31 Ağustos 2016 Çarşamba

bazı şeyler 16 - 20

16- hani 1.köprüden bakınca 2.köprüyü görüyorduk ya. işte bu şekil, hem fizik hem coğrafik olarak imkansız olmasına rağmen 1.köprüden bakınca 3.köprüyü görebileceğim gibi çocuksu düşüncem vardı. az evvel son buldu bu düşüncem. 1.köprüden bakınca 3.köprü görülmüyor sevgilim. ama boğazın maviliğindeki anılarım. onlar çok net..
...

17- metro istasyonlarının derinlerdeki serinliğini özlemişim. o kendine has rutubet kokusunu, gelen treninin "çekilin lan kenara" ıslığını. sarı çizgide durmayı. bekleşen yolcularla kaçamak olarak göz göze gelişleri, kitap okuyanlara dikkat kesilmeyi seviyorum. uzak kalınca, kaybedince anlıyoruz ya bazı şeylerin hayatınızdaki gerçek ağırlıklarını, yer etmişliklerini. biraz hüzünlü, yer yer acı verici. ama sahici duygular. bunları da seviyorum. belki bilmek istersin diye düşündüm.
...

18- bazen düşünüyorum da metrobüsle, otobüsle yahut vapurla giderken telefonda soyunu sopunu, yediğini içtiğini, gittiği ve gideceği tatili, işyerindeki sorunları bağıra çağıra anlatan tiplerden ne farkı var ki diyorum şu blogdaki karalamalarımızın?
ha evet aslında kocaman bir fark var. bu telefon tellallarını aynı zamanda görebiliyoruz. fakat bizim gibi mahlas ve cümlelerin ardına saklanıp yazanlarda olduğu gibi bu adam/kadın nasıl bir tiptir acaba diye tahayyül yolculuğu yapmıyoruz. lakin benziyoruz işte birbirimize..
...

19- ve bu metro istasyonlarından en çok ayrılıkçeşmesi'ni seviyorum. hayır hayır, diğerlerinin soğukluğundan, klasikliğinden pek bir farkı, bir ayrıcalığı yok. sadece adını seviyorum. telaffuzunu, vurgusunu. bir de şair nedim ve şebnem sokak isimli otobüs duraklarını seviyorum. biliyorum tuhaf, anlaşılmaz bir sevgi yumağı. ama seviyorum.
...


20- biliyorsun sevgili, tren raylarını hep sevdim. çok sevdim. uzaklara, çok uzaklara gitme hayallerim hep trenler üzerine kurulu. seninle bir tren yolculuğunda karşılaşacağımız ümidimi de hâlâ saklı tutuyorum bu yorgun yüreğimde. tıpkı bugünkü gibi güneşli bir günde, fonda jehro çalarken daha önce hiç geçmediğimiz köprülerden, ovalardan, güneşin içinden, yağmurların üstünden geçmek diyorum ne güzel olurdu.
ne güzel?
.

30 Ağustos 2016 Salı

bu aşkın efkarı şarkılarda hüznü bende solacak*




ben belki dünden razıydım ya da hiç hazır değildim. gecenin ikisi yahut sabahın üçüydü. ankara-istanbul karayolunda dünyanın şarampolüne yuvarlandım. kaptan şoförümüz hiç beklenmedik bir anda önce otobüsü, sonra dünyayı yıktı başıma. en savunmasız yerimden, gönlümden vurdu beni teybine koyduğu ahmet kaya şarkısıyla.. üçü çocuk, sekizi kadın yirmiüç yolcunun en hüzünbazı olduğuma yemin edebilirdim. etmedim. beni ilk kez, böylesine vuran şarkıyı tüm hücrelerimle söylemeye başladım. konuşma arasında makedon olduğunu söyleyen kaptan şoförümüz de ağır yaralı olmalıydı ki üç kez başa sardı şarkıyı. uyumak isteyen yolcular homurdandı. önce otobüsün ışıklarını, sonra teyibi kapattı makedon kaptan. ama gönlümüz hiç susmadı. "bu aşkın nüshası rüzgarlarda aslı bende kalacak"
.
a h m e t.  k a y a - yakarım geceleri

