5 Mart 2016 Cumartesi

ikimizi kurtaracak bir cümle arıyorum. bulamıyorum...

bugün bodur minareden öte'yi yeniden okudum.  içimde bir şeyler cız etti. sonra, haftalar sonra fotoğraflarımıza bakmaya cesaret edebildim. üzücü elbet. hem bu kadar süre beklemek hem de o(lan)nlara, bize bakmak acı veriyor şimdi. sanki haftalar değil de asırlar geçmiş gibi geliyor. bazen de rüyamda görüyorum seni. ama emin olamıyorum. görmekten çok hissetmek bu. nasıl anlatsam? hani bir yerde buluşup bir şeyler yiyip içmişiz de henüz ayrılmışız gibi taze bir his. özellikle sabahları uyanınca oluyor. çok uyumuyorum da aslında. o yüzden pek rüya gördüğüm de söylenemez. gözlerimin kapalı olduğu dört saatin üçünde bölünüyor zaten uykum. o sırada işte gerçeklerle rüyalar birbirine giriyor. karışık şeyler oluyor. buruk bir tadı olan içeceği az önce yudumlamışım gibi. hem bilirsin rüyalarımı hatırlamam ben. sadece hissederim. bu sabah mesela yine hissettim. sağıma baktım. çoktan gitmiştin. saate baktım.  altıyı kırk sekiz geçiyordu. işe gitmek için çok erkendi. uykum yoktu. pencereye gittim. yağmur çiseliyordu. düşünmedim. dışarı çıktım. pazar sabahları kadar olmasa da terkedilmiş şehri andırıyordu sokaklar. yiyecek arayan iki üç cılız kedi ile kargalara kalmıştı asfalt yollar. ağır adımlarla en uzaktaki fırına gittim. dönüşte yolumu uzattım. bilmediğim, daha önce girmediğim sokaklara girdim. köşedeki bakkaldan gazete, kahvaltılık üç beş bir şey aldım. sigara alsam mı diye tereddüt ettim. öksürük krizi gelince vazgeçtim. bakkala hayırlı işler dileyip çıktım. apartmanın önünde her şey normalmiş gibi zile bastım bir sefer. kapı otomatiğinin çıt sesini boşuna bekledim. kapı açılmadı. içimden 'yeniden uyumuş olmalı' diye düşündüm. ceplerimde anahtarları ararken üst kat komşumuz feridun bey açtı dış kapıyı. samimiyetsizce merhabalaştık. asansöre binmedim. beş katı yürüyerek çıktım. biraz daha uzattım zamanı. bu kez zile basmadım. anahtarla açtım kapıyı. ekmek ve gazeteyi mutfağa bıraktım. sonra tek tek bütün odalara, banyoya ve dönüp tekrar mutfağa baktım. yoktun...
.
önce işe gitmekten sonra kahvaltı yapmaktan vazgeçtim. çay demledim ama. çok çay içiyorum ve bazen sigara. öksürüğüm de hiç geçmedi senden sonra. fabrika doktoru çare bulamıyor. son verdiği ilaç üzerimde denediği dördüncü şurup olacak. her hafta yenisini deniyoruz. olmuyor. geçen perşembe geldiğinde "tüp bebek deneseydik şimdiye olmuştu doktor." dedim. bozuldu. beni ciddiyete davet etti. hastaneleri, bilhassa kokusunu sevmiyorum. o yüzden bu meymenetsize katlanıyorum. artık bu şurup da iş yapmazsa kendi yöntemlerimle çözeceğim. geçen akşam telefonda kriz tutunca annem; "ayva yaprağı ve bal ilave edilmiş ıhlamur iç oğlum" dedi. lakin öncesinde hastaneye gitmemi tembihledi dört defa. belki de beşti. unuttum şimdi. ama inatçılığımı o'ndan aldığımı bilmezmiş gibi çok ısrar etti. sonunda da pes etti. çaresiz "bol limon sıkmayı unutma" dedi ıhlamura.
.
hani neresi olduğunu bilmeden uzaklara, çok uzaklara trenle gitmek isterdim ya hep. havalar ısındığından mıdır neden bilmem bugünlerde daha çok istiyorum gitmeyi. her gün hatta her vakit. kuşları da izlemiyorum artık eskisi gibi. hep o uzaklardaki yerin hayalindeyim şimdi. neresi ve nasıl olacak bilmiyorum. yoo aslında biliyorum. deniz kenarı olacak mutlaka. kalabalık olmayan. sakin bir yer. bu şehir çünkü artık yormuyor, öldürüyor beni. o yüzden bir an önce gitmeliyim oraya. gideceğime dair kuvvetli bir his var içimde bugünlerde. bilmiyorum belki bu da dolunay ibnesinin bir oyunudur. lakin yine de hissediyorum işte.
son tahlilde sevgilim, tıpkı  la fille sur le pont filmindeki adele gibi büyükçe bir istasyonda oturmuş kendi hikayemi bekliyorum şimdi.
ha bi'de çayı şekersiz içiyorum artık.
.
.
vanessa paradis - ilya
.