31 Aralık 2016 Cumartesi

bir varmış bir yokmuş

kar yağıyor burada. inceden. ama çok yağıyor. pencerenin kenarında,  ayakta dikiliyorum. bahçedeki arabaların beyaza bulanmasını izliyorum. metalik gri, lacivert ve füme arabalar. beyazlaşıyorlar azar azar. beyazlar zaten beyaz. 
hemen penceremin altındaki yeşil çimenler direniyorlar. lakin fazla şansları yok. gözü yaşlı birer çocuk gibiler. şimdilik. göz gözü görüyor fakat elli metre ötesi seçilmiyor. hava puslu ve de gri. soğuk. çok soğuk. aynı zamanda. pencerenin kenarında kalorifere yapışmış vaziyette öylesine dışarıya bakıyorum. bu arada bir hikaye dolanıyor kafamda..

bir kış köyünde sakin sakin konuşan iki kişi. odayı haddinden fazla ısıtan odun sobasının başında bir yandan çay içerken bir yandan da günlük, sıradan telaşlarını konuşuyorlar.
üç gün yetecek odunları kalmış. kar durduğunda gidip biraz odun kesmek gerekebilirmiş. servet amca hastaymış o'nu da ziyaret etmek lazımmış. ha bi'de muhtar hasan ilçeye gidecekse her ihtimale karşı pil sipariş etseler iyi olurmuş.
her günün aynı geçtiği, şansları varsa bir iki yaban hayvanı gördükleri dağ köyünde yaşayan iki insan. 
yaşlarını kestiremiyorum ama bana hissettirdiklerine göre orta yaşlılar. şehrin tarumar ettiği ruhlarını tedavi etmek için farklı şehirlerden bir haftalığına geldikleri bu köyde tanışıp buraya yerleşmeye karar vermiş iki metropol insanı. bir bankacı ve bir mühendis. en teknolojik aletleri üç orta pille çalışan lambalı radyoları. trt fm dinliyorlar daha çok. bankacı rock müzik seviyor. mühendis ise sanat müziği dinliyor. resim yapıyor aynı zamanda mühendis. bankacının da düzyazı denemeleri var kendine sakladığı. bir de fotoğraf çekiyor bol bol. 
her ikisi de bu rakımı yüksek, nüfusu düşük köyü çok seviyor.
hani köy dediysem bir kilometrelik alana yayılmış hepi topu on hanesi olan bir topluluk. ikilimize en yakın ev 100 metre ötedeki muhtar hasan'ın evi. onlara en yakın evse köyün en yaşlısı servet amca'nın evi. servet amca yalnız yaşıyor. yüziki yaşında. eşi makbule hanımı beş sene önce kaybetmiş. kimsesi yok. muhtasar hasan'ın karısı esma sabah akşam yemeğini getiriyor. muhtar hasan'da odununu ve diğer ihtiyaçlarını karşılıyor. 

kendi halinde, nuri bilge ceylan'ın kar filmindeki görüntülerinden hallice yılın üçte birini beyazlar içinde geçiren insanları gibi kendi de naif bir köy burası. ama bu seneki kış tüm zamanların en sert kışıymış. ne muhtar hasan, ne de servet amca böyle bir kış görmemişler. dünyanın dengesi bozulmuş. hep ondan oluyormuş. allah sonumuzu hayır etsinmiş.
muhtar hasan 2 mars bir oyunla yendiği bankacının koltuğunun altına tavlayı sıkıştırırken bir türkü gibi üst üste  "bu sene kış her zamankinden çok sert geçecekmiş. çok sert olacakmış bu kış." diyor. bankacı geç olduğunu söyleyip muhtar hasan'dan izin istediğinde dışarıda kar yeniden başlıyor. muhtar, bankacıyı beyazlar içinde kaybolana dek pencereden izliyor. 
kar ince ince yağmaya devam ederken telefonun sesiyle kendime geliyorum. annem arıyor. "ne yapıyorsun" diyor. hiiiç diyorum. bu sene kış çok sert geçecekmiş.. çok sert olacakmış bu kış.. 
.
bryan adams & pavarotti - o sole mio

