28 Haziran 2016 Salı

iskele dahilinde ada yolcusu kalmasın

bostancı'dan adalar'a giden ilk vapura atladım. aslında burgaz ada'ya gitmekti niyetim. lakin giderken değil de dönüşte uğruyormuş burgaz'a bizim vapur. bunu öğrendiğimde heybeli'de durmuştu. ineyim mi inmeyeyim mi kararsızlığımda büyükadaya yanaştık. uzun zaman olmuştu adalar'a, büyükada'ya gelmeyeli. bayağı değişmiş çehresi. şöyle bir iki tur attım. canım sıkıldı. sabah işyerinde yaşanan tatsızlık değildi sanki asıl sıkıntı. genel bir bıkkınlık. her zamanki ruh ve beden uyuşmazlığı. oysa daha bu sabah sait faik diyordu ki;
 

"ev, iş, aile, sevgili, dünya işleri. hepsinin ucuna iğne batırılmış sarı-yeşil-mavi-kırmızı balonlara dönüştüğü günlerimiz olur. ne renk, ne uçarılık, ne sevinç kalır.

öyle bir şeydi işte içimdeki, anlatamadığım. sessizce geçmesini beklediğim. gerçi sonrasında sait faik, iki tavşan ve iki insanla yaşama sevincini yeniden yakalayabilmişti ama benim çok çaba sarfetmem gerekti. 
bir ara adanın yukarılarına tırmanırken evinin cumbasından dışarıyı seyreden, altmışına merdiven dayamış ama gözlerinde hâlâ yaşanmışlığın iyimser bir hüzne bulanmış sevinç izlerini taşıyan matmazel ve gölgesinde kapışan iki minik beyaz kedi hayata dair değişik umut varyasyonları sunar gibi oldu. ama nafile. bu bir anlık heves dağıtamadı üzerimdeki ölü toprağını. fazla üstelemedim ben de. geçecekti nasıl olsa. yürümeye devam ettim. faytona koşulan atlara yazıktı ama. ben sıcakta ve hatta gölgede zor nefes alırken onların bu şekil koşulmasına gönlüm razı gelmedi. ama konuşamadım da. 

her ne kadar denizin tam orta yerinde olsa da bu kara parçasında aradığımı bulamayacaktım anlaşılan. geldiğim gibi, gerisin geri iskeleye yollandım. bizi anakaraya taşıyacak vapur gelene kadar denizin kenarında oyalandım biraz. sonra tüm prens adalarından aktarmalı kadıköy'e giden ve elbet burgazada'ya da uğrayacak vapura bindim. fakat bu kez de ben istemedim burgaz'a inmeyi. denizin içinde olmak daha evla idi sanki. hem rüzgar güzeldi. deniz, martılar, iyot kokusu ve manzara-i umumiye. aradığım sevinç buradaydı işte. ıssız bir maviliğin içinde.

