2 Haziran 2016 Perşembe

bu şehir

eskiden pazar sabahlarının öğleye uzanan sakinliğini severdim bu yorgun şehrin. şimdi cumartesi sabahlarındaki tenhalığı. gerçi işe gittiğim cumartesilerde diğer azınlık uykusuz ve huysuz gözlerle dolaşsa da etrafta, seviyorum bu sakinliği. her günümüz böyle olsun leyla diyorum sonra.
hani biraz abartırsak ellili yılların istanbul'u gibi ya da istanbul olması gerektiği gibi yahut kalabalıktan bunalan büyük çoğunluğun istediği gibi. sadece sayılabilecek miktarda araç ve insan hakim caddelere. hani etraftaki beton kuleleri de görmezsek oksijen alıp karbondioksit vermek çok kolay bu ahval ve şerait içinde.
.
geçenlerde 1930'ların zonguldağının geçtiği demirkubuz'un kıskanmak filmini izledim. bir kaç müziği ve demirkubuz'un her filminde adet haline gelen kendiliğinden açılan kapılar dışında aklımda pek bir şey kalmadı. zeki abiye ayıp olmasın ama hani izlemesem de olurmuş dedim yalan yok şimdi. müziklerden la flor de estambul süpriz oldu lakin. sonra düşündüm ben neyi kimi kıskanırdım diye. dün izlediğim hugh grant filmindeki will freeman tipinde bir aylak olabilirdim mesela. hiç bir insan ada değildir lafzına katıksız isyan eden modern bir aylak yani. yahut bir kaç zaman önce dediğim gibi dere tepe, ova yayla yurdumun dört bir yanını gezen şu gezgin televizyonculardan da olabilirdim. zorluklarını bilemiyoruz tabi ama yaşadıkları güzellikler hepsini kapatıyordur mutlak.
amma ve lakin son tahlilde; o çok beyfendi ve pek hanfendilerin yaşadığı ellili-altmışların türkiyesi yahut istanbul'unda yaşamak isterdim olanağım olsaydı şayet. sırf sakinlik ve zerafet uğruna. hem zonguldak'ta olur adalar da mühim değil. bir kenarında deniz olsun yeter ki. bir kaç martı, üç beş de balıkçı teknesi. kâfi.
.
bu şehir-ceza&candan