30 Kasım 2016 Çarşamba

diyorum ki

her sabah. her sabah. ne gereksiz meşgalelerimiz var. sakal traşı olmak. işe gitmek gibi. oysa böyle soğuk ve yağışlı havalarda genel tatil ilan edilmeli. işe gitmek taammüden yasaklanmalı. çünkü ve zira; özlemlerimiz büyük. duygularımız sisli.

neyse ki hemen arkasına tünediğim şoför zevkli adammış. ahmet kaya dinliyor. dinletiyor. 
saçlarına diyor. yıldız düşmüş diyor. koparma anne diyor. 
o an. içimde bir şeyler oluyor. durmuyor. dışıma taşıyor. üşümesin diye ceplerime sakladığım ellerimi çıkarmak zorunda kalıyorum. çalakalem yazmaya başlıyorum..
..
soğuk ve buğulu camdan bakıyorum şimdi hayatıma. taşrada sakinlik arayan yazarın romanına bir türlü bulamadığı giriş cümlesi gibiyim bugünlerde. kayboldum. tam bir sonuç çıkaracak gibi oluyorum. ahmet kaya giriyor araya.

dışarda kar yağıyor. benim içime yağmur.
.
sonra sen geliyorsun aklıma. doğrusu. hiç gitmiyorsun. gitme de zaten.
ben çünkü sevdim. seviyorum. seveceğim. içli bir şarkı gibi. soğuktan buz kesmiş ellerimin aniden ısınması gibi. fırından yeni çıkmış ekmek kokusu gibi. sebepsiz içe dolan sevinç gibi. 
bilirsin. teşbihte hata olmaz. son da olmaz sevgilim. 
diyorum ki; sen benim en güzel düşüncemsin.
şahsen ben sana öyle ulu orta, dünyanın dilinde eskimiş ve üstelik tarihi bir yapım ekine ulanmış bir isimle hitap etmek yerine benim için ifade ettiğin her anlamda, her duyguda seslenmek isterim sevgilim!
mümkün olsa hepsini aynı anda ve aynı ses uyumunda bir çırpıda söylerim. lakin bu mümkün değil.
belki aynı anda söyleyemem ama yazabilirim.
son tahlilde diyorum ki sevgilim; yine böyle soğuk ve yağmurlu bir günde işe gitmeyelim. hayallerimizin peşine düşelim.
.



28 Kasım 2016 Pazartesi

beklemeden

sanki kasımın gidişine ağlıyor gökyüzü. puslu ve gri. geceden beri hiç dinmedi gözyaşı.

gidecekse diyorum. böyle yağmurlu bir günde gitmeli insan. ruh ve vicdanımızı çünkü. böyle bir sağanak temizleyebilir ancak.

"hayal gücün çok geniş" demişti bu sabah dostum fiko. ömrümün en uzun, en netameli emarında. onca gürültü, takırtı. asfalt matkapları. metallica konserlerine benzer ama çok daha yüksek ses ve ritimli davul sesleri. üstelik mezardan bozma makina aralığı. 
insan ya ölür ya da şair olur bu aralıkta. ben hiç bir şey olamadım. 
kuş ve su sesleri duydum sadece. 'kulaklığa bu sesleri özellikle siz mi veriyorsunuz' diye sordum. 
güldü sevgili teknisyenim. 
o'na söylemedim ama. gerçekten vardı su ve kuş sesleri. sırtını ormana, yüzünü göle dönmüş bir de ağaç ev. hayalimdeki gibi evet. ama ve lakin sen yoktun. çok kalmadım o yüzden.

belki başka bir hayale...

hem yağmur diyorum. ne güzel yağıyor..

içinde 'mavi kazağını ve hüzünlü gözlerini düşündüm' repliği geçen tuhaf bir yalnızlık senfonisi izledim cumartesi. doğrusu yarım bıraktım. tıpkı cuma gecesi hırvat filmini ve pazar akşamki fransız filmini bıraktığım gibi. bu tamamlanamamışlık üzerine bir kaç kelam edilirdi ya... pratik karşılığı olmaz şimdi.

hem hayata ve mutluluğa dair altın cümleleri pek mahir kurarız da mutsuzluğumuzu aynı maharetle anlatamayız. kaldı ki mutsuzluk anlatılamaz. sadece şarkılarda dinlenir, kadehlerde içilir ve yalnız yaşanır... cümleleri de öyledir mutsuzluğun; esir kampından toplanmış gibi yara bere içindedir, takâtsizdir her bir kelimesi... nihayet. ne kadar anlatırsan anlat. yarımdır...

tüm bu kırık-dökük kelimeleri ve dahi devrik cümleleri beş çayımı beklerken yazıyorum şimdi. çaysız çalışamam. bilirsin. hüzünlenirim. 
elbet seni de düşünürüm. 

