13 Mart 2016 Pazar

zaten mutlu sonlara hiç inanmadım ben sevgili viktor

sıkıldım canım viktor. sıkıldım. kendimden. okuduklarımdan. yazdıklarımdan. dinlediklerimden. izlediklerimden. gürültüden. trafikten. kaostan. kalabalıktan. insanların bencilliğinden. kendi şımarıklığımdan. sahte sevgilerden. tekrarlarımdan. telaffuzu zor kelimelerden. işe gidip eve dönmekten. yaşıyormuş taklidi yapmaktan... 
yoruldum.
.
mümin sarıkaya - ben yoruldum hayat

kartpostal yazıları - nedense sustuk


güneş ve ufuktaki deniz aldatmasın. uzun, ince bir yol var önümüzde. taşlı, çokça dikenli, zorlu bir yol. işte o yolun hemen başındayız. fotoğrafta bu yüzden görünmüyoruz. aynı fotoğrafı saran sessizlik bizim büyük çaresizliğimiz. ve yine aynı sebepten fonda çalan şarkı duyulmuyor. ama biz biliyoruz ki; hüznümüze keder katan şarkı orada öylece asılı duruyor.
konuşmuyoruz.
ellerimiz gibi dillerimiz de kenetli.
dedim ya uzun, ince bir yoldayız.
ağır ağır, bize bir numara büyük gelen kEderimize yürüyoruz.
güneş ve ufuktaki yalnızlık aldatmasın.
.
candan erçetin - nedense sustum.

12 Mart 2016 Cumartesi

12 mart



vapurda bir sürü insanla oturuyorum. eminönü'nden kadıköy'e geçiyoruz. yanımızda onlarca martı, biraz rüzgar ve olabildiğince güneş. mutluluk için gerekli bileşenlerin hepsi mevcut gibi.
.
etrafıma bakıyorum. 
kederle camdan denizi izleyenler, yanındaki arkadaşı ile keyifli bir sohbetin içinde yüzenler, kulağında müzik başka bir alemde yaşayanlar, sanki yüzyıllık uykuda uyuyanlar, sevgililer, sevgisizler, ak sakallılar, kara sakallılar. çocuklar ve kadınlar. hepsi bizim vapurda.
.
düşünüyorum. 
acaba bu gördüğüm insanları bi'daha görecek miyim?  yahut vapurdan indikten sonra belki de bazılarımız terk-i diyar eyleyecek. kimsenin haberi yok. hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz.
.
merak ediyorum.
yanımızda yaklaşık yirmi dakikadır kanat çırpan martıların kaçı bugün karnını doyurabilecek. sabaha karşı, karşı apartmanın çatısında atacakları çığlıklar açlıktan mı yoksa mutluluktan mı olacak? bilemiyoruz.
.
içimden soruyorum. 
ben ne vakit huzur bulacağım.
konuşamıyoruz.
.
"beyim" diyor derinlerden narin bir ses. "kadıköy'e geldik. burada inmelisiniz."
'aradığım cevap bu değil' diyorum. ama çaresiz iniyorum.
.

benimle oynama kader!

