum çayın yanına. batırıp batırıp yiyorum. tıpkı eski günlerdeki gibi.
.
dün akşamüstü yalnızlığım alıp moda'ya çıktım. ve denize bakarak sordum;
ne istiyorsun dedim kendime.
ne istiyorsun?
elimdeki kalemi bıraktım, gözlüğümü çıkardım, müziğin sesini açıp arkama yaslandım. 
soruyu tekrarladım.
şu an ne olmasını isterdin?

bu sabah, fotoğrafa bakıp hâlâ ne istediğimi düşünüyorum..
.
ve eylülü bekliyorum..

15 Temmuz 2017 Cumartesi

yol-3

üç çanta eşya ile yeni bir yola girip girmemenin kararı için gidiyorum bu sefer. ve yine bekliyorum bir semt dolmuşunda. ama dolmuş şoförü çok kibar bir amca. o kadar ki benden en az 15 yaş büyük olmasına rağmen bana abi diyor. haber dinleyip gazete okuyor. ben müzik dinliyorum. anlamını bilmeden sevdiğim şarkılardan. mad world. yarım ingilizcemle bir şarkıyı söyleyen gece kuşu'nu bir de şarkının adını çevirebiliyorum. kalanı için aklımı ve ruhumu müziğin evrenselliğine bırakıyorum.
düşününce. gerçekten çılgın bu dünya. ya da biz insanlar. birileri adalet için yürüyor! ötekiler destan diyor! ben izliyorum sadece. hiç bir şeye, hiç kimseye yakın hissetmiyorum. beşiktaş ve kuşlar hariç. gerisi olsa da olur. olmasa da. şimdi şarkı eşliğinde yüzümü okşayan yaz rüzgarı bir de.
.
night bird - mad world

11 Temmuz 2017 Salı

yol-2

metrodan inince doğancılar'dan üsküdar'a giden dolmuşa bindim. bildiğim halde tahta bavuluyla haydarpaşa garında adres soranlara nazire edercesine istanbul'a yeni gelmiş gibi sordum ben de.

-şile otobüslerinin kalktığı yere gider mi beybaba?
-atla evlat. tam adamına sordun dedi kadir savun'a benzeyen şoför.
.
dolmuşun arkası bomboş olmasına rağmen "kadir savun"un yanına oturdum. hem kanım ısınmıştı bu ihtiyara. hem de kimse yokken belki bir iki eşelerse içimdeki uru oracıkta akıtırım diye düşündüm. ama sormadı. eski türk filmlerindeki o sıcaklık yoktu bizim kadir abi'de. hayat, filmlerdeki ve kitaplardaki gibi olmadığını bize öğreteli çok olmuştu. ama işte yine de ümit ediyor insan. ümit etmek istiyor en azından. hem ümit olmadan nasıl yaşar ki insan?
eskiden turuncu bir defterim daha doğrusu ajandam vardı. 2002 ya da 2003 yılı olacak. beşiktaş şampiyon olmuştu.1995 de olabilir. emin değilim. o sene işte yerli-yabancı düşünür ve yazarların sevdiğim sözlerini yazmaya başladım bu deftere. o defter şimdi yok ama ümit ile ilgili sözü var.
şöyle diyordu o defterde konfüçyüs ;
"bir insan parasını kaybetmişse, hiçbir şeyini kaybetmemiş demektir. sağlığını kaybetmişse, hayatının yarısını kaybetmiş demektir. ama umudunu kaybetmişse, her şeyini kaybetmiş demektir."
belki de her dibe batışta beni yukarı çıkaran yahut çıkmak için çabalatan bu 'turuncu söz'dü. 
.
zeynep kamil'e kadar kimse binmedi bizim dolmuşa. ama yine konuşmadık hiç bir şey. sadece sigara içti kadir abi. üç nefeste bir derin ama sessiz oflar çekti. uzun samsun içiyordu. bana da uzattı. kullanmıyorum dedim. daha hafif bir şey olsaydı kesin alırdım. ama almadım. bir süre daha sustuk. merkeze yakın bir yerde yine bildiğim halde "ben nerde ineceğim dayı" diye sordum. sağ eliyle sol kolumu tuttu. o an göz göze geldik. gözlerindeki acı ve keder bana kendi derdimi unutturdu. "kımıldama, ben sana söyleceğim evlat" dedi. beş dakika sonra bütün yolcuları indirip beni meydanın sonuna getirir getirmez etraflıca şile durağını tarif etti. eyvallah deyip otobüslere doğru usulca uzaklaştım yanından..
.