29 Ağustos 2016 Pazartesi

dönüş

gelirken doğuya doğru ilerledikçe sıcaklığın azaldığını müjdeleyen, şoförün kafasının üstündeki kırmızı ışıklı gösterge şimdi, dönüş yolunda batıya attığımız her adımda artan sıcaklığın ve muhtemel nemin huzursuzluğunu hissettiriyor. belki bu yüzden -hayır hayır kesinlikle bu yüzden- gayet alttan alınabilecek bir mevzuda otobüsün muavinine ağız-burun giriştim. mecazi anlamda elbet. ama sonra ve her zamanki gibi pişman oldum. muavinden oldukça kibar dille su istedim. "tabi abi" dedi olgunlukla. kapalı, bardak sulardan getirdi. açık getirseydi içmezdim.
kolay değildi benim için. resmen ve her geçen gün, içten içe çürüdüğümü düşündüğüm bu beton şehre dönüyor olmak. üstelik şahane bir alternatifinin olduğunu tecrübe ettikten hatta ve daha ötesi tüm iç organlarımda hissettikten sonra dönmek zorunda kalmak ayarlarımı büsbütün bozdu. bunu muavine anlatamazdım. o zaman yazarım ben de dedim. yazarım o vakit.

söyle canım viktor, lütfen sen söyle.. böyle bir güzellik nasıl bırakılır, nasıl?

insan en ağır yüktür


iyi görmeyen gözleriyle önce yengeme kim olduğumu sordu. sonra köstekli saati, şişe dibi gözlükleri, frenk(oduncu) gömleği ile yanıma yaklaşıp; "sülalemizin en yaşlı üyesi artık benim" dedi.
"allah uzun versin dayı tevellüt kaç" dedim. 
rakamların her birinin üstüne ayrı vurgu yaparak. "bin - üç - yüz - otuz - dokuz" dedi.
dedemden tecrübeliydim. doğum tarihini hicri yıla göre söylediğini hemen anladım ama hesaplamam o kadar kolay olmadı. dayıoğluna sordum. hık mık  etti. neden sonra "554 ekle" dedi. "salladın di mi" dedim. güldü. google'a sordum. rakamı 33'e bölüp çıkan sonucu yine aynı rakamdan çıkarıp 622 ekledim. 1919 çıktı. "97" dedim. "bravo tam bildin. köyde ve civar köylerde de benden yaşlı kimse kalmadı. zaman çabuk geçiyor evlat" dedi.. 
"kimseye yük olmadan, elim ayağım tutarken ölmeyi nasip etsin yüce yaradan. insan çünkü en ağır yüktür" dedi ve sonra bir müddet sustuk...
..
havadan sudan bahsettik. ben istanbul'un neminden, gürültüsünden, doğasından şikayet edip memleketin havasını ve suyunu övdüm. o, "unutmayın evlat bu toprakları, akrabalarınızı, yılda bir kez olsa da hatırlayın, hatırlatın kendinizi" dedi. 

                

belinden sarkan zinciri bildiğim halde sordum. "köstekli mi saat" dedim. evet dedi. "çıkart da bir fotoğrafını çekelim" dedim. istemedi. 
"o zaman senin resmini çekerim". 
olur dedi. keyiflendi. sormadan, susamış gibi anlatmaya başladı. dört yıl askerlik yaptığını, dedesinin istiklal gazisi olduğunu ve madalyasının kendisinde olduğunu, köyün onlarca başarılı öğrenci çıkaran yetenekli öğretmenini, kırkbeş depremini, altmış ihtilalini, köyün kuruluşunu ve yörük olan atalarımızın köye ne şekilde gelip yerleştiğini hararetle anlattı. sessizce, hiç müdahale etmeden dinledim bu bilge çınarı. 
giderken "evlat, unutmayın buraları" diye yineledi. unutmayın..