ısrarla cama vuran yağmur damlalarının sesleri. radyoda çalan içli şarkılar. yazdığım her cümlenin sonundaki noktalama işaretleri. nasıl oluyor da hepsi bir anda sana bağlanıyor. şaşıyorum. elimi-kolumu koyacağım yeri bulamıyorum. çayı bekliyorum.

22 Kasım 2016 Salı

beethoven

sıradan ama imkansız hayaller geliştirmekteyim. hüznümüz çünkü sevgilim. gözlerimizden çok dinlediğimiz şarkılarda ele veriyor artık kendini. 

bu sabah. üç saniye ile kaçırdım metroyu. ezbere bir hüzünle. bir veda nazarıyla baktım yüzüme kapanan kapıya. halbuki 4 dakika sonra yenisi gelecekti. yine de çok üzüldüm. kapının hemen solunda oturan kadın ne çok benziyordu sana.

biraz sıla. biraz kasım. ve biraz da ellerimin üşümesi.
hepsi hüznüme dahil.
kuşlar hariç.

sadık haklıydı. hep haklıydı* 
iyiler, güzeller lakin her defasında içimizden bir şeyler koparıyor bu şarkılar.
gözyaşlarımız içtiğimiz çaya karışıyor. sonra kana. sonra sonra hüznümüze.

ama ve yine de şükür. 
çok şükür.
çay ve müzik olmasaydı. nic'olurdu halimiz. nic?

şimdi mesela. nev diye bir şarkıcı var. radyomda. "yaz dostuumm" diyor. barış manço ağzıyla. bilmiyor ki ben zaten yıllardır yazıyorum. ve beni sana yazmışlar. bak bunu da sen bilmiyorsun.

arka fonda diyorum. radyo voyage çalarken hayallerimiz düşlerimize karışıyor.

yoksa bu çalan beethoven mı?

ah sevgili dostum ludwig.

ahh.

büyük hırslar. küçük insanlar. bazen kendimi onlar gibi düşünürken yakalıyorum. hemen soğuyorum kendimden. lakin vazgeçemiyorum.

zira ismini vermek istemediğim bir bankanın not kağıtlarına yazdım gün boyu. şimdi bloga. oradan orta ve yakın dünyaya. transport. export. output.

nasıl da önemli sayıyoruz kendimizi.
halbuki hepi topu üç beş devrik cümle.
ama.
ama işte.
mutlu olmasak bile hissedilir bir kıvanç.
şakaklarımızdaki. 

oysa cümleler geçici. hüznümüz bâki.
.
sıla - ne çok

* sadık yalsızuçanlar - garip
** hasan ali toptaş - gölgesizler


21 Kasım 2016 Pazartesi

üç vakit

-dün-
hiç dışarı çıkmadım. oturdum. kitaplarımı yeniden dizdim. göndermeyeceğimi bildiğim bir kaç mektup yazdım. ardı ardına dört film izledim. beşinciyi izlemek üzereydim. sıkıldım. radyoyu açtım. cemal süreya'nın on üç günün mektuplarından okudum biraz. kaç tane okudum, hatırlamıyorum. uyumuşum. gündüz. yıllar sonra ilk kez hem. uyandığımda karanlıktı. çay demledim. sonra özlü'nün ferit edgü'ye mektuplarına başladım. iki tanesini okudum. durdum. yazmak istedim. öncesinde çaya baktım. bir kaç dakikası vardı. radyoda ilk kez duyduğum bir şarkı çalıyordu. düşündüm. aslında hep düşünüyorum. 
burada kendi kendime konuşuyorum yıllardır. dünyayı salgın hastalık vurmuş gibi. yahut büyük bir savaş çıkmış. kimse kalmamış gibi. sadece ben konuşuyorum. 
neden? niye? nasıl? 
huzursuz olduğum için mi yazıyorum yoksa yazdığım için mi huzursuzum? bu oyundan çıkarsam daha mı mutsuz olurum? ya da.. çayın kokusu. çok güzel.. galiba aradığım huzur....
-bugün-
mecburi bir kaç iş dışında çalışmadım. pencereden dışarıyı izledim. bol bol. kuş. biraz helikopter. bir kaç da uçak. geniş gökyüzü sonra. instagrama da dadandım. fakat çok şarj yiyor. bir de internet kotası. çekirdek çitlemesi gibi. biraz da bağımlı işi sanırım. lakin güzel vakit ölüyor. çok güzel. kafa bi'dünya. sevdim mi? 
sevdim.
.
akşamüstü kuşlara taktım kafayı. bir acayipler. bazısı "abi bi fotomuzu çek. instagrama falan koyarsın hem" der gibi. alçakta. çok alçaktalar. bazısı bulutları öpmek ister gibi. yükseklerde. en yüksekteler.
tuhaf. 
.
 -şimdi- 
tıka basa bir dolmuşun en istenmeyen jeopolitiğindeyim. şoför arkası. bir numara. mütemadiyen. yazıyorum. 

cemal süreya mı demişti. yoksa tezer özlü mü? 
unuttum şimdi.