orhan veli'ye rahmet okutacak kadar güzel bir gün. güneşli, sakin bir hava. deniz otobüsü iskelesine ahmet haşim'in ağır adımlarıyla ama nazım hikmet'in hisleriyle adeta güneşi içerek ve yosunla karış deniz suyu kokusunu içime çekerek, yürüyordum. her şey birden bire oldu. önce yandaki bankta konuşan iki kızdan dert yanan cırtlak sesli, esmer kıvırcık saçlı olanı sanki muhatabını dövüyordu, dert dinleyeni ise anlattıklarım skimde değil gibi boş boş bakıyordu. buradan bir hikaye çıkardı ama gitmeliydim. yürümeye devam ettim. üç beş adım ya attım ya atmadım. beşiktaş motorunun çığırtkanı battal boy megafonuyla kulağımın zarını iğfal etti. "iskele dahilinde beşiktaş yolcusu kalmasın" diye böğürdü. hem bir değil iki değil tam üç defa. arkama döndüm en sonucusunda. kulağımı gösterdim. sustu. eliyle bir işaret yaptı uzaktan. küfür mü etti özür mü diledi. anlamadım.
iskeleye devam ettim. güvenlik şeridinden sırasıyla çantamı, telefonumu ve kendimi geçirdim. hepsini tek başıma yaptım sorumlu bir vatandaş gibi. eşlik edeni bırak sallayan olmadı. üniformalı iki adam on metre ötede muhabbet ederlerken yarım gözle şöyle bir baktılar sadece. o kadar mı silik bir adamım?
.
bekleme salonunda bekleyenler vardı. ben yirmidokuzuncu bekleyendim. asal bir sayı. kendimden ve elemanların en etkisizi olan bir sayısından başkasına bölünemezdim. olsun. zaten işaretlere inanmadım hiç bir vakit.
ama ve sonra müzik çalarımı açtım. tracy chapman'ı gördüm. ne zamandır dinlemediğimi farkettim. üç haftada üçyüzde bir defa bile denk gelmemiştim. her gün bir saat yirmibeş dakika aralıksız dinlediğim bu liste için imkansız gibi bir şeydi. o kadar olasılık dersini boşuna mı okuduk yani...
bastım play tuşuna...
şarkının girişinden yani siz beyazların deyimiyle introsunda bir tuhaflık vardı. sanki sanat müziği taksimiyle başlıyordu şarkı. hatırladığım kadarıyla böyle değildi. listeme bir daha bakma ihtiyacı hissettim. doğruydu. tracy chapman- the promise yazıyordu. biraz daha bekledim lakin her geçen notadan sonra şarkının içinden bülent ersoy çıkacakmış gibi tedirgin oluyordum. neyse ki korktuğum olmadı. hayır bülent hanım çıkmadı lakin tracy'de çıkmadı. sibel can ablamız geçenlerde listeme nasıl girdiğini anlamadığım kader şarkısını dillendiriyordu. allah var şimdi çok da güzel söylüyordu. ilişmedim. hatta hakkıdır hakka tapan milletimin gıdası müziktir dedim. tekrar modunu çalıştırdım. bittti mi?
bitmez. 
çünkü bugün benim günümdü.
anons yapıldı. bir numaralı iskeledeki kılıç ali reis bostancı, iki numaralı iskeledeki uluş ali reis yenikapı-bakırköy seferi yapacakmış. ya da tam tersi. tam anlayamadım. zira kulağımda müzik ruhumda kelimeler vardı. hangisinin gebze'de hangisinin yalova'da olduğunu hep karıştırdığım eskihisar, topçular iskeleleri gibi deniz otobüslerini karıştırıp bakırköy yerine bostancıya gitmem -fonda kader şarkısı çalarken- kaçınılmazdı. allahtan babadan kalma alışkanlıkla sağlamcıydım. kulaklığımı çıkarıp etrafımdaki üç kişiye sordum. sonuçta üniversitede istatistik de okuduk ve çok şükür örnekleme metodu en sevdiğim konuydu. biri kırklarında, şakaklarında aklar olan abi diğeri yirmilerinin baharındaki genç kızda her şey yolunda gitti. ikisi de bakırköy için kılıç ali reis'i işaret ettiler. lakin üçüncü örneğim. işte bütün hikaye burada başladı dostlarım. bana öyle bakmasaydı. öyle delici dönüp öldürücü bir şekilde gülümsemeseydi. ben bugün yaşıyor olacaktım!
sırtı bana dönüktü. omzuna kadar inen at kuyruğu saçları güneş kadar sarıydı. fazla dikkat çekmeyen ama çok narin iki küpesi vardı. marmaranın neresinden estiğini bilmediğim kuzeyli rüzgarın sürüklediği kokusunu hissettiğimde başıma bir şeyler geleceğini anladım. lakin çok geçti. kader ağlarını örmüştü. kahverengi deri ceketinin sağ omzuna hafifçe dokundum. ilk ateşi ben açmış göründüm ama orantısız güç kullanan ilk o oldu. dört mevsim kadar ağır ağır dönerken yüzünün tüm hatlarını oracıkta ezberledim. sözlü yapsa yüz alırdım. ama beni felekate sürükleyen en derin okyanuslardan daha mavi olan gözleri oldu. sonra lal oldum. bir şeyler geveledim. ne diyorsun be adam dedi. sağır-dilsiz numarasına yattım. kadife sesiyle bu sefer özür diledi. gülümsedim. güldü. mavi gözlerden, kiraz dudaklardan ve dahi gamzeli yanaktan çıkan şarapnel parçalarıyla oracıkta ruhumu teslim ettim. sonrasını hatırlamıyorum.
.

10 Mart 2016 Perşembe

çay içersek belki geçer

içimde nerden geldiği belli olmayan serseri bir sıkıntı.
bir, iki, üç tam dört gündür. 
geçmiyor. 
büyük ve inatçı. 
ahlaksız bir de. 
kovdum. 
-gitmedi.
sövdüm. 
-uslanmadı. 
üstüne şiir yazdım. 
okunmadı. 
dert yandım. 
dinlenmedi.
çay demledim, yeni. 
içelim mi?
.