30 Aralık 2016 Cuma

kar yağmadan aşık olunmuyor

karda yürürken çıkan o kart kurt seslerin dinlediğim müziğe karışmasını nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam şimdi sana. 
tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura yetişmeye çalışan sileceklerin çıkardığı o hoyrat sese olan sevgimi anlatamayacağım gibi. ama işte hiç bir sesi, ama hiç bir şeyi seninle olan sessizliğime değişmem. bunu biliyorsun.
tüm dünyanın sustuğu yalnızca göz bebeklerimizin konuştuğu o andan bahsediyorum.
şimdi, her an seni düşünüyorum dersem yalan söylemiş olurum. lakin en çok da bu soğuk ve karlı havalarda düşüyorsun aklıma. bu doğru. ama bak bunu bilmiyorsun.

karda çıkardığım o sesler mi yoksa kulağımdaki şarkı mı? belki de yanımdan geçen ve bir daha görmemin imkansız olduğu insanlar yahut üşüyen ama sevimliliğinden hiç bir şey kaybetmeyen sırnaşık kediler?
sanırım. hepsi.
tıpkı şarkıdaki gibi. bana her şey seni hatırlatıyor şimdi.
misal mağaza penceresinde gülümseyerek telefonda konuşan güzel kadının
sıcaklığında görüyorum seni önce. hemen yanındaki cafede sevgilisi ya da arkadaşı ile devonshire düşesi tadında kahvaltı eden kadının asaletinde gördüm sonra. ikbaliye durağındaki kahverengi bereli kadının yalnızlığında ve yüzündeki kederde gördüm daha sonra.
en nihayetinde artık çamurlaşmaya yüz tutmuş karlar arasına düşmüş mavi tükenmez içinin çaresizliğinde ve hüznünde gördüm aşkımızı.

neden bilmem ani bir hareketle duvarın üzerinden bir avuç kar alıp, tüm gücümle, mahallenin en sinir, en karşı konulmaz serserisinin sertliğinde sıktım. bir yandan yürüyor bir yandan tüm hıncımla, bütün kederimle sıkıyordum avucumdaki bu kar topağını. içinde taş varmışçasına semsert oldu bir anda. lakin ben yürüdükçe elimdeki kartopu eriyip azalmaya, kafamdaki düşünceler ise çığ gibi büyümeye başladı.

şimdi bana seni nasıl sevdiğimi anlat desen, anlatamam. çünkü ben seni yaşıyorum.
.
nilüfer - kar taneleri

15 Aralık 2016 Perşembe

mektup4

şimdi. zemheri aralığında. yıldızlar daha sönmemişken. hasta yatağımdan yazıyorum sana bu mektubu.
hani hasta dediysem, öyle büyütülecek bir şey değil. valla bak. 
az önce gittiğim 70 yaşlarındaki babacan doktor öyle söyledi. tahta dondurma kaşığı ile boğazıma baktıktan sonra klasik grip diyetini önerdi. 

bol istirahat, bol sıvı. bir kaç da ilaç sanayini destekleme tableti. 

yoksa turp gibiymişim. evelallah. 
ama ilginç bir şey oldu doktorda. daha derdimi dinlemeden yaşımı sordu. birden. tutulup kaldım. diyemedim bir şey. 
aslında rutin sorulardı. geçmişte adımı unuttuğum olmuştu. lakin yaşımı asla. 
ben tabi doktorun babacan halini görünce önce seni soracak, "nedir evlat derdin. anlat bakalım" diyecek sandım.
fakat o, tok karnına içilecek iki tablet ilaç, bir adet sprey yazıp 'geçmiş olsun' dedi. bozuldum. ama bozuntuya vermedim.
ilaçların yarısını alıp küskün bir şekilde döndüm eve. radyoyu açıp yazmaya başladım. 

şimdi sana bu mektubu hasta yatağımdan yazıyorum. 
yıldızlar sönmemiş. aralık zemheri.
inceden kar yağıyor.
kömür kokulu sokaklarda bozacılar son 'naralarını' atıyor. 
ben üşüyorum. 
çok üşüyorum. 
ama işte tam da bu noktada. biraz duralım. varsa hâlâ biraz yüzümüz. dünyanın dört bir yanında üşüyen, acı çeken insanları düşünelim. 
utanalım. 
sonra üşümek, özlemek ve mızıldanmak zaten serbest!
.
söylemiş miydim? 
perşembeleri mektup yazmayı seviyorum. sana yazmayı seviyorum. 
seni zaten seviyorum.

aşiyan yokuşunda söylediğimiz şarkıları anımsıyorum. şimdi. pencereme konan kuşun kanadında arıyorum. o eski günleri.