"hep aynı yerde oturup yazma eğilimi vardır bende. evde ya da dairede (cemal süreya idi hatırladım) masamın yeri değişse düzenim bozulur. kolum kanadım kırılır. havaya giremem" diyordu.

haklı. ben de belirli bazı yerler dışında yazamam. havaya giremem. otobüs, dolmuş, tren, piraye cafe, bahariye,  varoş cafe. benim en havadar yerlerim. şimdi işte; iç kulağımda fransızca bir melodi. dışarıda; para verenler. para üstü alamayanlar. müsait bir yerde inmek isteyenler. ani frenler. sunturlu küfürler. telefon cıngılları hep. kasım ayazına karışıyor. 

değişmeyen. herkes mutsuz. herkes yaşama aşık. 
peki ne anladık biz bu aşktan; aslolan hüzündür. mutluluk istisna.

18 Kasım 2016 Cuma

kuzguncuk

biz seninle güneşli bir kış günü deniz kenarında oturup konuşmadık hiç.
bir gün diyorum; denize sıfır oturalım.
konuşmasak da olur.
ellerimiz üşümesin yeter.

     kuzguncuk'ta bir evimiz olsun. 
sobalı.

tren rayları. bizatihi uzun tren yolculukları. avrupa sineması. rize turist çayı. kış güneşi. yalnız ve hüzünlü banklar. şarkılar. ve tabi ki kuşlar. 
hepsini sevdim.
ama senin kadar değil.

     kuzguncuk'ta bir anımız olsun.
biri açık, iki çaylı.

matematiği hiç sevmedim. nefret ettiğimce alay ettim. ahkam kestim işe yaramazlığıyla. halbuki matematik bildiğin hayat. bilemedin ikmale kaldığın. mezun olamayınca anlıyorsun oysa.
hayat ne güzel. 
şu satırları yazdığım mavi pilot kalem ne güzel. sen çok güzelsin..

     kuzguncuk'ta bir kızımız olsun. 
adı mısra'lı.

17 Kasım 2016 Perşembe

2.mektup

bazen kulaklarım çınlıyor. sen sanıyorum.
sen misin?
burada günler çok uzun ve çok sıkıcı. biraz da soğuk. oralar nasıl?
sahi, sen nasılsın?
ben...
ben işte. bildiğin gibi. ellerim üşüyor yine. hani tanımayanlar beni özlemden değil de sırf ellerimi ısıtmak için yazıyorum sanacak. bugünlerde. uzun, çok uzun yürüyüşler yapmak istiyorum. bu güneşli, sonbahar ayazında. ama sadece istiyorum. bir de şebnem ferah dinlemek istiyorum. uzun uzun. 
.
oysa gün boyu sanat müziği dinledim. sabah patronun bir akrabasıyla kavga ettim. "başlarım sizin işinize de gücünüze de lan" dedim. galiba biraz da küfür ettim. ama istifa etmedim. onlar da kovmadı. birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdi. hem stratejik ortaktık. hem alan-veren-midesi bulanan-bulanmayan herkes razıydı. bir şey olmamış gibi devam ettik.
.
öğleye doğru internetten sipariş ettiğim kitaplar geldi. sevindim. tezer özlü'nün bende olan bir kitabını yine sipariş etmişim. dalgınlık işte. dört tezer'e karşın bir cemal süreya. bir solukta ikişer mektup okudum. bir tezer'den, bir süreya'dan. sanat müziği hiç susmadı. öğle yemeği yemedim. baktım hava güneşli. biraz yürürüm dedim. yürüdüm de. tam varoş cafeden içeri girecekken bir şey oldu.
seni özledim.
geri döndüm ofise.  çay değil de kahve istedim. şaşırdı hanife hanım. hiç bir şey söylemedim. perdeleri indirdim. sanat müziğinin sesini biraz daha açtım. seni özlemeye devam ettim.
.
kahve gelince biraz birhan keskin okudum. biraz eski, çok eski yazılarımı okudum. galiba duygulandım da. bir daha düzeltilemeyecek sözler söylemekten korktum.* aslında her gün yazmak istiyorum. ama sıkılmandan çekiniyorum. doğrusu; her gün yazacak kadar yaşamıyorum. iki gündür mesela annemdeydim. dizi izledik. çay içtik. babamı özledik. ama hep sustuk. bu sabah ayrılırken 'bir gün daha kal istersen' dedi. 'yolcu yolunda gerek. sonra gene gelirim.' dedim. 'gene gel' dedi elini öperken.
.
saat 16:00 gibi kuşlar geldi. güneye uçtular yine. ben arkalarından baktım. seni özledim. kuşlar giderken hala sanat müziği çalıyordu odamda. ayağa kalktım. bir turgut uyar şiiri geçti aklımdan. bir gün bu şiiri okumalıyım sana. ama bugün değil.
.
şimdi. ayaklarım üşüyor. istanbul trafiği ağır yaralı. iş çıkışı. perşembe. karanlık. dolmuşun kaloriferi kifayetsiz. 
sanat müziği çalmıyor.