26 Haziran 2016 Pazar

sıcak değil de kargalar çok fena hafız

saat pazarın sekiz onu.  ben mahallenin delisi gibi dikildim balkona yine. çünkü sıcak. ama daha fenası kargalar hafız.
abartmıyorum. bizim sokağın kargaları gibi sırnaşık, inatçı, çirkin ve bet seslisi dünyanın hiç bir yerinde yoktur. tam bir psikopat çıktı hayvanlar. kıçlarını yırtana kadar böğürüyorlar. sanki kıyamet kopuyor. zelzele oluyor. ha dün sabah bir kaç saniye sallandık nietzsche ağlarken o ayrı. ama bu kadar da olmaz ki. ne durdan, ne sustan anlıyorlar şımarık çocuklar gibi. az önce balkon demirine konan birinin kafasını kırıyordum elime geçen ilk ağırlıkla. ama sonra baktım elime geçen şey akıll telefonmuş. bu dedim o kadar da akıllı değildir şimdi gidip hedefi bulamaz. iki kere sinir olurum. ya sabır çektim. yazmaya başladım.
.
eskiden diyorum bu balkondan karşı yakadaki sultanahmeti görür, vapur seslerini duyardım. şimdi yüksek yüksek beton kuleler, vinçler. şansım varsa biraz mavi gökyüzü, bir kaç beyaz kuş hava açık olduğunda. bence kargaları bu kadar hırçınlaştıran bu gürültücü ve çirkin inşaat hamleleri. hayvanlar kendilerine rakip olarak gördükleri için tepki koyuyorlar da biz insanlar anlamıyoruz belki de.
.
ya da ve belki de bir salgın geldi topluca öldük. kabir azabı çekiyoruz! çünkü bu kadar şiddet, vahşet, karmaşa. acı ve gözyaşı. hiç mi güzel bir şey olmaz bu dünyada! tamam haziran normallerinin üzerindeki sıcak hepimizin  ayarını bozdu. lakin şuna ne diyeceksin hafız?
sabah tam 07:50 de malum karga sesiyle gözümü açtım. açık olan balkon kapısının dibinde yatıyorum. tek gözümü açtım. balkon demirinde bir karaltı. sanki boğazlıyorlarmış gibi mahalleyi ayağa kaldırıyor şerefsiz. işte o an sağımı solumu yokladım el yordamıyla. telefon geldi elime. tam atacakken. vazgeçtim. saate baktım. o arada bu ibne karga kaçtı zaten. saat; 07:50. sonra uyumuşum. güzel bir rüya gördüm. şimdi burada anlatacak değilim rüyamı elbet. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. neyse bu güzel rüya bayağı sürdü ama. uyandım. saate baktım. inanılmazdı. 
tam 07:50 idi. duvar saatine baktım o da aynıydı. üşenmedim, kalktım. yan odadaki masa saatine baktım. 07:50. kolumu çimdikledim. elimi yüzümü yıkadım. bir kaç karga çığlığı, martı haykırışı dinledim. gördüğüm rüyayı düşündüm. karar verdim. zaman dediğimiz şey tamamen aldatmaca hafız. tamamen aldatmaca. şimdi saatlerce maitre gims dinlemek, üst üste üç tane juliette binoche filmi izlemek lazım.
.
maitre gims-je te pardonne

24 Haziran 2016 Cuma

haziranda müjgan

sensizliğim asla sevgisizlikten değil müjgan
-bunu biliyorsun-

çünkü sen benim en güzel düşüncemsin
-bunu da biliyorsun-

hani durduk yerde, sebepsiz bir sevinç doğar ya insanın içine. işte sen içimdeki o sevinçsin müjgan.
-ama bak bunu bilmiyorsun-

sen yokken altını çizdiğim kitap cümlelerini yeniden okudum. bazı küçük notlar aldım. kuşlara biraz ekmek, biraz su verdim her sabah beşte. gündoğumunu izledim. ismini ve anlamını bilmeden sevdiğim şarkıları bir gün sana da dinletirim diye not ettim. hep sen yokken.
-bunu da bilmiyorsun-

haziranı böyle uzun, böyle rutubetli gördükten sonra eylülün senede 60 gün falan olmasını istiyor insan. ama sen yine de haziranda gel ben senede 365 gün hazirana razıyım müjgan. peki ya sen?
-bunu ikimiz de bilmiyoruz-

hiç ummadığı ama çok sevdiği birinden, hiç beklemediği bir zamanda ki mesela sabahın beş-sıfır-üçünde şöyle uzunca bir mektup, bir haber alsa ne çok sevinir insan. bir haziran sabahı diyorum ansızın çık gel müjgan?
-bunu da bilmiyoruz-

dört yanlış bir doğruyu götürürdü bizim zamanınızdaki üniversite sınavlarında. oysa hayat sınavında bir yanlış pek çok şeyi götürüyor müjgan. ama sen benim en güzel yanlışımsın! 
-bu da böyle biline-