mektubun sonunda bir de resim gönderiyorum sana. içinde bir parça hüzün. biraz tamamlanmamış aşk var. ben bildiğin nedenlerden dolayı gelemiyorum. yine biliyorsun ki; ben seni çok sevdim. sonra. içli şarkıları. yalnız bankları. ve tren raylarını. bir de işte aşiyan yokuşunda söylediğimiz şarkıları.  

bir çılgınlık yapacakmış gibi hissediyorum bazen. ama sonra..
sonra işte.. biraz cansever okuyorum. biraz zarifoğlu. geçiyor. kaldığım yerden devam ediyorum hayata! işe gidiyorum. eve dönüyorum. seni özlüyorum. 


hani tüm sokakların kendisine çıktığı vazgeçilmez meydanlar olur bazı şehirlerde. işte tıpkı o sokaklar gibi. tüm düşüncelerim. yazdığım ve yazmayı düşündüğüm bütün cümlelerim sana çıkıyor. 
bilmiyorsun.
bilmek isteyeceğini düşündüm.

14 Aralık 2016 Çarşamba

erken

işten erken çıkılan kış günlerini seviyorum. hele bir de kar yağmışsa. candan erçetin'i daha çok seviyorum. trafik olmuyor. kalabalık yok. her yerde kar var. buz gibi soğuktan sıcacık bir araca yahut mekana girmenin hazzı sonra. kartopu oynayan çocuklar. kardan adam yapan koca koca adamlar. genzi yakan soğuk ama temiz havayı solumak. eldiveni çıkarıp çıplak elle kar sıkma isteği gibi küçük sevinçler. hep böyle havalarda. uzun bir yolculuğa çıkmak istiyorum. elbet çocukluğumu da özlüyorum. çok özlüyorum. ama öyle böyle değil. bildiğin gibi değil. bilmediğin gibi hiç değil. böyle havalarda. elimden tutmanı istiyorum. karlı ve ağaçlı bir yoldan beni çocukluğuma götürmeni düşlüyorum. böyle havalarda. işten çok geç çıkıyorum. üşüyorum. ellerimi hissetmiyorum. kelimelerin sıcaklığına sığınıyorum. hasretin kör karanlığında. şarkıların insafına teslim oluyorum. böyle havalarda. geleceğini ümit ediyorum.
.

13 Aralık 2016 Salı

yol'culuk

bir fahrettin kerim gökay caddesi, bir şebnem sokak.
hem bunların üstünü verecek, hem vites değiştirecek. üstüne bir de cigarasını telllendirecek.
vallahi de yapıyor, billahi de yapıyor. hem hiç zorlanmadan
hem-en solumda 
kar mütemadiyen yağarken
ellerim üşümüyor -üzülme-
ama silecekler iz yapıyor 
peki tamam, itirafımdır yokluğunda
biraz ayaklarım ama en çok kalbim sıfırın altında
oysa
yollara düşen kar tutmuyor hemen eriyor
radyoda mahur bir beste
hüznüm 
gözlerinin kahvesine çalar
düşüncelerim gecenin laciverdine 
ortak
yol uzun, gece ağır
olmadı böyle, olmasaydı sonumuz
ahmet kaya şarkısına
ahmet kaya şarkısına
insanlar iniyor, insanlar biniyor
kar artık yağmıyor
dışarda rüzgar bazen karayel, bazen kuş palazı
dedim ya merak etme, üşümüyor ellerim
ama bak kulaklarım çınlıyor
hâlâ
sen sanıyorum
yanımdan sessizce geçip gidenleri
durmuyoruz
bir kazasker, bir ethemefendi yolcusu daha 
derken kar yeniden başlıyor
lakin özlemim 
"müsait bir yerde şoför bey" diyen kadınların sesinde
hiç dinmedi
yılbaşı neonlarıyla süslenmiş kafelerin cam kenarında
bizim şoför tadelle yiyor, canım çekiyor
istesem verir, niye vermesin
ben sigara istiyorum
efkarımın özlemimi solladığı ilk kavşakta
para üstü verir gibi uzatıyor son sigarasını
bir nefes çekiyorum sonra 
müsait bi'yerde iniyoruz