ben yine seni özledim..
.

* birhan keskin

14 Kasım 2016 Pazartesi

kırkikindi

bu kış da üşüyor ellerim. her kış olduğu gibi.
biliyorsun.

yokluğunda hep üşüyecek. 
biliyorum.

sonumuz n'olacak?
bilmiyoruz.
.
ellerim sanki. ahmet kaya dinledikçe daha çok üşüyor. üç gündür. ağırdan alıyorum hayatı. ses etmezsem geçer diye. 
geçmiyor. 
hayat ne garip şey!
.
bu sabah. yapacak daha iyi bir işim yoktu. tuttum odayı arşınladım. enine on. boyuna on buçuk aldım-verdim adımı. 43 numara. tahminimden büyükmüş odam. yine de küçük geliyor. sıkışıyor, darlanıyor, boğuluyorum. her gün. 10 saatim burada geçiyor. burası benim kaderim. annem de  öyle demişti. "bu senin kaderin. bu senin kaderin." bir hafta kulaklarımda çınlamıştı. rahmetli yaşasaydı. o da öyle derdi. "oğlum bu senin kaderin." şimdi işte. ben de öyle diyorum. bu benim kaderim. 
sahi! bekir'de öyle demişti* 
"kaderin böyle. yolu yok çekeceksin" hepsine kafa sallıyorum. öte yandan. ama insan kendi kaderini.... diyecek gibi oluyorum.
diyemiyorum.
en iyi ve tek bildiğim şeyi yapıyorum.
yazıyorum.
yazmak dışında tutamağım yok çünkü.
yazdıkça ısınıyor ellerim hem.
doğrusu bu ya; bazen de nefret ediyorum. her gün aynı sıkıntıları çektikten sonra yaz yaz nereye kadar? 
hem niçin? 
kuşlara da kızıyorum. böyle pervasızca, böyle özgürce ve böyle insan çatlatırcasına. 
neden?
.
gel-gitlerim. 
neyse ki çabuk geçiyor. zira hayal ediyorum.
hiç bilinmedik yerlerde el ele yürüdüğümüzü. 
bir gün diyorum. kırkikindi yağmurlarında birlikte yürüyelim.
olur mu?
.
ahmet kaya - hep sonradan

* masumiyet (1997)-zeki demirkubuz

13 Kasım 2016 Pazar

pazar

pazar günleri diyordu yazar*  "hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler."

rasimpaşa yokuşunu çıkarken aklıma geldi bu bahis. evden ayrılmadan gelseydi. çıkmazdım.
pişman mıyım? yorgunum.
boğadan moda'ya. moda'dan tekrar boğa'ya güneşi kovaladım. ama beni asıl yoran yürümek değildi..
.
bahariye'nin tam ortasında bir kahveci buldum. bulutun ardında saklanan güneşe cephe bir yere oturdum. fransızca şarkılar çalıyorlardı. sevindim. 153 gün sonra bir sigara yaktım. güneşi beklemeye koyuldum.
.

güneşi beklerken haberleri karıştırdım. leonard cohen ölmüş. üzüldüm. telefonuma baktım. miracle şarkısı var. onu açtım. şarkı başladığında güneş bulutların arasından çıktı. vücudumdan evvel ruhum ısındı. şarkı bitti. güneş gitti. şarkıyı yeniden açtım. belki geri gelir diye. gelmedi.
tom waits ustaya sarıldım. bir çay daha söyledim. ardından bir sigara daha.
.
pazar gününü neşelendirmek isteyen insanlar geçiyor önümden şimdi. akşamki fırtınadan habersiz. en çok çekirdek aileler. oysa hepimiz biliyoruz. kimilerimiz okula, kimilerimiz işyerlerine tıkılacağız yarın. söz verdim kendime. bir daha dünyaya gelirsem sadece pazarları çalışacağım. kalan 6 gün hiç bilmediğim sokaklarını keşfedeceğim istanbul'un. hiç bilmediğim..
.

