13 Ocak 2016 Çarşamba

rüzgarlı ve güneşli

türkçe sözlü hafif müzik çalıyorlar ilk kez. kulaklığımı takmadım o yüzden. dışarıdaki altı masadan dördü dolu. ortalama üçer kişiden oturuyorlar. bir de benim masa, beş. güneşi en iyi alan tek masa burası. nasıl olmuşsa boş kalmış. güneşin kıymetini bilmiyor bu insanlar. ya da başka bir şey. bilemiyorum.
.
beş dakika oldu cafeye geleli ama garson yok etrafta. şikayetçi değilim. çünkü güneş harika. ve camekanlar dışarıdaki çılgın rüzgarın içeri girmesine engel oluyorlar. ama heybetini görmemi engellemiyorlar. gelirken de epey zorlandım. sanırım bir on-onbeş kilo daha eksik olsaydım bu şiddetli rüzgardan gelemezdim buraya. abartıyor muyum? hayır abartmıyorum. 
.
yılışık garson hâlâ yok ortalıklarda. olsa hemen damlardı zaten. yeni garsona seslenmek zorunda kaldım.
"şefim, az şekerli türk kahvesi."
yeşil kazağının üzerinde enine kalın siyah şeritler, bacağında dizleri yırtık buz mavisi kot olan bu ince sakallı genç adam, anladım beyim hemen getiriyorum der gibi ne çok ciddi ne de çok cıvık olmayan, kararında bir tebessümle başını öne eğerek aldı siparişimi.
sevdim bu yeni garsonu. belki bütün güneşli öğlenlerde buraya gelirim.
.