29 Nisan 2017 Cumartesi

gramafon

ikinci seferdir zorla antikacılara sürüklüyor beni. oysa üniversiteden beri tanırım o'nu. böyle bir merakının olduğunu bilmezdim. sözünde durmayıp beyazıt ana kapıda bizi kaç sefer ektiğini,  iyi bir kaleci olduğunu ama kötü niyeli olmadığını, bizlerin nefret ettiği iktisatın mikrosunu da makrosunu da su gibi içtiğini, tesbihlere ve güzel kadınlara olan zaafını, tavlayı çok iyi oynadığını, bamyadan nefret ettiğini, her zaman her yere sağ ayakla girip çıktığını, merdiven altlarından geçmediğini bilirdim. ama antika merakını bilmezdim.

çılgın kadıköy kalabalığında mecbur seferi oldum yanına. o, yeni evi için 17.yüzyıl osmanlı sanatının güzide parçalarına, altın varak aynalara, masif kaplama masa ve diğer mobilyalara bakarken ben yalnız bir şeye baktım.
gramafonlara. 


hep merakım olmuştu ama sahibi olamamıştım bir türlü. sayesinde belki bir gün gramafonum olurdu. 
oysa hiç anlamam. sadece hiç durmadan çalsın istiyorum. deniz gören bir dağ evinde. öyle bir hayalim var. mevsim rüzgarlarının kapısından hiç ayrılmadığı. kırlangıçların geçiş güzergahında. bulutlarla dost, güneşle barışık, sardunyalara bezenmiş bir ağaç ev bahsettiğim.
hem bir ara, evin önüne denizi ve bulutları tam karşıdan gören tahta bir bank da yapardım. 
iki kişilik. 
belki sen gelirsin diye. 
hem belki diyorum bir gün. tıpkı forrest gump'ta olduğu gibi. bu bankta yanıma oturursun ve ben sana herşeyi anlatırım. en başından. evet.
bazen de yaşlı gramafonu dinlendirip sadece caro emerald dinler, bulutlara doğru dans ederdik. 
böyle basit, sıradan hayaller. 

yirmidokuz nisan istanbul'u.
açık, az bulutlu.
16:44