28 Kasım 2016 Pazartesi

beklemeden

sanki kasımın gidişine ağlıyor gökyüzü. puslu ve gri. geceden beri hiç dinmedi gözyaşı.

gidecekse diyorum. böyle yağmurlu bir günde gitmeli insan. ruh ve vicdanımızı çünkü. böyle bir sağanak temizleyebilir ancak.

"hayal gücün çok geniş" demişti bu sabah dostum fiko. ömrümün en uzun, en netameli emarında. onca gürültü, takırtı. asfalt matkapları. metallica konserlerine benzer ama çok daha yüksek ses ve ritimli davul sesleri. üstelik mezardan bozma makina aralığı. 
insan ya ölür ya da şair olur bu aralıkta. ben hiç bir şey olamadım. 
kuş ve su sesleri duydum sadece. 'kulaklığa bu sesleri özellikle siz mi veriyorsunuz' diye sordum. 
güldü sevgili teknisyenim. 
o'na söylemedim ama. gerçekten vardı su ve kuş sesleri. sırtını ormana, yüzünü göle dönmüş bir de ağaç ev. hayalimdeki gibi evet. ama ve lakin sen yoktun. çok kalmadım o yüzden.

belki başka bir hayale...

hem yağmur diyorum. ne güzel yağıyor..

içinde 'mavi kazağını ve hüzünlü gözlerini düşündüm' repliği geçen tuhaf bir yalnızlık senfonisi izledim cumartesi. doğrusu yarım bıraktım. tıpkı cuma gecesi hırvat filmini ve pazar akşamki fransız filmini bıraktığım gibi. bu tamamlanamamışlık üzerine bir kaç kelam edilirdi ya... pratik karşılığı olmaz şimdi.

hem hayata ve mutluluğa dair altın cümleleri pek mahir kurarız da mutsuzluğumuzu aynı maharetle anlatamayız. kaldı ki mutsuzluk anlatılamaz. sadece şarkılarda dinlenir, kadehlerde içilir ve yalnız yaşanır... cümleleri de öyledir mutsuzluğun; esir kampından toplanmış gibi yara bere içindedir, takâtsizdir her bir kelimesi... nihayet. ne kadar anlatırsan anlat. yarımdır...

tüm bu kırık-dökük kelimeleri ve dahi devrik cümleleri beş çayımı beklerken yazıyorum şimdi. çaysız çalışamam. bilirsin. hüzünlenirim. 
elbet seni de düşünürüm. 

ısrarla cama vuran yağmur damlalarının sesleri. radyoda çalan içli şarkılar. yazdığım her cümlenin sonundaki noktalama işaretleri. nasıl oluyor da hepsi bir anda sana bağlanıyor. şaşıyorum. elimi-kolumu koyacağım yeri bulamıyorum. çayı bekliyorum.