12 Mayıs 2016 Perşembe

eski radyolar gibi

şoförün iki koltuk arkasında, boş sayılabilecek otobüste başımı cama dayamış uyuyamayacağımı bildiğim halde uyumaya çalışıyordum. boş hayaller içinde yüzerken derinden, içli bir sanat musikisi duydum. bir an şehirlerarası yolda, uzun bir yolculukta hissettim kendimi. hani gece boyu rahatsız koltuklarla güreşip bir uyuyup bir uyandığınız yolculukların sabahında gözünüzün içine giren güneşle birlikte sizi uyandıran kaptan şoförün radyosundan yükselen o tatlı ezgi çalışıyormuş gibi sevindim.
hayallerimden şöyle bir doğruldum. hal yolunda kırmızı ışıkta bekliyorduk. biraz dikkatli dinleyince şarkıcının ebru gündeş olduğunu anladım. ama şarkıyı çıkaramadım. sağıma baktım. sütun gibi bacaklarını gururla sergileyen siyah elbiseli bir kadın. bacak bacak üstüne atmış, baş ve sırtı dik, mona lisa tablosu gibi ben buradayım diye abartılı şekilde bağırıyordu. hayır bacaklara takılmış değilim. benim olsa ben de sergilerdim.o ayrı. 
ama ben özgüvenden öte, dünyayı ben yarattım-töbe haşa- edaları ile insanlara tepeden bakan, o soğuk ve kibirli duruşa takıldım. 'güzelliğin gerçek değil' demek istedim. ama gerçekti. ricoysla yıkanmış ipeksi ve parlak esmer saçları, sanki kalemle ve özenle çizilmiş gözleri, kaşları, burnu hep gerçekti. karşısında oturan iki genç kız, yüzlerinden düşen bin parça hasetle pencereden bakıyor gibi yapıyorlardı. önümde gözlüklü, bonus kafalı bir adam telefonla mı konuşuyordu yoksa telefonun kulaklığını mı yemeye çalışıyordu anlamak güçtü. ama ve zaten hepsi manasızdı. boştu. uyandığımı sandığım, nereye gittiğini bilmediğim o şehirlerarası otobüste olmayı diledim. imkansızdı. radyoyu açtım. sibel can çalıyordu.
çok geç kalmışız canım. vakit bu vakit değil..