12 Aralık 2016 Pazartesi

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar ibrahim

en çok pazartesileri üşüyor ellerim ibrahim. bir de o'nu çok özleyince. yalan yok şimdi. 
ama bu pazartesi. herkes sinirli. herkes gergin. ben dahil.
afrika hariç.
oysa.
sadece demden müteşekkil koyu bir çay gibi yalnızlığımız. ilk göz temasında kendini ele veriyor. kimsesizliğimiz. o vakit kime bu artistlikler, x'in yanına y koymalar, tecahül-i arifler.

viktor diyor ki;
hüznümüz fransızca şarkılardan
ben diyorum resimdeki sanatçıdan
hem sen de biliyorsun
belleğimizdeki şarkılar ortaüç yazından halbuki
ilkokul üçe kadar 
ölüm nedir bilmezdik
ilkin yılmaz'ın babasını vurdular son durakta
peşinden çocukluğumuzu
sonra bütün insanlığı kurşuna dizdiler
örovizyon finalinde o sene
vita tenekelerindeki sümbüllerin boynu büküldü
ilk sokağa çıkma yasağında bana sorarsan 
sümbüller geri gelsin diye evet dedi mahalleli 82 referandumunda
babama göre kaybolan huzur ve güven ortamının tesisi için
sümbüller değil ama kdv geldi ilk ekonomik pakette
ondan sonra zaten göz temasını hiç kaybetmedik manav ahmetle

artık düşündüklerimle yaşadıklarım aynı şey değil ibrahim.
mevsimler yelkovandan hızlı dönüyor
günler yavaş, yıllar çabuk geçiyor bostancı sapağında
hem bu gece uyku da yok belli
oysa çayı az içtim, kahveyi hiç içmedim ama işte sevgili ibrahim 
uyku yok
makarna var dolapta dünden kalan 
ve yüreğimde taze anılar
yakın, orta, uzak geçmiş
ama aslında hiç geçmemiş
bilirim
kuşları çok seversin
boş zamanlarında aklımdan bir sayı tutuyorum
seninkiler helikopterlere kafa tutuyor
o zaman ben de kuşları tutuyorum
iddiaya girsem kesin kazanırlar ha
ama yormak istemiyorum onları
biliyorum sen kuşları çok seversin
ben kışları
.
youssou n'dour - 7 seconds

11 Aralık 2016 Pazar

devam

sıkıntılı. boğucu bir pazar daha. bu güneşte. evde kalsam ben de kesin ölürdüm. sözüm var oysa. 100 yaşıma kadar yaşayacağım! 

cemal süreya yaşasaydı oysa şöyle derdi;

hayat uzun. insanlar ölüyor.

duramadım. 
kendimle yürüyüşe çıktım.
biraz güneş. biraz kış. biraz da tom waits.
yoksa çıldırmak içten değil. yahut işten değil. bundan sonrası dil bilimcilerin. benim değil.

oysa bana kalsa bayım. hayat sonbaharda daha güzel. kışın ölmek hem zor. hem kasvetli!

parkta sadece bir tur attım. sonra güneşli bir yere oturdum. kahvede. çekirdek aileler. sırnaşık kedilerden korkan minikler. mütemadiyen yalnızlar. güneş gözlüklüler. güneş gözlüksüzler. çay-sigara eşliğinde güneşle sevişenler. mahmur gözlü garsonlar. anılar. 
ve sonra yine o anlamsız can sıkıntısı.

yazarsam kaybolur sandım. 
yazdım. 
kaybolmadı.

zihnimde acı bir tat. bir iki deneysel fotoğraf. iki adet tezer özlü mektubu. yarıya inmiş bir bayrak. parçalanmış canlar. yarısını soğuk rüzgarın içtiği bir sigara. ısrarla sürüp giden bir hayat. oysa ateş düştüğü yeri yakıyor yalnızca..
güneş gitmeden bir çay daha söyledim. ve bir sigara daha yaktım. içtiğim çay sayısı kadar sigara. yazdığım kelime kadar hayat. bu matematikle başım hep belada. ama işte hayat..

devam ediyor. 
günlük telaşlar. yan masalarda. aradığı bulaşık fırçasısını bir türlü bulamayan adam. pedikür için açık yer arayan kadın. artık eve dönmek isteyen yaşlı bir kadın. hepsi yüksek binaların ardındaki güneş kaybolmak üzereyken. oysa saat daha bir. ama işte hayat devam ediyor.

