30 Ekim 2016 Pazar

hesap kitap


dostum viktor, canım viktor

söyle lütfen;

yüzeye çıkabilmek için

daha

ne

kadar

dibe

batmalı insan?













hem

ne

kadar

daha

29 Ekim 2016 Cumartesi

çınar ağacı

kalkıp dişlerimi fırçalamalıyım. ama olmuyor. akşamdan kalan nahoş tat beni rahatsız etmesine rağmen kalkmıyorum yerimden. iktisatçılığın verdiği hastalıkla, kısa bir fayda maliyet analizi yapıyorum. sonuç: bu şekilde rahatım iyi. hem çok iyi. belimde sıcak su torbası, münzevi ve ehlikeyif bir ev kedisinden farksızım zira. en az onbeş dakika süreyle çünkü, günde dört-beş defa sıcak uygulamalısın dedi doktor. onbeş dakikayı geçeli yirmi dakika oldu. fakat yerimden değil kalkmak gözümü kırpasım yok. (sevgili gregor samsa hayattaysa kulakları çınlasın. öldüyse de allah taksiratını affetsin.)
ve voyage radyo bu sabah harika şarkılar çalıyor. ha bir de; bir açıp bir kapayan sonbahar güneşinin yansıdığı parlement mavisi dolabın üzerindeki şekiller var. kahve falından hallice. güneşin bir bulut parçasından sıyrılıp yeniden odama doğduğu her vakit yeni bir şekil. yeni bir hayat. kavanoz dipliye bu fal penceresinden bakıyorum şimdi. misal şu an dolabıma yansıyan şekil. kökleri lale devrine, dalları 21.yüzyıla uzayan asırlık bir ağaç. galiba çınar. öyle olmalı. çünkü okuduğum tüm kitaplarda ve izlediğim bütün filmlerde asırlık diye söz edilen tek ağaç çınardı. o halde penceremden içeri dolan bu ağaç da çınar olmalıydı. 
.

haklıymışım. birbirimizi tanıma anlama süreci geçtikten bir süre sonra, "ey yaşlı dostum bana adını bahşeder misin" diye sordum. "çınar" dedi. yorgun ama yaşanmışlık dolu tok bir sesle. yorgundu belki ama yüzünden anlatma, içini boşaltma ihtiyacını anladım. bir şey demedim. ama meraklı bakışlarımı yakaladı. teklifsiz anlatmaya başladı.

" osmanlı 1718 yılında avusturya ile pasarofça antlaşmasını imzaladığında ben sadrazam nevşehirli damat ibrahim paşa'nın bahçesinde küçücük bir fidandım. babam rahmetli, yavuz sultan selim'in 1517 ridaniye zaferinde mısır'dan getirilmiş meşhur bir çınardı. sultan'ın hasbahçesinde tam ikiyüz yıl yaşadı. son günlerine yakın en canlı parçasını yani beni alıp sadrazamın bahçesine diktiler. bir kaç yıl sonra da zaten lale devri başladı. işte ondan sonra bu gözler neler gördü neler genç dostum. hani siz ademoğullarının meşhur bir sözü var ya; anlatsam roman olur diye. ben anlatsam yüz sezonluk ve 480 bölümlük dizi olur. "

sonra derin bir iç çekerek sordu.

-sigaran var mı?
-bi'saniye çantamda olacaktı.
belimin ağrısını, sıcak su torbasını unutup adeta düşerek indim yataktan. masanın altındaki evrak çantamda gizlediğim sigarayı paketiyle uzattım ihtiyar dostuma.
-malbora layt ha dedi müstehzi bir ifadeyle.
-diğerleri dokunuyor. zaten üç aydan üç aya, bir iki tane içiyorum. hem içime de çekmiyorum.

az önceki alaycı ifade yine göründü yüzünde. ama uzun sürmedi. birden kederlendi yüzü.

"size mektepte neler anlattılar bilmiyorum lakin sadrazam iyi bir insandı. fakat çevresi kötüydü. 
devlet işlerine vakıf, kadirşinas ve düşünceli bir devlet adamıydı. fakiri fukarayı gözetir, kendisine kötülük yapanlara bile o iyilikle karşılık verirdi.
bahçesiyle özel olarak ilgilenir. tüm çiçekleri sabah akşam tek tek dolaşır onlarla sohbet ederdi. benimle de ederdi elbet. büyük bir insandı nitekim. idamı hiç hak etmemişti. lakin kader!" dedi ve buz gibi bir sessizlik doldu içeriye.