23 Haziran 2016 Perşembe

eM-aR

o sırada keskin bir virajı alıyordum. dörtten üçe küçültüyordum vitesi. ya da tam tersi virajdan yeni çıkmış vites yükseltiyordum. emin değilim. tuhaf bir bulantı vardı içimde. sevinçle hüzün arası bir şeydi. hem daha on yedi sene önce çektirmiştim ilk ve son emarımı. ki hayatımın en güzel emarıydı. çünkü babam yanımdaydı. önce tır tıır tıırrr elektrikli matkaplar başladı. hemen peşinden diş hekimlerinin o sinir eden,  gıy gıy aletinin sesine benzer bir ses ve finalde havalı matkaplar ta ta ta ta taaa. neyse ki önemli ve uzun bir şey değildi ama kaybolmamam, izmit ankara yolunu takip etmem lazımdı. ve ayrıca uyumamam gerekti. üstelik sakin nefes almam. derin değil ama sakin. düşünceler zaten, sil baştan cim kerisi yapmıştı beni daha otoban girişinde. bir de sol şerit kaplumbağaları olmasa. ah bir de sinirli olmasam trafikte. 
cim keri diyorduk istenen ve istenmeyen akan ve kokan bir dolu düşünce ama çokça naftalin kokan. lakin arada umut da kokan, bazen neşe salan. tıpkı mavi kelebekler gibi. ama ve sonra işte; trafik her yerde iğrenç. istanbul, izmit, ankara. ya dükkan isimleri akıl sır ermeyen? avcı'nın yeri, huzur lokantası. pepe hayvan evi. uçak mefruşat, hamaset çayevi falan. ya-şar sev-di-ğim, güzel bir şarkısını söylüyordu radyoda. ismini unuttum şimdi. hem bazen unutmak gerekiyor bence de. takılı plak gibi kalmamak bir şeye, kişiye, nesneye, şehre ve hatta bazen hayata. 
.
şehirden çıkıp otobana girdiğimde vites beşteydi, ibre yüzellide. kafamdaki bitlenmiş düşüncelerle, beyaz yol şeritleri yarışıyordu adeta. yaşar gitmiş nazan öncel gelmişti. 'bu havada gidilmez' derken nazan ben kendime cevapsız sorular soruyordum. "benim haberim olmadan kaç insan bana küs, kırgın ve kadayıf olmuştu acaba?"  bazen bilemiyor insan çünkü. ve ben acaba kaç kişiye kadayıftım onların haberi olmadan ve kaç kişiyle kesmem gerekti münasebeti bu yüzden?
ama ne olursa olsun uzatmamak lazımdı. böyle lastik gibi ve canlı, cansız ve mecazi meali ve kaydi, lafzi ne varsa işte. şöyle temiz bir sayfa açar gibi. yeni bir şiir, yeni bir hayat ve düzen hani. orman arkası göl manzaralı bir duruş sergilemek nasıl ve nice olurdu? hem ne kadar inandırıcı, ne kadar gerçek, ne kadar ben, ne kadar sen olurduk? ve kaç milyon müzik, kaç yüzbin sinema filmi, kaç bin kitap olurduk? hakeza kaç tren, kaç gemi ve hangi deniz olurduk yahut hangi gölde boğulurduk? sen ve ben bir olur muyduk? aşkımız mı yoksa bir kilo demir mi ağır basardı? yoksa basit bir gurura musallat edip küçültür müydük yahut bir imkansızlığın gölgesinde mi büyütürdük aşkımızı?
bilemiyorum sevgili müjgan.
bilemiyorum.
bilmemek diyorum ama bazen de güzel şey.