28 Ağustos 2016 Pazar

özlemek bu dokunmakla geçmiyor - II


insan neyi özlediğini bilmez mi? 
ben mesela bilmiyorum.
içimde ara ara dalgalanan hissin meylinin neye ve kime olduğunu...
ama şunu istiyorum ve onu çok iyi biliyorum.
basit işlerle, misal bağ ve bahçeyle, evin bozuk olan kapısını tamir etmekle, köy ya da kasabanın en yaşlısının anıları dinlemekle, sessizliğini şakıyan kuşların ve hışırdayan ağaç yapraklarının bozduğu taşlı yollarda yürümekle, şehirden gelecek mecmuanın son sayısını yahut el yazmalı, posta pullu gerçek bir mektubu beklemeyle geçecek günler vesselam.
evet böyle.
.
model - mey

27 Ağustos 2016 Cumartesi

tom waits, köyüm ve ben


abdülhak şinasi, fahimbey ve biz adlı romanında; "insanoğlu değişir, değil yıllar geçtikçe, 24 saat içinde saatten saate değişir" diyordu. ben de değiştim viktor. çok değiştim. eskiden herkesten, her şeyden çok anlaşılmak ve anlamak isterdim. çırpınıp dururdum. ama bir kaç zamandır bıraktım bu beyhude çabaları. hayır, bir şey anladığımdan değil, bilakis yorulduğum için bıraktım. saçının teline değmeyecek, egolarının, küçük yalan ve hesaplarının esiri olmuş kişi veya kişilerin zihinsel yükünü terk etmekle başladım işe. çünkü ve zira; dünya ve aşk yalan, ölüm ve ihanet gerçek canım viktor. hiç bir şey ve hiç kimse için değmiyor. işte sırf bu yüzden insan asla pişman değilim dememeli bir zaman yaşadıkları için. zira o pişman olmadığım dediğin şey gün gelip seni çok fena pişman edebiliyor. bu benim şahsi fikrim tabi seni bilemem. ama farkında mısın bilmem yapay acılarla ve sevinçlerle yaşıyoruz hep? miş muş gibi yapıp iki yüzlülük ediyoruz. en başta kendimize, sonra yakın ve uzak sosyal çevremize. peki kendimizi kandırabiliyor muyuz? hayır, hiç sanmıyorum.
..
yıllardır türküsünü söylediğim köyümdeyim dört yıl aradan sonra. ve şimdi köyün en yüksek noktasında başı dumanlı akdağ'a karşı huzur içinde oturuyorum. ki bilirsin, huzur; zor bulup kolay kaybettiğimdi benim yıllardır. şimdi işte bu noktada sıfır nem, azami oksijen, hem yüzümü, hem ruhumu okşayan tatlı bir rüzgar. yanımda tom waits. insanın canının sigara istemesi gibi benim canım da yazmak istedi günler, haftalar sonra. cebimden  telefonumu çıkardım (evet haklısın eskiden kalem-kağıt çıkardı ceplerden. devir değişti. hem dedim ya ben de değiştim canım viktor) düşünmeden aklıma üşüşenleri yazmaya başladım. how's it gonna end şarkısı tekrar yaptıkça, esen rüzgar o derece mutlu ediyor beni. manzarayı zaten anlatmam mümkün değil şimdi yaşlı ve bilge bir ağacın altında. ama ve bir kez daha, defalarca tom waits, yüzbinlerce kez how's it gonna end diyorum sevgili viktor. hani bir sene, sırf geyiğine ultra kurgu bir yazı yazmış ve cenazemde 'tom waits çalsın' istemiştim. yok öyle bir şey tabi. dinimize, gelenek ve göreneğimize göre ters. ama burayı takip eden üç beş yakın arkadaşımdan şunu isteyebilirim pek tabi. bir gün işte hak vaki olup ritüeller tamamladıktan sonra mümkünse deniz kenarında bir mekanda tom waits - how's gonna end çaldırsın sevgili dostlarım. isteyen çay, isteyen rakı içsin. hesapları ben öderim!
.