29 Ocak 2016 Cuma

you know ı am no good

tüm öğleden sonrayı pencereden kuşları izleyerek geçirdim. hep aynı saatlerde, üç, bilemedin dörtte geliyorlar. ama asla beşte değil. sanki sözleşmişler ya da birileri hususi olarak onları bu saatlerde gökyüzüne bırakıyormuş gibi. üçerli, beşerli bazen on, bazen onbeşli gruplar halinde ama hep kuzeyden gelip güney yönünde kanat çırpıyorlar. bugün işte her zamankinden daha fazla izledim onları. kuşları izlemediğim vakit çay içtim, tuvalete gittim, bir kaç telefon görüşmesi yaptım. arada içeriye gidip çocuklara şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın diye yalandan talimatlar verdim. dedim ya öğleden sonra neredeyse hiç çalışmadım. 
ha marifet mi? değil. bilakis itici. hatta belki utanç verici olmalı. ama bilemiyorum. ne zamandır hiç bir şey hissetmiyorum hayata, olaylara ve genelde insanlara karşı. istisnalar oluyor elbet arada kaideyi bozmayacak. ama istisna işte.

hislenmeye en yakın olduğum anlar ise bu yazma halleri. misal şimdi şu yazdıklarımı birilerine anlatmaya kalksam on kişiden sekizi dinlemez. biri yapacak başka işi olmadığı için dinler. diğeri dinler gibi yapar ama o da dinlemez. yazmak öyle mi ama? değil. 
abartı gelecek belki ama nefes aldığımı hissediyorum yazarken. dünyadaki tek tutamağım diyebilirim. ama bildiğim; bir gün bu istek, bu heves de bitecek. o zamana kadar işte yazabildiğim kadar yazmayı düşünüyorum.

şimdi mesela yine çalışmıyorum. kafamdan akıp geçenleri bir müsvedde kağıdına tuhaf bir biçimde, çapraz şekilde yazıyorum. bilmiyorum belki buradan bloga aktarırım. belki de aktarmam. emin değilim. ya da ve belki de yazıyla birlikte bu şekilsiz, çirkin kağıdın fotoğrafını da koyarım. kim bilir? 
.
bu sabah yediyi biraz geçe bir halk otobüsü benim için durmaması gereken bir yerde durdu. kaçırsam, bir sonrakini 45 dakika bekleyecektim. işe geç kalmak değil de beklemek canımı sıkacaktı. ıssız adada kalmış bir faninin gemi ya da helikopter gördüğündeki hareketleriyle, kol, bacak, kafa namına tüm eklemlerimi sallayınca şoför insafa geldi sanırım.
hiç yapmadığımı yaptım. daha akbili basmadan eyvallah ettim şoföre. yine adetim olmadığı üzere bir sonraki durakta binen adamın akbili yetersiz bakiye çığırtkanlığı yapınca adam  "fazla akbili olan var mı acaba" diye eziklenmeden "ben de var beyim" dedim.  normalde kimseye akbilimi vermem. başkasından da almam. tedbirli olsunlardı canım. ne o öyle medine dilencisi gibi otobüsün içinde dolaşmak. bu şekilde dolaşmayı ve dolaşılmasını hiç sevmem çünkü.

bazı arkadaşlarım bunun gereksiz gurur ve hatta kibir olduğunu söylüyorlar. haklı olabilirler. ama ben de haklıyım. annemde arkadaşlarım gibi düşünüyor. geçen ay, ateşler içinde yatarken  "oğlum inat etme de komşunun arabasıyla beş dakika gidelim şu hastaneye" diye çok söylendi. dinlemedim önce. çünkü hastanelerden nefret ederim. üstüne bir de komşu minneti. hayatta olmazdı. lakin annem çok ısrar edip hastalığıma yeni ilmekler atmaya başlayınca dayanamadım. taksi çağırdım. yine benim inadımla devlet hastanesine değil en yakındaki kıytırık bir tıp merkezine gittik. annem hızını alamadı. benim yanımda beni taksiciye çekiştirmeye başladı. yok efendim çok inatmışım da. kocaman adam hiç söz dinlemezmişim. gurur yaptığımdan komşuyu çağırmazmışım falan. savunma hakkım kısa ve netti. "akşam yorgunluğunda rahatsız etmek istemedim kimseyi" dedim. kalender adamdı taksici. ne şişi ne de kebabı yaktı. "komşuluk önemli tabi. ama abi de haklı. şimdi herkes işinden gücünden yorgun argın gelmiştir" dedi. konuyu kapattı. 
aslında yorgunluk, rahatsızlık, ince düşünce hep bahaneydi. minnet duygusunun verdiği eziklikten nefret ediyordum daha çok.
sabah işte kendi hatamla şoförün üzerime saldığı minnet duygusundan kaçamadım. bu hem midemi hem kafamı bulandırdı. akbilimi vermiş bulundum. yoksa biliyorsun...
.
ben böyle değildim eskiden. kabul çok iyi biri değilim. hatta bugün ciddi ciddi düşündüm de kendi üzerime; özünde kötü biri değilgillerdenim sanırım. yine de her şeye, tüm kötülüğüme rağmen şanslı sayılırdım. zira bütün güzel şeyler eskidendi. vita kutularında pencere önü çiçeklerimiz, arkası yarınlar, fahriye ablalar, radyo tiyatroları, macuncu amcalar, tüplü çokokremler, leblebi tozları falan diyorum eskidendi hep.
son tahlilde ve bugünlerde bir karışık hallerdeyim işte. tıpkı istanbul'un lanet olası trafiği gibi. lakin artık kafam karışık klişesini aklı başında hiç bir kadın yemiyor bayım söyleyeyim! ama sizi temin ederim bayım benim kafam gerçekten karışık. hem kafam hem de ruhum aylardır üstelik. ve hep yorgun. şu bir hafta on gündür bedenim de çok yorgun. çünkü tipini sktiğimin şirketinin nevi değişiyor. "nevinizin de şirketinizin de götüne koyayım. benden buraya kadar ulan" deyip çıkıp gitmek bazen harbi göt istiyor. bazen de sadece alışkanlıklara yeniliyor insan. oysa ben kime ve niye yenildiğimi bilmiyorum bu süreçte. ama ağır bir yenilgi aldığım kesin. 
hem çok ağır. 
.
amy winehouse - you know ı am no good.
.

.