* ayfer tunç - taş-kağıt-makas

12 Kasım 2016 Cumartesi

kasım

bu çocuk! emre aydın. kanayan yaralarımızı dağlıyor. kasımda bu yapılır mı? kasımın bununla ne ilgisi var? ben de anneme onu soruyorum. anne diyorum. ben erken doğmuş olabilir miyim? bu sabırsızlık. her sonbahar aşk yoluna düşmeler falan.
annem komünist rusya'nın ajanları gibi. ser veriyor. sır vermiyor. ne bileyim oğlum. güzdü işte doğduğunda diyor her seferinde.

ekim değil de. kasım.
hayatımın en köşeli taşları. aşkla kesişme noktası. hüznümün nirvanası.
.

hiç bir şey olmamış gibi yürüyorum. mutluluk demişti bir adam yol'dur.
yürüyorum arsız. ağaçlı yolda. cumbalarda kediler.
çok güzeller.
kendine güvenli şehir kadınları.
son model balina kasa arabalarda. bir de sakız olmasa ağızlarında.
daha çok seveceğim.

yağan yağmur değil de. düşen sarı yapraklar.
en acıyan yerlerim.
.
herkesin yeni yıl listesi olur. benim kasım listelerim. bu kasım mesela. huzursuzluğumun pessoa'ya sözü var. hakeza 10 yıl önce izlediğim yeditepe istanbul. ve nihayet bir türlü başlayamadığım romanımın giriş cümlesi. hepsi bu kasım.

başlamak değil de bitirmek.
benim en büyük çaresizliğim.
.
emre aydın - ses ver

11 Kasım 2016 Cuma

hayat

sabah. erken saatler. aklımda bir ferdi tayfur şarkısı. geçen yıl bu zamanlar. 
etrafta anlamsız sesler.
otobüsün hırıltısı. akbil melodileri. olgunlaşma evresindeki ergen diyalogları. 

hayat bazen radyoda fransızca şarkı çıkma ihtimalini sevmektir.

otobüsün sol arka teker üstünde, ters oturuyorum. bir adam dik dik bakıyor. tersleyecek gibi oluyorum. kendimi görüyorum. sol yanım ağrıyor. hayır. kalbim değil. bacağım. bazen omzum. babamı özlüyorum.  

özlemek çok uzun. ışığı ve çıkışı olmayan soğuk bir tünel. kaybolmamak lazım. anılara tutunmalı.

"hayat bir gemi, dünya bir liman."

çocukluğumun en net şarkısı. dimağda kalan. kim, niye, ne vakit söylemiş. bilmiyorum. o zaman gogıl yoktu. şimdi üç saniyede her şey önünde. telefonun notlar kısmında izlenmemiş filmler. okunmamış kitaplar. bu kadar hazırcı olmamalıydık.

bazen hayat; karşılıksız aşk gibidir. acı verir.

haftanın son iş günü. yağmur şiddetini artırıyor. içimde bir şeyler büyüyor. gitmek için uygun rengi arıyorum. bana sorarsan mavi. en güzeli.
oysa en sevdiğim duvar yazısını boyamış okul yönetimi. hem de griye. şimdi ben nerde temize çekeceğim geçmişimi. 

bazen de hayat; pazar buluşması sonrası vapur iskelesinde bir türlü ayrılamayan sevgili gibidir. ne sen bırakıp gidebilirsin. ne de o..
.
bryan adams - pavarotti : o sole mio

10 Kasım 2016 Perşembe

1.mektup

kuşlar döndüler. bulutlar da öyle. hatta güneş bile bugün.
ama sen?
.
yokluğun. içimde bir sızı.
biraz tahassür, biraz hüzün ve biraz şiir.
.

dün gece çok güzel bir rüya gördüm. içinde BİZ vardık.
sabah seni düşündüm. biraz kuşları izledim. biraz ilhan berk okudum. üç kez seni seviyorum dedim. sonra gereksiz e-postaları sildim. gelen kutusuna baktım. boştu. yine yazmamışsın. olsun. canın sağ olsun. yeter ki sen iyi ol. ben her gün yazıyorum nasılsa ikimizin yerine. hem belli mi olur? berk olmasa bile belki bir gün asaf okuruz pier lotide. o da iyidir!
.
aklımda bir şey var.
nişantaşı'nda dar sokaklar. yürüyüşün. gülüşün.
matruşka misali vuruldum ben sana. usul usul, lime lime.
önce gülüşün. sonra bakışın. nihayet söyleyişin.
ama en çok bakışın.
sen bana bakınca. ben sınavda ikinci kağıdı isteyen öğrenci, suçsuz gözlerim itirafçı oluyorduk birden. sen bana bakınca. ben yeniden, yeniden doğuyordum.
.
sonra herkese olan bize de oldu.
biraz şartlar denen o vahim şey, biraz cevapsız sorular, biraz anlamlı suskunluklar.
.
matematik bilseydim şayet bunlar başımıza gelmezdi. oysa kışın üşüyen parmak uçlarımı gösterecektim sana daha. tahammül edebilsen şarkı bile söyleyecektim. ama işte en çok yapamadıklarımızı özlüyorum.
gitmelere doyamadığım şehirlerarası yolculuğumdun sen benim.

