9 Ocak 2017 Pazartesi

tuz

sevgili anabel,
buradan sana ilk seslenişim. tekrarı olur mu bilemem. doğrusu niye böyle bir şey yaptım. onu da bilmiyorum. 

sabah uyandığımda bembeyazdı her yer. her sabah yaptığım gibi dışarının soğuğuna aldırmadan pencereyi açtım. o tertemiz, keskin, teni ve nefesi yakan soğuğu ciğerlerimin ve dahi zihnimin en ücra köşesine çektim. sonra bilgisayarıma koştum yüzümü dahi yıkamadan. ve ağzı açık kalmış çuvaldan boşalan buğday taneleri gibi dökülmeye başladı kelimeler zihnimden parmaklarıma doğru.
bir bağ oluştu sanki burayla aramda. tuhaf bir bağ. bir gün yazmadığımda bir şeyler eksik kalmış gibi hissediyorum. dahası kulağımda çınlayan bir sesin "n'oldu, niçin yazmıyorsun bugün" sorularına muhatap oluyorum. bu kadarla da kalmayıp cevap veriyorum. "aynı şeyleri yazmaktan, tekrarlamaktan bıktım artık" diyorum. 

sartre'nin dediği gibi kendimi deli sanacak bir durumum yok. lakin emin olmak lazım değil mi? çok uzun yıllar önce haberdar olmama rağmen sartre'nin bulantısı'nı henüz okuyorum. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. sanki geriye dönüş yapıyorum. anlamsız yere es geçtiğim değerler hatta değersizlikler için kendime bir şans daha veriyorum. budur belki de sebep? ya da sonu gelmez sıkıntılar, arayışlar. dedim ya bilmiyorum..

bildiğim; tuhaf şeyler oluyor. bugune kadar hiç birini ciddiye almağım sinema filmleri acayip özendirici olmaya başladı son günlerde. çok sağlıklı şeyler değiller belki ama ciddi ciddi özendim işte. yalan yok şimdi. belki de hissettiklerim normaldir de böyle hissetmememi söyleyen iç ve dış güdülerimdir normal olmayan. 

kim bilir? ben bilmiyorum..

film demişken; önceki akşam trt2 de bir filme rast geldim. belgesel gibiydi ama basbayağı sinema filmiydi. her tarafı hüzün ve keder kokan. ama sanki bunu belli etmemeye çalışan, yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğu anadolu'da geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım filmi. kim kimdir, necidir, niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. tanımlayamayacağım, anlatanayacağım bir nedenden dolayı filmde beni kendine çeken bir şey vardı. tıpkı sabah sabah sana yazma isteğim gibi.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir." enteresan geldi. bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri. 


filmin sonlarına doğru, neden gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?"
sanırım bizim gibilerin, hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin ya da cesaretini toplayıp, her şeyi gözel alıp gidebilenlerin de sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra film bitti zaten. 
ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda yine kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?
..
kadıköy, 3 şubat 2010

*gölgesizler-hasan ali toptaş

.
funda arar - hayatın hesabı