özel bir soru sorabilir miyim dedim sessizliğinden faydalanarak.
elbette dedi.
peki hiç aşık oldun mu?

çehresi, sohbetimizin en başından beri olmadığı kadar değişik bir ifade aldı. adeta yüzündeki tüm çizgiler ortaya çıktı. her biri ayrı bir anı barındırıyordu sanki.

sigarasından derin bir nefes aldı.
"evet " dedi.
sustu.
soran gözlerle baktım. 
anlatmasını bekledim bir süre. 
ama nafile.
anlatmadı..
güçlü kanatlarıyla uzun bir sessizlik kondu  aramıza. yaşlı çınar yutkundu bir kaç sefer. ama konuşmadı hiç.
o sırada kapı çalındı. ben çınara, çınar bana bakıyordu. hareket etmiyorduk ama. kapı zili ısrarla çalıyordu.
.
gözlerimi araladım. çınar gitmiş. hava kapatmış. birisi gerçekten kapıyı alacaklı gibi çalıyordu.
açtım. memduh efendi. 
-abi senin gazeteden kalmamış istediğin başka gazete varsa onu alayım diyecektim.
-sağol. istemez memduh efendi. ekmeği ver yeter.
.
kapıyı kapadım. gittim, dişlerimi fırçaladım.


27 Ekim 2016 Perşembe

kara tepe


saat: 09:08. ofiste herkes günlük dedikodularından sonra mesaiye başladı. ben başlamadım. odamda joy fm'in sırayla çalan şarkıları eşliğinde karşıdaki kara tepeye bakıyorum. aslında bir senedir bakıyorum o tepeye. ne zaman sıkışsam, ne vakit hayat benim için içinden çıkılmaz bir hal alsa bütün işi gücü bırakıp dakikalarca o kara tepe'ye bakarım. ketumdur kara tepe! hiç bir şey söylemez. ama ben umutla ve inatla, sanki bir gün ışıklı bir yazı, bir yol gösterici ne bileyim işte bir işaret çıkacakmış gibi o tepeye bakarım. ama hiç bir şey çıkmaz!

bu sabah yine o tepeye bakıyorum. ömürden bir yıl daha kayboldu. ben hala oraya bakıyorum. ama bugün farklı olsun istiyorum her şey. şimdi mesela radyomda scorpions, değişim rüzgarları derken bir anda kara tepede buluyorum kendimi. bu sefer tersten, kara tepeden ve yukarıdan ofisin içinde duran düşünceli adama, kendime bakıyorum. 

aslında; benim sandığım fakat hiç bir vakit benim olmayan hayatıma bakıyorum. etrafımda bir tutam kalabalık her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. bazı yerlerde üçerli dörderli gruplar oluşturmuşlar. bazıları ise bireysel takılıyor. kafamın içindeki kalabalık güruhu söylemiyorum bile. 
ortak noktaları; hepsi bir şeyler söylüyorlar. hepsini de duyuyorum. ama derdim başka. yıllarca önce çok fazla seçme şansı bırakılmayarak girdiğim yolda makas değişikliği yapmak için çırpınıyorum. lakin susmuyorlar hiç. 
"kaderin bu, alın yazın böyle. hiç boşuna çırpınma. kabul et. yolu yok, çekeceksin bekir gibi." diyor azımsanmayacak bir çoğunluk.
öte yandan bir azınlık var ki, bir iki kişi. ama üçü bulmaz.
 "bir tane hayatın var. kumandayı eline al." diyorlar cılız sesleriyle. 
ammavelakin ; hangi hayat benim. bilmiyorum. kayboldum. hükümsüzüm sevgilim!

uzunluğunu bilmediğin ince bir yolda yürüyorum. üşüyorum. kızıyorum. özlüyorum. ağlıyorum. ve elbet mütemadiyen yazıyorum. ama okumuyorum yine. bugüne kadar çünkü ; zorlukları olsa da güzel yaşanmış hayatları okudum hep. ve yaşayamayacağım hayallerimi yazdım. ama işte nereye kadar böyle. bu hayat artık acı veriyor bana.