şimdi sonbahar, turuncuya çalan sarı yapraklar ve yalnızlığım.

sana da oluyor mu bilmem? ben göksel dinlerken içim parçalanıyor. şarkıyı söylemiyor adeta iç organlarıma doladığı dikenli teli çekiyor kadın.
ama ve hâlâ seviyorum göksel dinlemeyi. ve hâlâ çok kıskanıyorum gündüz uyuyabilenleri.

şimdi işte; biraz göksel, biraz trump'ın başkanlığı ve biraz ellerimin üşümesi.
.
göksel - bende bir aşk var

9 Kasım 2016 Çarşamba

kalanlar

metro istasyonlarının derinlerdeki ürperten serinliği gibi yokluğun.

ne tuhaf. 
hayatım bir müsvedde kağıdının ardında. sabah yazıyorum. akşam siliyorum. arada pencereden bakıyorum. 
özlüyorum.

yalnız seni arıyorum.

az önce.
en sevdiğim kelimeyi aradım. 
sen'i buldum.

oysa en masum olanlarımız "şiirler" bu bahiste.

bugün. 
kuşlar yok. bulutlar yok. sen zaten yoksun. gökyüzü gri. düşüncelerim kahverengi. kimsesizliğimizi özledim.
şimdi.

özlemek fiilinin hakkını vermeli.

çocukluğa özlemim sırf yaralardan. ilk zaman acı verseler de tüm yaralar mutlak kabuk bağlardı. şimdi öyle mi? yıllar geçse de kabuk bağlamayan yaralarımız. kanıyor. kanıyor..

içimden ince saz şarkıları geçiyor.

ilk sevda sözüne kanıyorum. tezer özlü. "kasım. ölme ayı." der. kasımda şarkıları yasaklamalı. kuşları serbest bırakmalı. 

sonbahar çocuğu olmak zordur.

yaşasaydı yahut tanısaydı beni de severdi tezer hanım. lodosta başı ağrımayanları severmiş.

bu kış diyorum; huzursuzluğun kitabı'nı bitirmeli.

eylül geçti. ekim bitti. kasım ayaklandı.
ama hüznümüz baki....

8 Kasım 2016 Salı

kısa

hastane bahanesine çıktım işten. trafik. kalabalık. güç bela yetişilen randevu. çalışmayan sistem. işlemeyen otorite. bitmeyen bürokrasi. lanet olsun. lanet olsun. lanet...

kendime sözler veriyorum hep. tutamayacağımı bile bile. bir gün tutabilmek ümidi ile. sinirlenmemeli oysa. hem ne diyor barış ağbi? keskin sirke küpüne zarar. bir de ali yazar, veli bozar.

kısa cümleler kurmak istiyorum artık.
kısa. çok kısa. mevsim güz gibi. istanbul'a en çok yakışan mevsim sonbahar çünki. bunu herkes biliyor. peki ya sonbahara en çok yakışan şarkı? bak bunu sen de bilmiyorsun.
how's it gonna end. 168. kez dinliyorum. bugün.


kısa cümle diyordum. yalnızlığımız sevgisizliğimizden değil. bize ilhan berk gerek. iki bardak çay.  -biri açık-  bir de tom waits. sonra istediğimiz şiirden başlamak serbest.

lodos bugün de devam ediyor. düşüncelerimiz savrulan yaz yaprakları gibi. ruhumuz perişan. aylaklığın hiç bir anlamı yok.

herkesin hayatının anlamı kendine. hayatı benzetiyorlar ya hep. kimi futbola fena halde. kimi sinemaya. bazı şiire. bazısı kadına. bence hayat yazdıklarım. ne zaman ve nasıl biteceği bilinmeyen. bence ama.

telefonum çalıyor. konuşasım yok. öğlen de yoktu. ikisini de açmadım. biliyorum ayıp. ama işte beklediklerinin değil de beklemediklerinin seni merak etmesi. biraz acı. biraz melankolik. biraz iki nokta..