nitekim. 
güneş gitti. hava soğudu. bir sarı yaprak daha a-ğa-cıyla vedalaştı. düşen yaprağı aldım. iki masa değiştirdim. nafile. güneşi kaybettim. etrafta. bir tek sırnaşık kediler. çocuksuz aileler. hamarat garsonlar. bâkiyiz. lakin hoş değiliz bu soğuk kahvede.

bu işi ama en iyi kediler ve yaşlılar biliyor. çay sigara dertleri olmadığından belki. sınırsız güneşi yalnız onlar hak ediyor. ben de onlardan kopya çekiyorum. upuzun bir bankta. hem bedenimi hem ruhumu güneşe teslim ediyorum. kim bilir. belki hayat böyle devam etmez ?

7 Aralık 2016 Çarşamba

kuşlar

kendine, yine kendinden gelen mektuplara sevinen insanlarız biz sevgilim. kim, hayatta olmayan babasından bahsetse, gözleri de buğulanan aynı zamanda.

kuşları seveni severiz. kedileri ve dahi çiçekleri. keza yaradılan yunus'u. yaradan'dan ötürü.

hem sevmek için illa bir karşılık, bir vuslat mı gerek? misal ben kuşları çok seviyorum diye kuşların da beni sevmesini beklemiyorum. sen de bekleme. 
sahi. elmaydı değil mi o? lakin işte ben kuşları seviyorum.
şair affetsin.

dedem rahmetli. 'kaybedecek bir şeyi olmayandan korkmalısın evlat' derdi. sen'den sonra kaybedecek hiç bir şeyim olmadı. ama ben korkuyorum. 
bu işte bir yalnızlık. bir cinaslı hüzün. bir metropol bulantısı..

hayallerimize pelesenk olan yerlerden dönüyorum rüyalarımda. bazı senli. bazı sensiz. bazı babamlı. bazı babamsız. 

bazen de senli hayallerime yunanca bir şarkının buğusundan bakıp efkarlanıyorum. bu da başka bir yazısı alnımın. en hakikisini lise üçte çizdiler. ince uçlu bir tükenmezle. ama en acıtanını sen...

oysa bilmezmiş gibi. zaman diyorum kendime. arkadaşlarım da bana. sonra ben yine kendime. karşıdan karşıya geçer gibi. birazcık zaman diyorum.
birhan hanım ama öyle demiyor.
 "insan iyileşmez. iyileşen zamandır."
haklı. çünkü.
ama ve yine de; burada zaman bir türlü geçmiyor. taşınması imkansız bir yük gibi sırtımda duruyor. 

diyorum ki uzaklaşmalı biraz. bu artık sessiz bir diyar mı olur. yoksa kimsenin bilmediği eski bir şehir mi? bilmem. bildiğim.
yol'a gitmeli. yol'dan çıkmalı..
böyle gitmez. gitmemeli.

her gün aynı şeyleri yapmak. sorgulamadan robot gibi. ya da sorgulayarak. farketmiyor. ev-iş-ev. zorundalıklar-zorbalıklar-zorluklar. uzaktan bakıldığında eşkenar üçgen gibi. oysa 15 kilometrelik bir yarıçapta kısır dönüyor hayat. bunu ben istemedim. lakin engel de olmadım. şikayetçi miyim? sorgucuyum. tüm bu mücadele. ne için? anlamsız. çok anlamsız.

kuşlar da olmasa diyorum.
bu hayat... üç nokta.



"kuşlara iyi bakın" demiş nilgün marmara giderken.

kuşlara iyi bakın.

5 Aralık 2016 Pazartesi

ayaz

annemdeyim. bu akşam. ayaz. öyle böyle değil. canlanan anılar. hissedilir derece azalan sıcaklıklar. her kış ellerim. oysa bu akşam yalnız ayaklarım üşür. salonda. televizyonun radyosu açık. annem mutfakta. ayıptır söylemesi. annem çok güzel balık yapar. benim ayaklarım üşür. mavi odada. trt nağme çalar. en hicazından en hüzzamına. saat 8 yönünde. mutfaktan gelen kokuya şimdi haberler diyen ses karışır. peyami safa okumak isterim. ama sadece isterim. okuyamam. ayaklarım üşür. sonra. içli bir sadettin kaynak eseri icra edilir. içim titrer.  çay içsem içim ısınır. peki ya ayaklarım? onlar üşür. ayıptır söylemesi. ben çok güzel çay demlerim. annem susar. ben içerim. babam uzaktan bizi izler. dışardaki ayazdan fena sessizliği bozmak küçük olarak bana düşer. annem su içer. 'aralık çok soğukmuş anne' derim. "zemheri soğukları" der annem. bir asaf şiiri dolanır dilime. söyleyemem. annem üzülür. her şeyden istifa etmek isterim. o vakit. annem manalı bakar. geçen kıştan bahsederim. önceki kıştan. ve daha önceki kıştan. annem "oğlum yeter" dediğinde. ortaüç kışında kabak lastikle yola çıkmış şoför gibi yalpalarım. annem sobaya biraz odun, biraz kestane atar. ayıptır söylemesi. ayaklarım ısınır.