7 Mart 2016 Pazartesi

bir daha düzeltilemeyecek sözler söylemeye korkuyorum* sevgili viktor

çok fazla bir şey istemedim oysa bu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey. benim dışımda kimsenin umursamayacağı, çok küçük detaylara fit olabilirdim. olmadı..
sabahları zamanında, tam sekiz otuzda işimin başında oldum. hep on iki on beşte yemeğe indim. ve yine hep 18:00 de paydos ettim. onbuçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. garip olan şu ki; sanki yeni bir şeymiş gibi bu öğlen farkına vardım bu simetrinin!
şöyle bir düşününce hayatımda farkında olarak veya olmayarak beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim bir çok alışkanlığım vardı halbuki. amma ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değildi. hiç biri.  anlıyor musun viktor?
.
üç aydır öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. çok fazla sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri sadece. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba. ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. bazı şeylerin, bir çay-kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor.
işte bu acziyete çalakalem yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların. yoksa yaşamak ağrısı baki. ama canım viktor. sen olmasan ben kime yazardım. bilemiyorum. 
.
geçen sabah bıyık bırakacağım dedim hiddetle ve karşı konulmaz bir istekle. ben ve bıyık. inanabiliyor musun viktor?  zaten ben de inanamadım bu isteğime. lakin yine de yakın ve uzak çevreme dünyayı dar ediyordum. neyse ki rüyaymış. neyse ki rüya..
banyoda tavuk gibi üstüne tünediğim klozette bunu düşündüm sabah sabah. salakça ama öyle. kötüydü. hatta iğrençti düşüncesi bile.
sonra banyo perdesindeki hayat dolu, renkli ama cansız balıklara takıldı gözüm. her sabah caddede karşılaştığım hayattan bezmiş canlı cesetler geldi aklıma. bazıları tıpkı benim gibi mücadeleyi bırakmak istemeseler de yorgunlukları her hallerinden ve bedenlerinden aşağı akıyordu. üç vakte kadar diğerlerinin arasına karışacaklardı besbelli. bir süre sonra bu grubun arasına karışacağından habersiz ama burnu kaf dağında, çenesi şanzelize bulvarında olan apayrı bir tür daha vardı caddede. ama ve daha gülen bir allah'ın kuluna rastlamadım sevgili viktor.
ha dersen ki rastlasan n'olcak? ne bileyim bir ümidim olurdu belki...
.
*birhan keskin
.
fırat tanış - yani olmuyor
.

6 Mart 2016 Pazar

6 mart



just another love story filmi vardı hani. 2007 danimarka yapımı. jonas vardı bir de. yıllar önce birlik olup ağzıma sıçtılar. hiç unutamadığım o "basit ama delici"  tesptini kafama ve dahi yüreğime vura vura söylemişti ya jonas efendi;
"her şey çok sıradan.
ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası...."
.
haklıydı jonas... hayat bir pazar alışverişinden, 5.5 gün it gibi çalışıp, sabah akşam trafikle, kalabalıkla, gürültüyle ilişkiye girip pazar günü saat ona-on bire kadar yatıp bir avm köşesinde orgazm sigarası içmekten daha fazlası olmalıydı doktor. daha fazlası.
bu sebepledir ki güneşli her pazarı kadıköy'ün sevdiğim mekanlarında karşılarım. bu sabah yine öyle yaptım.
nazlı bir sevgiliyi bekletmemek ister gibi çarşı durağında iner inmez bit pazarına çıkan yokuşu ve sonraki düzlüğü koşar adım geçerek hayyam çayevi'ne ulaştım. lakin sevgili yoktu! başımı göğe kaldırdım. tarihi ve yüksek binaların arkasında kalan güneş'in gelmesine yaklaşık on beş dakika vardı.
.
güneşten önce garson geldi. çantamdan sigaramı çıkarırken "buyur abi" dedi. benden en az dört yaş büyüktü. de ve da eklerine, herkes ve sohbet kelimelerinin yanlış yazılmasına taktığım gibi benden büyük olanların da bana abi demesine takıyorum böyle anlamsızca. lakin düşüncelerimin beni boğmasına izin vermedim. bir çay söyledim. sigaramı yaktım. yan masadan ateş isteyen, üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim delikanlının sigarasını da yaktım. şanslıydı hergele! ateşi iki kere bulmuştu. çayevinin sokakla hemhal olmuş beş masasından sadece o'nun oturduğuna vuruyordu güneş. tıpkı kuşları kıskandığım gibi kıskandım o an. kültablasına park ettiğim sigaram aklıma geldiğinde ise yarısını soğuk esen rüzgarın içtiğini gördüm. aldırmadım. benim içeceğim de o kadar zaten. anneme söz vermemiş olsam içime de çekerdim. çünkü bugün öyle bir gün. bazı günler böyle yanlış başlar yanlış gider. ama umulmadık anlarda küçük sürprizler de olmuyor değil hani. zaten beni hayata bağlayan da bu beklenmedik sürprizler..
al işte üniversite öğrencisi sigaradan hemen sonra kalktı. otobüste bir türlü koltuk beğenmeyen yaşlı teyzeler gibi güneş gören masaya geçtim çabucak.
şimdi daha iyiyim. 
güneş çünkü benim yakıtımdı. üç ay önce aldığım paketteki son sigarayı yaktım ve yazmaya başladım...