yine çok konuştuk. ne çok bahseder olduk kendimizden. hep yalnızlıktan.
birlikte okuyacağımız ilhan berk kurtaracak bizi yalnızlıktan. 
bak buraya yazıyorum.
.
tom waits - how's it gonna end


7 Kasım 2016 Pazartesi

lodos

bir şey-ler
öyle bir şey-ler- ki
yalın ama çarpıcı şey-ler mesela
taze demlenmiş çayın kokusu kadar baştan çıkarıcı 
yağmurdan sonra yayılan toprak kokusu kadar huzur verici
ama ve asla afili olmayan bir şey-ler 
yazabilirsem şayet
kaç gündür mideme oturan, nefes almamı engelleyen o büyük şey kalkıp gidecekmiş gibi bir his var içimde
fakat önce el çantamı minibüsün torpidosuna koymalıyım bayım
yanılıyor da olabilirim elbet
ama işte bir de şarkı, yok hayır melodi var 
kafamın içinde dönüp duran adını bulamadığım bir türlü
ve çocuk masumluğumuz son günlerde
yanlış giden bir şey-ler var
hiç bu kadar mağlup görmemiştim kendimi oysa
kuşlar bile bir garip uçtular bu akşamüstü
lodos dedi haber bültenleri
şehir hatlarında anons etmişler dışarıda durmayın diye
ama ya kuşlar
onlara kim söyleyecek
şarkılar cevapsız, sorular işaretsiz 
ve hem kim bilecek
haziranda zorsa ölmek ara'lıkta nefes almak nasıl mümkün olur
üstelik öldürmeyen ama yaşatmayan da 
koyu bir arafsa bu karanlık
bana kalsa saatlerin ayarıyla hiç oynamamalıydık
şimdi kaç saat ilerideyiz ya da kaç yıl geride
sabahların ve dahi akşamların bu alacakaranlığının hesabını kim verecek
ya hiç yaşamadan tükenen ömürlerin....
.
kim - candan erçetin teoman

6 Kasım 2016 Pazar

adam asmaca

belimin ağrısı geçmedi. özelin doktoru fayda vermedi. fiziki muayenede fıtık belirtisi yokmuş ama emarda daha net anlaşılırmış. istersem emar çektirebilirmişim. her zaman olduğu gibi belki kendiliğinden geçer diye bir hafta bekledim. geçmedi. devletin hastanesinden randevu aldım ki emar için sıraya gireyim. bu aralar ama hiç bir şey yapmak gelmiyor içimden. işe gidip eve dönüyorum sadece. o da sürünerek son altı aydır. zorunlu olmadıkça dışarı da çıkmıyorum artık. insanlar çünkü çok kalabalık ve çok benciller. pazar gününü değil ama pazar sabahlarının sakinliğini seviyorum hala. bütün işimi gücümü bu bir kaç saatlik dilimde hallediyorum. az önce yine rutin market alışverişinden döndüm. bana sorarsan pazar sabahı uyumayan insanlar daha iyiler. daha anlaşılabilir insanlar. hal ve tavırları. bakışları. yürüyüşleri. sanki işte pazar sabahlarının öğleye uzayan zaman diliminde başka bir gezegende yaşıyorum. stres yok. kalabalık ve dahi gürültü yok. misal bu sabah markette, kasiyerle -muhtemel tanıdığı olan- bir kadın müşteri sakin sakin sohbet ediyorlardı. sıra bana gelmişti ama hiç sinirlenmeden, ne dediklerinden de bir şey anlamadan sabırla onları dinledim. sonra kasiyer yüzündeki güleryüzü ve samimiyeti sesine de nakşederek içten bir şekilde ; "hoş geldiniz efendim" dedi. "iyi ki sabırla beklemişim" dedim içimden. ben öyle sanıyormuşum. "efendim" dedi gülenyüz kasiyerimiz. "hoş bulduk" dedim daha bir gür sesle. 
ödememi yapıp kolay gelsin diyerek ayrıldım bu çok güzel şarkılar çalan marketten. sonra işte yine kendi kıta sahanlığıma, birazdan dolup taşacak sokaklardan odama çekildim..
hepsi bu..
oysa hayallerim vardı eskiden. bir ihtimal gerçekleşebileceğine inandığım. artık hayallerimi de kendimi de biliyorum. olmayacağını da. bu yüzden elimden ve aklımdan gelen tek şeyi yapıyorum. 
yazıyorum.
biliyorum. bir gün bu sevdam da sona erecek. tıpkı benim gibi. ama ve umarım benden önce bitmez. yoksa.
yoksa.....