en kötüsü de ne biliyor musun?
sonu bu kadar hazin ve kati olan bir hayat için-de bunca karmaşa, gürültü, yorgunluk, kızgınlık, kırgınlık, ağrı, sanrı, gözyaşı, mücadele, çekişme, koşturmaca ve münakaşa...
değer mi?
değer mi hiç? 
sezen'den önce sen söyle lütfen sevgili.
değer mi ha?
bana hiç mantıklı gelmiyor.
hali hazırda ve her geçen vakit pamuk ipliğine bağlı umutlarım sararıp soluyor. ha koptu ha kopacak. hatta belki de koptu ve şu an uçurumdan aşağı yuvarlanıyorum miyadını doldurmuş yaşlı bir ağaç parçası gibi. fakat ne sen farkındasın bunun ne de polis! oysa gülhane parkında ceviz ağacı olmayı kim istemez ki şimdi?
şarkılarla kitaplarla nereye kadar hem. memleket ve istanbul zaten tutanın elinde. ama eziyet hep sade vatandaşa. beşiktaş'ı hiç sorma. 

niye uğraşıyoruz ki o zaman? 
ve neden?

şimdi işte; tek umudum kara tepe'ye bakıyorum. bir kaç bulut parçası ve bir ışık hüzmesi. sabahkinden farklı, daha aydınlık bir kara tepe duruyor şimdi karşımda. lan yoksa...!

23 Ekim 2016 Pazar

bazı soruların cevabını duymak istemezsin*

insanın gönül telini titreten şarkılar vardır ya hani. mesela cemali'nin duymak istiyorum şarkısı. bu sabah yine, nereye gittiğini bilmeyen derviş misali dumlupınar sokağı'nı adımlıyordum ki, çarşı esnafınının pazar telaşının arasından dokundu kalbime. sırtımdan kurşunla vurulmuş gibi donakaldım. aslında vurulan kalbimdi. arkama döndüm. küçük bir cafe-barın karanlığından tüm dünyaya yayılıyordu bu büyülü melodi. toplasan bir kaç dakika ama bana sorsan saatler süren bir zaman yolculuğunda, yolun ortasında, orda öylece durup şarkıyı dinledim. uzaklara gittim. çok uzaklara. sonra bir esnafın sokağı yırtan sesiyle kendime geldim. kaldığım yerden, ağır adımlarla, güneşi bulma umuduyla hayyam çayevi'ne doğru yürüdüm.


güneşsiz ne hayyam'ın, ne de çayının tadı vardı. üstelik kulaklığımı da evde unutmuştum. telefonun sesini açarak müzik dinlemeye utandım.
"bi'çay daha vereyim abi" diyen garsona sağ elimi bilekten yukarı kaldırmak suretiyle hayır dedim. benim gibi pazar sabahının köründe uyuyamayan insanları izledim bir süre. sonra bir ara yukarı, gökyüzüne baktım. gri ve kasvetliydi. inceden yağan bir de yağmur vardı. bu saatten sonra güneş açmaz diye düşündüm. sonra seni düşündüm. seni. hep seni. mütemadiyen seni.... aslında her gün seni düşünüyorum...
bilmiyorsun.
sormak, söylemek istediklerim vardı hem.
ama..
ama işte!
olağanüstü hal gibiydi bu sessiz aşkımız, vuslatımızı bir süre daha uzatmaya karar vermişti bir kere kader.
dün akşam izlediğim woody allen filminde tam da içinde olduğum bu ahval ve şeraite uygun bir şekilde ; "bazı soruların cevabını duymak istemezsin" deniyordu.

ama ve her şeye rağmen ben yine de sormak istiyorum.
hayallerim, 
hayallerim sevgilim.
sonsuz hayallerim,
asla sensiz değil.
bunu biliyorsun değil mi?
.
.
.
*cafe society(2016)