5 Mart 2016 Cumartesi

ikimizi kurtaracak bir cümle arıyorum. bulamıyorum...

bugün bodur minareden öte'yi yeniden okudum.  içimde bir şeyler cız etti. sonra, haftalar sonra fotoğraflarımıza bakmaya cesaret edebildim. üzücü elbet. hem bu kadar süre beklemek hem de o(lan)nlara, bize bakmak acı veriyor şimdi. sanki haftalar değil de asırlar geçmiş gibi geliyor. bazen de rüyamda görüyorum seni. ama emin olamıyorum. görmekten çok hissetmek bu. nasıl anlatsam? hani bir yerde buluşup bir şeyler yiyip içmişiz de henüz ayrılmışız gibi taze bir his. özellikle sabahları uyanınca oluyor. çok uyumuyorum da aslında. o yüzden pek rüya gördüğüm de söylenemez. gözlerimin kapalı olduğu dört saatin üçünde bölünüyor zaten uykum. o sırada işte gerçeklerle rüyalar birbirine giriyor. karışık şeyler oluyor. buruk bir tadı olan içeceği az önce yudumlamışım gibi. hem bilirsin rüyalarımı hatırlamam ben. sadece hissederim. bu sabah mesela yine hissettim. sağıma baktım. çoktan gitmiştin. saate baktım.  altıyı kırk sekiz geçiyordu. işe gitmek için çok erkendi. uykum yoktu. pencereye gittim. yağmur çiseliyordu. düşünmedim. dışarı çıktım. pazar sabahları kadar olmasa da terkedilmiş şehri andırıyordu sokaklar. yiyecek arayan iki üç cılız kedi ile kargalara kalmıştı asfalt yollar. ağır adımlarla en uzaktaki fırına gittim. dönüşte yolumu uzattım. bilmediğim, daha önce girmediğim sokaklara girdim. köşedeki bakkaldan gazete, kahvaltılık üç beş bir şey aldım. sigara alsam mı diye tereddüt ettim. öksürük krizi gelince vazgeçtim. bakkala hayırlı işler dileyip çıktım. apartmanın önünde her şey normalmiş gibi zile bastım bir sefer. kapı otomatiğinin çıt sesini boşuna bekledim. kapı açılmadı. içimden 'yeniden uyumuş olmalı' diye düşündüm. ceplerimde anahtarları ararken üst kat komşumuz feridun bey açtı dış kapıyı. samimiyetsizce merhabalaştık. asansöre binmedim. beş katı yürüyerek çıktım. biraz daha uzattım zamanı. bu kez zile basmadım. anahtarla açtım kapıyı. ekmek ve gazeteyi mutfağa bıraktım. sonra tek tek bütün odalara, banyoya ve dönüp tekrar mutfağa baktım. yoktun...
.
önce işe gitmekten sonra kahvaltı yapmaktan vazgeçtim. çay demledim ama. çok çay içiyorum ve bazen sigara. öksürüğüm de hiç geçmedi senden sonra. fabrika doktoru çare bulamıyor. son verdiği ilaç üzerimde denediği dördüncü şurup olacak. her hafta yenisini deniyoruz. olmuyor. geçen perşembe geldiğinde "tüp bebek deneseydik şimdiye olmuştu doktor." dedim. bozuldu. beni ciddiyete davet etti. hastaneleri, bilhassa kokusunu sevmiyorum. o yüzden bu meymenetsize katlanıyorum. artık bu şurup da iş yapmazsa kendi yöntemlerimle çözeceğim. geçen akşam telefonda kriz tutunca annem; "ayva yaprağı ve bal ilave edilmiş ıhlamur iç oğlum" dedi. lakin öncesinde hastaneye gitmemi tembihledi dört defa. belki de beşti. unuttum şimdi. ama inatçılığımı o'ndan aldığımı bilmezmiş gibi çok ısrar etti. sonunda da pes etti. çaresiz "bol limon sıkmayı unutma" dedi ıhlamura.
.
hani neresi olduğunu bilmeden uzaklara, çok uzaklara trenle gitmek isterdim ya hep. havalar ısındığından mıdır neden bilmem bugünlerde daha çok istiyorum gitmeyi. her gün hatta her vakit. kuşları da izlemiyorum artık eskisi gibi. hep o uzaklardaki yerin hayalindeyim şimdi. neresi ve nasıl olacak bilmiyorum. yoo aslında biliyorum. deniz kenarı olacak mutlaka. kalabalık olmayan. sakin bir yer. bu şehir çünkü artık yormuyor, öldürüyor beni. o yüzden bir an önce gitmeliyim oraya. gideceğime dair kuvvetli bir his var içimde bugünlerde. bilmiyorum belki bu da dolunay ibnesinin bir oyunudur. lakin yine de hissediyorum işte.
son tahlilde sevgilim, tıpkı  la fille sur le pont filmindeki adele gibi büyükçe bir istasyonda oturmuş kendi hikayemi bekliyorum şimdi.
ha bi'de çayı şekersiz içiyorum artık.
.
.
vanessa paradis - ilya
.