ayfer tunç'un ekmel bey'i ölüme kafa tutup onunla anlaşmaya çalışıyordu hani. sayfasını bilmediği spiralli defter bittiğinde "gel beni bul" demişti ölüme. ekmel bey kadar cesur değilim elbet. o'nun gibi her gün de yazamam. lakin şimdi beni her zamankinden çok ayakta tutan yegane şey, adeta nefes almamı sağlayan bir organım yazmak. her şeyden ve herkesten çok ihtiyacım olan şey!

in the name of father filminin gerry'si idamla yargılandığı sanık kürsüsünde adam asmaca oynuyordu vakit geçsin diye. ben de işte hayatımda tahammül edemediğim boşluklar dolsun diye yazıyorum sadece. yoksa başka da bir amacım yok sevgili bayım. sizi temin ederim ki yok.
.
hector zazau - heart of class

3 Kasım 2016 Perşembe

n'oluyo fiko, zoruna mı gitti?

bu minibüsçüler bir alem. istanbul ve hayat zaten ayrı bir alem. ama bizim hattın minibüsçüleri bir başka işte. ellerinde birer zıpır telefon günlük borsa hareketlerini yahut altın-döviz takibi yapar gibi iki durakta bir; "86 şimdi geçti, memet abi'yi görmedim, sarı ahmet bimin köşesinden döndü, ben şu an ortayoldayım abi" diye tekmil veriyorlar birbirlerine. maksat birbirlerinden üç-beş yolcu daha fazla kapmak. ekmek parası diyeceğim ama eskinin esnafının ne adabı ne de muaşereti var bu yeni yetmelerde. daha dün akşam işte hazımsız esnaf efkarıyla bizim lazoğlu şoförle fiko kapıştı. 
fiko kim? tanımam. etmem. bizim şoför önüne ani manevra yapan yandaki minibüsün şoförüne böyle bağırdı; "nooooluyo fiko. zoruna mı gitti seni geçmem" dedi. 
fiko durur mu? kaçın kurası ve eski kulağı kesiği. bir kaç kez boşa gaz verdikten sonra sanki atını şaha kaldırırcasına dev gibi mavi magirusunu bizim mütevazı pejonun üstüne üstüne sürdü. bildiğin it dalaşı yani. bizim pejonun aynası yamuldu. tabi bizimki çıldırdı. adeta camdan çıkarak fiko'ya çemkirdi. bense tüm sinir uçları ve duyguları alınmış bir fani yahut robot gibi olayları kahrolası hafızama kaydettim sadece. normalde olaya müdahil olur en azından zayıfın yanında taraf tutardım. ama bu sefer izlemekle yetindim. sonra sakinleşti zaten ikisi de. ve yol boyu yine tekmil verip tekmil aldık. 
..
şimdi işte her akşam olduğu gibi yine aynı 32 kısım tekmili birden halleri tay tay gidiyoruz. 
95 köprüden çıkmış, 66 hal trafiğine takılmış, piç aytaç ters yapıp bizimkinin önüne geçmişmiş, çocuğun okulu olmasa valla bırakıp gidecekmişmiş buraları, bıkmışmış... aha işte kepçe kerim de önüne geçmişmiş vs.
lakin kimse akşamki fener maçından bahsetmiyor. ya da belediyenin, devletin yollara olan ilgisizliğinden. hatta eskiden arabeks, müslüm, ferdi falan dinlerlerdi. şimdi o da yok. varsa yoksa önde kim var, arkada kaç araba kaldı. dertleri bu. onbeş gündür benim anladığım her şoförün en az üç kankası, dört yancısı ve iki de stratejik ortağı var bu takribi bir saat onbeş dakika süren hatta.
yine konuşmalarından anladığım kadarıyla çoğu birbirini satıyor aslında. işin tuhafı bunu da biliyorlar ama bile bile oyuna ve hayata devam ediyorlar. ben de buna şaşıyorum işte. çünkü ben kendim aynısını yapamıyorum. ya hep, ya hiç diyorum. misal az önce kır saçlı minibüsçü abinin tekmil verdiği orta yolu bulamıyorum bir türlü. dahası bulmak istemiyorum. siyah ya da beyaz olmalı her şey. gri olmamalı asla. ve kata. insanlara, hayata ve kendime kızgınlığım bu yüzden belki de. ama işte hayat. istemediğin otu değil burnunun dibine, içine taa içine hatta beyninin en ince kılcal damarlarına kadar sokuyor. al diyor. hadi bakalım diyor. şimdi ortayı seçme de göreyim yiğitliğini diyor. öyle bir karar arefesiyle sınıyor ki seni. sophie'nin yerinde olmak istiyorsun şerrefsizim.
işte benim de bu çok zoruma gidiyor canım viktor.
işte bu çok zoruma!