.
nazan öncel-bu havada gidilmez

keşke

dünya tepsi gibi düz olsaydı ve şu kentsel dönüşüm ucubeleri olmasaydı, kilometrelerce uzaktan görebilseydim seni.
.
cesaria evora-sodade

19 Haziran 2016 Pazar

balkon konuşmaları- v.7.4

normalde parayla yaptırılmayacak işleri karın tokluğuna bile değil, aç açına yapıyorum sevgilim. görsen ne çok değiştim.  -19.06.2016-
.
sıcak bir yandan, aşırı gürültücü karga ve martı koalisyonu bir yandan bu sabah da fazla uzağa gidemedim rüyalarımda. oysa sıcak-soğuk, oruçlu-seferi, haziran-ekim, yorgun-dingin, hasta-sağlıklı farketmiyor hep seni görmek ümidiyle yatıyorum her gece. çölde leyla'sını arayan mecnun gibi. lakin bulamıyorum. -seni ilk gördüğümden beri.-
bu sabah sanki ülkenin bütün karga ve martıları benim odamdaydı. yahut bir alfred hitchcock filminin içindeydim. sonra cehennemi bir sıcak. biraz daha kalsam sıcak ve nem yatağımda yapay bir göl oluşturacaktı. oysa dış mihraklar uyandırdığında saatim henüz karganın bokunu yemediği zamanı gösteriyordu. -07:03-
.
sabahın köründe, sokakta değil insan bir kedi bile yokken ön balkonu yıkarken buldum kendimi. böyle aylak bir ruha ancak annemden yansıyan hamarat ve titizlik genleri yaptırabilirdi ancak bunu. kuşların sıçıp batırdığı balkonu iki kere yıkadım. masayı,sandalyeleri. inanmayacaksın ama balkon demirlerini bile sildim. -08:37-
.
sonra laptopu, yazma hevesimi, müziğimi, kartpostallarımı alıp kuruldum balkona. esecek bir tutam rüzgar, sokaktan geçecek bir kaç naif hikaye bekliyorum şimdi. 09:19
.
çok sürmedi. sol çaprazımdaki apartmanın önüne ticari bir taksi yanaştı. ama öylesine dikkatli ve kaldırıma sıfır pozisyonunda yaklaştı ki biraz bekleyeceğini dolayısıyla taksiyi çağıranın kadın olduğunu düşündüm. yanılmadım. beş altı dakika sonra. beyaza çalan sarı saçlarının dikkat çekiciliğinde, siyah capri pantolonu, baskılı beyaz tişörtü ve kırmızı çantasıyla otuzlarında bir kadın çıktı apartmandan. beş basamaklı merdivenden sanki dünya güzellik yarışmasının birincisi gibi öyle narin, öyle zarif indi ki şoför inip kapıyı açacaktı neredeyse. ama bundan sonra yaşananları ve nereye gittiklerini ikisinden başka kimse bilmiyor... -09:39-
.
bir françoiz breut, bir ayşegül aldinç, iki de f.d. şarkısını dinledikten ve biraz rüzgar estikten bir süre sonra ters T şeklinde bana bakan sokağımızın sağ yanından tepeden tırnağa bembeyaz bir adam göründü. beyaz saçlı, beyaz gömlekli, beyaz tişörtlü, beyaz bernuda şortlu, beyaz çorap ve beyaz ayakkabılı bir adam. sanki altmışlı yaşlarından yetmişine yürür gibi ama gitmek de istemez gibi elindeki iki market poşetiyle sanki boğazdan geçen ağır yük gemileri gibi geçti. üşenmedim. saat tuttum. yaklaşık elli metreyi üçbuçuk dakikada geçti. T nin kuyruğunun bittiği yerdeki ağacın gölgesinde oturdu. cebinden beyaz bir mendil çıkardı. başını, yüzünü, ensesini sildi. mendili özenle katladı. cebine koydu. bir kaç dakika sonra geldiği hızda sokağın ucunda gözden kayboldu. -10:01-
.
.