3 Mart 2016 Perşembe

bir dileğim var sevgili viktor

ben gelmeden önce bir şarkı açmış olsun. birsen tezer mesela. ışığı açmasa da olur. hem dışarıda yağmur varken ne güzel olur. ama çayı mutlaka demlesin. kapıyı açar açmaz henüz demlenmiş çayın kokusunu alayım. sonra da şarkıyı duyayım içeriden. taa derinlerden 'hoşgeldin' desin birsen hanım. hiç susmasın. biz kapı önünde gözlerimizle konuşurken  'bugün günlerden güzellik'  desin en içli makamıyla. bildiğim halde "çayı yeni mi demledin" diye sorayım. özlediğimi anlasın. gülerek başını öne eğsin ki ben de o'nun özlediğini anlayayım. ben içeri geçerken birsen tezer; balıkesir şarkısına geçsin. 'seni sevdiğimden gelirim ben bu yere' desin. çayı ikram ederken biraz huysuzlanayım 'çaya tomurcuk katmadın inşallah' diye takılayım. her zamanki gibi şiirlerle, kitaplarla cevap versin. "ben seninle sevgilim mutsuz ama bahtiyar'ım*" desin.

1 Mart 2016 Salı

1 mart


               
   

bir belediye bankında oturmuş düşünüyorum. geçmişimi ve dahi  geleceğimi. daha çok geçmişimi ama. özlemek bahsini bazen abarttığımı düşünüyorum. lakin çözüm bulamıyorum. çözüm bulamadığım başka şeyler de var.. ama burada mevzubahis edecek değilim. mahremiyet denen bir şey var sonuçta!
.
zaman zaman açan güneş yüzümü ve aklımı ısıtıyor. oturduğumdan beri en sevdiğim doğa olayı; bir yandan hafif esen rüzgar yüzümü okşarken taze açan güneş hem yüzümü hem ruhumu ısıtıyor. kalbim zaten müziğe emanet. mütemadiyen çünkü fede dinliyorum.
hani ve sanki 'ben ölürken sadece bu şarkı çalsın viktor' diyecek kadar güzel. öyle sevdim. ama olur mu öyle şey, günah. hem intihar da günah. gerçi sadık söylemeden de biliyorduk bunu. ama sadık kalın bir çizgi çekti mevzuya ve dahi şarkılara dair. bir şeylerimizi çalıyorlar. evet doğru. lakin eksik. şarkılar olmasaydı yaşamayazdık sadık! en azından ben. seni bilmiyorum.
.
birazdan cam fanusuma gitmek zorundayım. oysa uzmanlar mecbur kalmayın, tercih edin diyorlar. ne güzel diyorlar. ne kolay söylüyorlar. bana kalırsa bir bok bildikleri yok. kuşlardan, boş banklardan ve tren raylarından da haberleri yok. ama işte ayın biri. gidip maaşları hesaplamam lazım. çalışan 88 işçi ve benim para almamız lazım. sonuçta para için yaşıyoruz. yaşamak için parayı tercih etmeliyiz!
dışarıda güneş ve hazır kıta bekleyen ilkbahar kocaman penceremizden bize 'gel gel' yaparken şimdi biraz para kazanmam, eve ekmek ve tuz götürmem gerek o yüzden gelmemeyi tercih ediyorum demek diyorum sevgili viktor benim hiç işime gelmiyor. ama...
ama işte..