3 Aralık 2016 Cumartesi

bayram

sonra bir kitap okuyorum. seni özlüyorum.
bir film ardından
bir şarkı. içli. ve....

meğer ne çok hata yapmışım ben. ama belki de yapmadım. emin değilim.

burada günler sensiz çok yavaş geçiyor sevgilim. hayat ise çok hızlı.
bi'çaresi yok. biliyorum. şimdi.
eski yazılarımı okuyorum.
eski yazgılarımı.

eskiler alıyor, yeniler veriyorum. insanları okuyorum. sahtekar bazen. fitne fesat ara sıra. ama hep samimiyetten uzak. miş mış gibi yapmalar. aldanmalar. aldatmalar. hicaplar. zorundalıklar. ön yargılar. çengel bulmacalar. duble yollar. aynalar. yalnız kalabalıklar. kampanyalar. ana haberler. labirentler. hayali icraatler ve reklamlar.
boş işler bunlar.
sevgilim. boş. sen okumamış, ben de yazmamış olayım. en iyisi. bırak beni. bırak da gideyim! 

hani bazı sabahlar vardır. kış sabahları. birbirinin aynı. gitmek istemediğin bir iş. çıkmak istemediğin sıcak bir yatak. akşama kadar uyumak istediğin bir oda. ha bir de yarım kalan rüyanın sonunu görmek istediğin soğuk geceden ödünç alınmış sabahlar ki. oraya hiç girmeyelim. 

bu sabah ama. farklı. içimde bir sevinç. sebepsiz. ama yok hayır. senle ilgili olmalı. kış ortasında açan güneş gibi. başka hiç bir şey sevindiremez. beni. tutmasın kimse. yazmak istiyorum. içimde tomurcuklanan bu şeyi.  gülüşünü. yüzünü. özgürlüğünü. sonra ellerini. şefkat kokan saçlarını. ağır, mütevazı adımlarını. bulutlarla dans eden hüznünü. umut veren gözlerini. insanı sıcacık saran havanı. anlatmakla bitiremeyeceğim güzelliğini. bu sabah diyorum. başkasın. 

içimde garip bir sevinç.

.
sıla - tam da bugün


1 Aralık 2016 Perşembe

mektup3

bu sabah.
dünya soğuk. üşüyor ellerim.

biraz model. biraz birhan keskin.
sevgilim.
sensiz. çok uzun aralık günleri.

bana özlemin integrali, türevi, limiti.
sana sevdanın akrostişi.

sana çalıkuşu. sana araba sevdası. sana huzur.
bana çalışmadığım kısımdan hep sorular.

düşünüyorum. kuşlar uçuyor. ve arılar. 
ama kelebek yok diyorum.
mevsimden habersiz.
sevgilim. 
sensiz. hayat çok uzun.

geçmiş gün. doktor bel ağrıma fizik tedavi verdi. oysa benim tek ilacım sensin. bunu ikimizde biliyoruz. bir doktor bilmiyor.

senin de bilmediklerin var elbet.
misal seni özlemenin dışında işe gidip eve dönüyorum. daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum.
iki etimeğin arasına mesela. hem zeytin ezmesi hem krem peynir sürüyorum. 
bugün market alışverişinde bon jovi çalarken istedim bunu yapmayı.

bak ama hâlâ ıslak hamburger yemedim. ve kızarmış dondurma. söz verdim. yapacağım. 
yaparım bilirsin!

yalnız şu özlemek fiiliyatının yürekteki tahribatını nasıl yapacağız. onu bilemiyorum cinaslı kafiyem.
işte onu bilemiyorum.

fatma turgut - ilkbaharda kıyamet