15 Ekim 2016 Cumartesi

bu matematik bizi kandırıyor hocam


sıkıntımın tavan yaptığı her vakit olduğu gibi bahariye'ye, piraye cafe'ye vurdum yine kendimi. sırtımı duvara, yüzümü ağaçlardan seken güneş ışınlarına verdim. 275 adet şarkının yer aldığı müzik listesini açtım telefonumda. çay söyledim. canım sigara istedi aylar sonra. içmek için değil ha! yazmak için. hazırlıklıydım bu kez. kimseye imrenmeye hatta dilenmeye niyetim yoktu. sene başında aldığım bir paket sigarayı içindeki minik çakmakla birlikte çantama atmıştım evden çıkmadan. çay geldi. sigarayı yaktım. yazmaya başladım.
..
piraye'nin sahipsiz kedileri gibi hissediyorum bazen. hatta çoğu zaman. kimsesiz, yapayalnız. peyami safa kadar yalnız.
.
düşünüyorum oysa.... 
annem var. kardeşim var. abim var. memlekette de olsa amcam, dayım, teyzem, halam ve çocukları var. can arkadaşlarım var sonra. fiko var. hafız var. şeko var mesela. hakim'le ıssız da var. ama kimsem de yok öte yandan. hakim'e mesaj attım, üç saat oldu dönmedi daha. hafız'ı aradım. bugün çocuklara dadılık yapacakmış. şeko zaten adapazar'ında. fiko da haftasonu beygir koşturuyordur kesin. en olmadı 3600 çarpı 7500 dev ekranda iddaa peşindedir şimdi. ıssız da benim gibi bunalım mastırı yapıyor bugünlerde. elleşmemek en güzeli.
belki de sırf yüzden öze dönmeli, içimize bakmalıyız...
bakıyorum da,  yılmaz erdoğan'ın şiirleri gibi bu sıralar hayatım. gırtlağına kadar hüzne ve kedere bulanmış vaziyette. ve üç adımda bir aklıma o'nun şiirleri geliyor. sen de geliyorsun elbet. ama ben sana fen bilgisi defterimde şiir biriktirmedim hiç. ben aslında hiç şiir biriktirmedim sevgilim. çünkü ben şiir bilmem, sadece düz yazarım. ama sırf senin için. sadece sen oku diye.
hem kim bilir gün gelir belki kendi sesimden okurum sana düz yazılarımı. ister misin bilmem? 
ama baktın olmadı, bir yılmaz erdoğan şiiri ya da benim en sevdiğim cemal süreya'dan bir kısa şiir okur günü kurtarırım diye düşünüyorum şimdi. 
bilmiyorum çünkü en çok hangi şairi seviyorsun. 
ama bak turgut uyar'da uyar şayet istersen. onu da severim. 
yahut ahmet telli. 
son tahlilde; dile benden hangi şairi dilersen?
ama lütfen sayısaldan gelme sevgilim. çünkü ve zira matematiğim hiç bir vakit iyi olmadı. gerçi sonuç olmasa da gidiş yolum doğru olduğu için sağolsun hocalarım sınıfı geçirirlerdi hep. matematik ve ben kedi-köpek gibiydik tüm milli müfredat boyunca. geçinemezdik hiç.
ama ve yine de, matematikle aramdaki tüm bu ten uyuşmazlığına rağmen hayat matematiğini geç de olsa çözdüğümü düşünüyorum. 
peki ama ne anladık biz bu aşktan?
orasını hiç sorma sevgilim. orasını hiç sorma!
yalnız geldik. yalnız gidiyoruz. 
sıfıra sıfır. elde var yine sıfır.

