16 Haziran 2017 Cuma

az

etrafımda daha az eşya olsun istiyorum. ve daha az insan. kalabalığa tahammül edemiyorum artık. eşyamın yarısını taşınmadan önce, kalan yarısını da taşındıktan sonra attım. hala atılacak bir dolu eşya, ıvır zıvır bir çok şey var. hissediyorum. 
bu sabah mesela 06:03 de uyanıp 18 yıllık kontratları, satış sözleşmelerini, sağlık karnelerini, garanti belgelerini, bilimum senetleri ve dosyaları yırtıp attım. keşke diyorum tüm hüsn-i zanımızla hayatımıza kattığımız lakin fevkalade yanıldığımız insanları da gecenin üçünde kalkıp bu çeyrek asırlık evraklar gibi atabilseydik. ama olmuyor. 
olamıyor. 
rehberden silmekle yitip gitmiyor hiç bir şey. gönül yarası geçse de izi kalıyor. dost diye bilip kardeş diye sevdiklerinin üç günlük, küçük dünya hesaplarındaki samimiyetsizliğine mi yoksa bu kadar kör ve saf olduğuna mı yanacağını bilemiyor bazen insan. sabahın dördünde azalmak istiyor sonra. buhar olup yok olmak. 
oysa boş. 
bom boş. 
her şey. 
her kez!
her dem..

işte ben tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlayamadım. kimdir. necidir. hatun yahut er kişi midir? yaşlı mı genç mi. yalnız mı kalabalık mı. güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? 
ama ne önemi var di' mi? 
bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. 
en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor bu kafama. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. 
ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. 

hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? 

yaşam ve ölüm. 
gece ve gündüz....

belki de salt bu yüzden sevgilim;
az'altmak lazım..
 az'almak.