yol-1

günlerdir içimde kopan fırtınanın büyüklüğünü kestiremiyorum. bazen gökdelen yüksekliğinde tsunamiler. benle birlikte etrafımda ne varsa alıp götürecek gibi. bazen de açık denizde kısa süreli ve zararsız bir fırtına gibi. belirsizlik ama can sıkıcı. 
iyi ya da kötü veya çoğunlukla mutsuz giden bir hikayeyi bile sonlandırmak ciddi bir efor istiyor. her şeyden önce CESARET gerektiriyor. galiba bende eksik olan. bu 7 harfli kelime. oysa mazide deli cesareti gösterdiğim çok vakıa olmuştur. lakin bu başka. işin içine 2.3.4.5.6.7. şahıslar dahil olunca. her şeyde bencil olan akrep ruhum bu hikayede "çekinser" ve umarsız kalıyor. çoğu zaman da lal. öyle olunca ya ölmek ya da hiç durmadan yazmak istiyorum. kestirmeden ölmekle ilgili fikrimi çok defa beyan etmiştim. hem korkarım. hem günah. o yüzden çalakalem yazıyorum üç gündür. peki faydası oluyor mu? eskiden oluyordu. şimdi emin değilim. ama en azından kendimi öldürmüyorum!
misal işbu satırları 4 vagonlu bir metroda solumda telefonuyla oyun oynayan elli yaşlarındaki bir abla ile sağımda kıllı bacaklarını sergileyen otuzbeşlerindeki bir adamın arasında yazıyorum. yayınlayacak mıyım? bilmiyorum. bu şekilde yazıp taslakta bekleyen onlarca yazıyı düşündüğümde pek şansı yok gibi. öyle ki bloga değil telefonun not defterine yazıyorum. bir ismi bile yok. tıpkı yarışı kaybeden spermler gibi. doğmadan ölebilir. ama ve kim bilir yeraltından gün yüzüne çıkınca fikrim değişir belki. tıpkı bu sabah olduğu gibi. hiç aklımda hatta hareket edesim yokken ani bir kararla ağva'ya gitmeye karar verdim. geçenlerde dert edindiğim benim yol'um bu işte. bu kadar. kartal'dan ağva'ya...

10 Temmuz 2017 Pazartesi

mazruf

o şarkı çalmaya başlayınca gönül yaylarım şöyle bir gevşiyor. maziden. sıradaki anım gözümün önüne geliyor. sonra şarkıyı ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlanıyorum. yetmiyor. anneme dinletiyorum. oysa annem eski toprak. çok eski. can etili. bedia akartürk seviyor. "oğlum bana türkü aç. türkü yok mu" diyor. annem benim. bir tanem. bunu kimse anlamıyor. eşim. dostum. kardeşlerim dahil. afrika hariç!
açarım tabi diyorum. ama önce şunu bir dinle. sanki dünyada ondan başka şarkı bestelenmemiş ve asla bestelenmeyecek gibi. o şarkı işte. anne kokusu gibi. dünyanın tek ve nadide güzelliği. benim için diyorum lale devri..

sibel can söylüyor. hem çok iyi söylüyor. geçmiş gün söylemiştim. yine söylüyorum. sibel can çok güzel söylüyor.

bu şarkıda neyi sevdiğimi bulmaya çalışıyorum. sonra yoruluyorum. bırakıyorum. 
babamı özlüyorum. 
eski günleri sonra. 
seni zaten hep...

hüznümü dağıtmak için anneme sardırıyorum. 

"valide sultan bir çay koysan da içsek eski günlerdeki gibi diyorum." arka fonda lale devri yirmibeşinci tekrarı yaparken. 

gözleri dalıyor. 
gözleri doluyor.
gözleri ıslanıyor.

mahallemizin çocukları artık aşka inanmıyor. oysa hepsi evli ve en az iki çocuklu. ikisini bu sabah zor tanıdım. mithad abi dediler. elime sarıldılar. daha dün sümüklerini yiyorlardı! şimdi hepsi afili delikanlı. keza dünkü mesire ve piknik yerleri şimdi rant ve betonarme tarlası. 

dünya değişiyor.
dünya ısınıyor.
dünya batıyor.

ama ömür geçiyor. çabuk geçiyor. bir de işte hep beklemekle geçiyor.
şimdi misal bu 40 derece temmuzunda kuzeyli rüzgarları bekliyorum.
ama hep seni. daima seni. 
diyorum ki ;
gel vicdansız. gel insafsız!
.