13 Ekim 2016 Perşembe

kar kokusu

gözlerim kapalı. şuurum açık. saate baktım. 05:28. hoca, saba makamını çok güzel icra ediyor. ama uzaklardan, çok derinden geliyor sesi. oysa cami bir sokak ötemizde. rüyada mıyım? tereddüt ettim. yok değildim. hem ben nasıl ve neye uyandım? uyandığım için mi duydum sesi yoksa sese mi uyandım. ya içimde günlerdir hiç dinmeyen ses? babalar evlatlarına kıyabilir mi hiç? 
babalar evlatlarına...
.
annemdeyim bir kaç gündür. babamın son günlerini geçirdiği odada. ama yattığım yatak o'nun yatağı değil. başka bir yöne bakıyor bu yatak. koltuktan bozma ve daha geniş. onun yatağına ne oldu bilmiyorum. fakat duvarın rengi on senedir aynı. bilincinin yerinde olmadığı son günlerinde bana sorduğu son soru. hatta kurduğu son cümle " duvarların rengini niye değiştirdiniz?" olmuştu. değişmemişti oysa. yıllardır hep aynı. fildişi venedik sarısı.
.
"otlu peynir kokusuymuş" yılmaz'ın babası. oysa kar kokusuydu benim babam. eve geç gelmek zorunda olduğu soğuk ve karlı akşamlarda önce pencerede daha da gelmeyince uyur numarasıyla yatakta beklerdim. cep telefonu icat olmamıştı daha o zamanlar. sabit telefonumuz da yoktu. zaten mahallede bir bakkalda, bir de fabrikatör nuri'nin evinde vardı telefon. dolayısı ile " ben şuraya gittim, şundan gecikeceğim yahut mesaiye kaldım" diye haber verme imkanı da yok. çocuk yüreğimle merakla, acaba bir şey mi oldu diye korkarak beklerdim. merdivendeki ayak seslerini ama en çok da sigaradan mütevellit -hala kulaklarımdaki- kesik kesik öksürüğünü duyunca derin bir oh çekip sevinirdim. ama nerden bilebilirdim? benim çok sevinmeme neden olan tütünün bir gün o'nu aramızdan alacağını. bilemezdim. 
dedim ya; kar kokusuydu benim babam. odama gelip hafifçe başımı okşadığında ellerine ve üzerine sinmiş zemheri soğuğu ile kalbim ısınırdı. hem benim babam adam gibi adamdı. hep söylerim. bana hiç bir oyun öğretmedi. "iyi insan ol yeter" dedi. denedim. kendim dışımda kimseye zararım da olmadı. sanırım. öyle ümit ediyorum yani. kelimelerle oynamayı kendi başıma öğrendim mesela. ve oyun hamuru gibi oynayarak böyle kelimelerle yeni bir şeyler söylediğimi düşünmek hoşuma gidiyor yine de. lakin ikimizde biliyoruz ki sevgilim. değişen ve yeni bir şey yok. üzücü olan da bu işte. hiçbirşey..
.
şimdi, sabahın beşbuçuğu. uzaklarda, içim sıkılıyor. midemde sanki bir futbol topu. beynimde dinmeyen bir ses; babalar evlatlarına... 
ruhum sıkılıyor. canım yanıyor. ama babam yüzünden değil..

12 Ekim 2016 Çarşamba

dön baba dönelim

@ "ama özledim ben karaktersizim" diye bir şarkı var hani. işte o misal; ben dengesizim. ama çok özledim!

@ hiç bir şey olmamış gibi davranamam elbet. daha önce üç kez yaptığım gibi, koca puntolarla gidiyorum bu-logdan dedikten sonra kuyruğunu kıstırmış tilki gibi yine geri dönüyorum. hayata ve kendime olan kızgınlığımı elimdeki tek "tutamaktan" çıkarıyorum. kendimi cezalandırıyorum. sonra anlıyorum öküzlüğümü. geri dönüyorum. erkekliğin onda dokuzu kaçmaksa yüzde onu geri dönmekmiş! allahtan eti-kemiği, canı, siniri yok bu yazma tutkusunun ve blogun. yoksa bir insan kaç kez affedilir ya da aşk her şeyi affeder mi?

@ en iyi juno bilir sebebini elbet! dolunay ters açı mı yaptı merküre makas mı attı bilemem ama bu sıralar her şeyim uçlarda. bugün ak dediğime, yarın kara diyorum. ama ve asla ve kat'a ortası yok. ya siyah, ya beyaz. gri yok, gam var...

@ çok enteresan! eskiden sadece geriye dönüp baktığımda vayy bee! yıllar ne çabuk geçiyor derdim ama çalışırken ya da öğrenciyken hele ki askerde hiç geçmezdi bu totoş zaman. şimdi en bi sevmediğim işte bile isviçre alplerinden aşağı salınmış kar kızağı gibi kayıp gidiyor. ve değişiyor her şey. saçlar, yüzler ve hatta mimikler.

@ ama insanlar hep aynı. gürültü ve trafik aynı. biz uysal koyun gibi şeridimizde ve sıramızda beklerken emniyet şeridinden gelip önümüze geçen yavşaklar da aynı.

@ uzuuuun bir aradan sonra sabahları radyo eksen dinliyorum artık. enerjim tavan yapmıyor belki ama yerlerde de süründürmüyor en azından. akşamları da bulabildiğim dostlarla muhabbet ediyorum.(kulaklıkla elbet) bulamayınca, joy fm dinliyorum bu sefer.. benim sadık yarim, müzik çünkü..