18 Haziran 2016 Cumartesi

nesimi'ye sormuşlar yarin ile hoş musun*

bir görüntü var zihnimde. hani filmlerde olur ya; sıcaklığın tavan yaptığı, ıssız, çorak bir kasaba meydanında bir adam oturur. hareketsiz. dalgın. yorgun. belki biraz düşünceli. arada belli belirsiz esen rüzgar, saçından bir kaç teli havalandırır. arkasından bir köpek kasaba kasabının gölgeliğine yürür ağır ağır. adam mı yoksa şehir mi terkedilmiştir belli değildir.
.
bu tarafta, kentsel dönüşüm adını verdikleri faciadan yükselen beton bloklar arasında bir adam. balkon kapısı, penceresi ve televizyonu açık mevsim normallerinin üzerindeki sıcak ve nemin gözetiminde, elinde siyah bir kumanda öylece oturuyor. 
.
televizyonda sakallı, sarıklı, cübbeli bir adam, bir şeyler anlatıyor. cennet-cehennem. ihsanlar-kötülükler. doğrular-yanlışlar.
arka planda bugüne değin yaptığı iyilik ve kötülükleri ölçerken yakalıyor kendini. 
kanalı değiştiriyor. müzeyyan senar söylüyor trt nağme'de. 
"o gün ki gördüm seni
yaktın ah yaktın beni" diyor.

fikrinin ince güllerini bir dolaşıp geliyor zihninde. hiç biri ile şöyle etraflıca bir müzeyyen dinlemediğimi düşünüyor. ölmeden önce yapılacaklar listesine not alıyor. o'nunla ya da o'nsuz diye şerh düşerek hem.

kumandanın düğmesine bir kez daha dokunuyor. tarihi bir western filmi o'nu çocukluğunun ilkokul dört yazına götürüyor. pazar sabahları onüçteki pazar konserine dek süren western kuşağı biter bitmez sokağa fırlayıp izledikleri kovboy filmini canlandırırdıkları düştü aklına. 'şimdiki yeni yetmelerin bilgisayarda oynadığını biz sokakta oynardık' diye geçirdi içinden ve televizyon kanalını yine değiştirdi.

bir sonraki kanalda siyah beyaz bir türk filminde haydarpaşa'dan kadıköy'e aheste seyreden bir vapurla babası düştü hatırına. babasıyla yıllar önce yaptığı ilk ve son vapur yolculuğu. o yolculuğun hafızasındaki tek resmi ve şahidi haydarpaşa idi. sonra bugünkü gibi sıcak bir haziran. gece ve karanlık. vapur haydarpaşa'dan kadıköy'e akıyordu. sağına, soluna baktı telaşla. babası yanında yoktu.
televizyonu kapattı.

5 Haziran 2016 Pazar

hatır, gönül işleri


diyorlar ki kahvenin hatırı kırk yıl, sevgilim
ne gam
bilmiyorlar ki, hayyam'da güneşe karşı içilen çayın hatırı hiç bitmez.
.