9 Temmuz 2017 Pazar

yitik

değirmen diyorlar adına. şirin, rüzgarlı bir pastane. doktoru bekliyordum. çok erken gelmiştim. beklerken üç kere yer değiştirdim. garson gıcık oldu. ama rahat değildim. bahçede üşüdüm. içeride bunaldım. hayatımda böyle işte dedim doktora gelince. rahat edemiyordum bir türlü. ara'daydım. kaybolmuş gibiydim. aslında hep öyleydim.
hem ilginçtir bugün yolla, yolda olmak ile ilgili hiç tanımadığım iki farklı kişinin yazısını okudum. kendi yolumu hayal ettim. bulamadım. yol'umu kaybetmiştim. hatta var mıydı? ondan da emin değildim.
ama tek ben değildim yolunu kaybeden. değirmen'e giderken cins bir köpek takıldı peşime. istanbul temmuzunda nefes almak için oturduğum bankta diğer iki kişiyi değil de beni seçti. önce şöyle bir kokladı, bir süre gözümün içine baktı. sonra kaşınmaya başladı. huylandım. yürüdüm. peşimden geldi. bir o öne geçti, bir ben. bir yandan beni kesiyor, bir yandan kaybettiği bir yeri ya da yiyecek bir şeyler arıyordu. 
önceleri sinir oldum bu takibe. sonra garip bir şekilde hoşuma gitti. yolunu kaybetmiş iki faninin ortak yolunu yürüyorduk sanki. galiba karnı da açtı. bakkaldan bir şey alıp versem ne yerdi ki ? biraz daha takip eder bırakır dedim. bırakmadı.
sonra bir adama rastladık. sabahın sekizinde elinde koyun bokuna benzer kedi-köpek maması. bizim cins'i çağırdı. 
adama dedim "deminden beri  yiyecek bir şeyler arıyordu. iyi ki rastladık size"
"onun nasibiymiş" dedi adam gülerek.
ama yemedi bizim cins. bir kaç kez yanına çağırdı. yok, inatçı çıktı bizimki. adam bozuldu, söylendi. 
oralı olmadı cins, beni takip etmeye devam etti. lakin yolda kadınlar korktu. hatta bir tanesi köpeğinize sahip çıksanıza diye beni azarladı. ne diyeceğimi bilemedim. manasızca yüzüne baktım. cins de durdu. o da bir şey demedi. sadece baktı. 



sokaklar geçtik. kaldırımlar aştık. metro kavşağında durduk. lakin benimle geçmedi karşıya. uzun uzun baktı bana. ben de ona. alıp götürsem götürecek yerim de yurdum da yoktu. galiba gücümde. pazar gezmesi sonrası beşiktaş iskelesinde ayrılamayan iki yeni sevgili gibiydik. aniden döndüm ve yürüdüm. bir kaç adım attım. dayanamadım. döndüm. çok hüzünlü bakıyordu it oğlu it! bir kaç adım daha. hala bakıyordu. üçüncü ve son kez. hala...
.
aslında bu akşam hem ortaokulda hem lisede sıra arkadaşım olan kemal'i bir türlü ısınamadığım, hiç denecek kadar az kullandığım facebook sayesinde seneler sonra nasıl bulduğumu, birbirimizden habersiz ama şaşırtacak kadar benzer olayları nasıl ve hem de tarihi tarihine yaşadığımızı, bir bankta hiç tanımadığı insanlara tüm hikayesini anlatan forrest gump'ı, lise birdeki tek toplu fotoğrafımızı, o fotoğraftaki maviye çalan gri süveterimi, şamil'in gözlüklerini, sazlıklardan havalanan ilhan irem'i, meydandaki çınar ağaçlarını, her saniye ve hızla değişen dünyada nasıl aynı kaldığımızı anlayamadığımı anlatacaktım. ama hayat işte.. çok da şey yapmamak lazım!