3 Haziran 2016 Cuma

bana mutluluğu çizme abidin nasıl olduğunu anlat

38 yaşındaydım. trenle yunus'tan geçiyorduk. olric yanımdaydı. başka hiç bir şeye gerek yoktu. begonyalara arka fon oluşturan tek katlı sahil evlerini anlatıyordu. anlatıyordu. anlatıyordu. ben ela gözlerinin ölçülemez derinliğinde vurgun yemiştim. ama ölesiye mutluydum.
*
13-14 yaşlarında olmalıydım. bir yaz günü tuzla'dan bir akraba düğününden dönüyorduk bir minibüs dolusu insan. minibüsü hatırlıyorum. hani şimdilerde köfteci-dürümcü dükkanı olarak sağda solda gördüğümüz şu klasik volkswagen minibüslerdendi. ama minibüsün içinde başka kim vardı hatırlamıyorum. annem babam dahil. mavi minibüsten başka o güne dair hatırladığım diğer şey; nasıl olup da becerdiğimi ve kimsenin niye uyardığını bilmediğim bir şekilde başımı açık olan minibüs camından çıkarıp rüzgarla, özgür kuşlar gibi seviştiğimdi. bunun adı mutluluktu.
*
34 yaşındaydım. dört arkadaş iş seyahatinden dönerken arkadaşlardan birinin ailesinin bolu seben'deki yayla evine uğradık bir haziran sabahı. saf oksijen, eşsiz manzara, hanife annenin kahvaltılıkları. ama en çok tadını hala damağında hissettiğim kekik çayı. mutluydum be doktor. çok mutlu.
*
10 yaşlarındaydım. silgim olduğu halde çantamdan çıkarmaz, arka sıradaki hafız'dan silgi alma bahanesiyle sağ arka çaprazımda, iki sıra geride oturan özlem'e bakar gülümserdim. her zaman değil ama  arada o da gülerdi. hafız ne yaptığımı bilirdi. "olm bütün sınıf aşık o'na. bırak bu sevdayı. hem o yan sınıftaki doktor kemal'in oğlunu seviyormuş." derdi. inanmazdım. iyiki de inanmamışım. bir gün okul çıkışı tüm cesaretimi toplayıp "eve beraber yürüyelim mi?" dedim. "olur" dedi. o kaldırımda ben yolda evlerine kadar yürüdük. ben mutluydum. o'na soramadım.
*
27 yaşındaydım. güneşli fakat rüzgarlı bir mart sabahıydı. üşümüyordum. evi köyün hemen çıkışında yüksekçe bir düzlüğe, akdağ'a karşı inşa edilmişti. esen rüzgarın kaynağı, zirvesi hala karla kaplı bu dağ olmalıydı. annem ısrar etmese yine de gelir miydim bilmiyorum. çok uzun zaman olmuştu. kapıyı o açtı. şaşkındı. bir süre sessizce bana baktı. sonra sarıldı. tekrar, tekrar sarıldı.
ağlıyordu.
ağlıyordum. ama mutluydum..

2 Haziran 2016 Perşembe

bu şehir

eskiden pazar sabahlarının öğleye uzanan sakinliğini severdim bu yorgun şehrin. şimdi cumartesi sabahlarındaki tenhalığı. gerçi işe gittiğim cumartesilerde diğer azınlık uykusuz ve huysuz gözlerle dolaşsa da etrafta, seviyorum bu sakinliği. her günümüz böyle olsun leyla diyorum sonra.
hani biraz abartırsak ellili yılların istanbul'u gibi ya da istanbul olması gerektiği gibi yahut kalabalıktan bunalan büyük çoğunluğun istediği gibi. sadece sayılabilecek miktarda araç ve insan hakim caddelere. hani etraftaki beton kuleleri de görmezsek oksijen alıp karbondioksit vermek çok kolay bu ahval ve şerait içinde.
.
geçenlerde 1930'ların zonguldağının geçtiği demirkubuz'un kıskanmak filmini izledim. bir kaç müziği ve demirkubuz'un her filminde adet haline gelen kendiliğinden açılan kapılar dışında aklımda pek bir şey kalmadı. zeki abiye ayıp olmasın ama hani izlemesem de olurmuş dedim yalan yok şimdi. müziklerden la flor de estambul süpriz oldu lakin. sonra düşündüm ben neyi kimi kıskanırdım diye. dün izlediğim hugh grant filmindeki will freeman tipinde bir aylak olabilirdim mesela. hiç bir insan ada değildir lafzına katıksız isyan eden modern bir aylak yani. yahut bir kaç zaman önce dediğim gibi dere tepe, ova yayla yurdumun dört bir yanını gezen şu gezgin televizyonculardan da olabilirdim. zorluklarını bilemiyoruz tabi ama yaşadıkları güzellikler hepsini kapatıyordur mutlak.
amma ve lakin son tahlilde; o çok beyfendi ve pek hanfendilerin yaşadığı ellili-altmışların türkiyesi yahut istanbul'unda yaşamak isterdim olanağım olsaydı şayet. sırf sakinlik ve zerafet uğruna. hem zonguldak'ta olur adalar da mühim değil. bir kenarında deniz olsun yeter ki. bir kaç martı, üç beş de balıkçı teknesi. kâfi.
.
bu şehir-ceza&candan