31 Aralık 2016 Cumartesi

bir varmış bir yokmuş

kar yağıyor burada. inceden. ama çok yağıyor. pencerenin kenarında,  ayakta dikiliyorum. bahçedeki arabaların beyaza bulanmasını izliyorum. metalik gri, lacivert ve füme arabalar. beyazlaşıyorlar azar azar. beyazlar zaten beyaz. 
hemen penceremin altındaki yeşil çimenler direniyorlar. lakin fazla şansları yok. gözü yaşlı birer çocuk gibiler. şimdilik. göz gözü görüyor fakat elli metre ötesi seçilmiyor. hava puslu ve de gri. soğuk. çok soğuk. aynı zamanda. pencerenin kenarında kalorifere yapışmış vaziyette öylesine dışarıya bakıyorum. bu arada bir hikaye dolanıyor kafamda..

bir kış köyünde sakin sakin konuşan iki kişi. odayı haddinden fazla ısıtan odun sobasının başında bir yandan çay içerken bir yandan da günlük, sıradan telaşlarını konuşuyorlar.
üç gün yetecek odunları kalmış. kar durduğunda gidip biraz odun kesmek gerekebilirmiş. servet amca hastaymış o'nu da ziyaret etmek lazımmış. ha bi'de muhtar hasan ilçeye gidecekse her ihtimale karşı pil sipariş etseler iyi olurmuş.
her günün aynı geçtiği, şansları varsa bir iki yaban hayvanı gördükleri dağ köyünde yaşayan iki insan. 
yaşlarını kestiremiyorum ama bana hissettirdiklerine göre orta yaşlılar. şehrin tarumar ettiği ruhlarını tedavi etmek için farklı şehirlerden bir haftalığına geldikleri bu köyde tanışıp buraya yerleşmeye karar vermiş iki metropol insanı. bir bankacı ve bir mühendis. en teknolojik aletleri üç orta pille çalışan lambalı radyoları. trt fm dinliyorlar daha çok. bankacı rock müzik seviyor. mühendis ise sanat müziği dinliyor. resim yapıyor aynı zamanda mühendis. bankacının da düzyazı denemeleri var kendine sakladığı. bir de fotoğraf çekiyor bol bol. 
her ikisi de bu rakımı yüksek, nüfusu düşük köyü çok seviyor.
hani köy dediysem bir kilometrelik alana yayılmış hepi topu on hanesi olan bir topluluk. ikilimize en yakın ev 100 metre ötedeki muhtar hasan'ın evi. onlara en yakın evse köyün en yaşlısı servet amca'nın evi. servet amca yalnız yaşıyor. yüziki yaşında. eşi makbule hanımı beş sene önce kaybetmiş. kimsesi yok. muhtasar hasan'ın karısı esma sabah akşam yemeğini getiriyor. muhtar hasan'da odununu ve diğer ihtiyaçlarını karşılıyor. 

kendi halinde, nuri bilge ceylan'ın kar filmindeki görüntülerinden hallice yılın üçte birini beyazlar içinde geçiren insanları gibi kendi de naif bir köy burası. ama bu seneki kış tüm zamanların en sert kışıymış. ne muhtar hasan, ne de servet amca böyle bir kış görmemişler. dünyanın dengesi bozulmuş. hep ondan oluyormuş. allah sonumuzu hayır etsinmiş.
muhtar hasan 2 mars bir oyunla yendiği bankacının koltuğunun altına tavlayı sıkıştırırken bir türkü gibi üst üste  "bu sene kış her zamankinden çok sert geçecekmiş. çok sert olacakmış bu kış." diyor. bankacı geç olduğunu söyleyip muhtar hasan'dan izin istediğinde dışarıda kar yeniden başlıyor. muhtar, bankacıyı beyazlar içinde kaybolana dek pencereden izliyor. 
kar ince ince yağmaya devam ederken telefonun sesiyle kendime geliyorum. annem arıyor. "ne yapıyorsun" diyor. hiiiç diyorum. bu sene kış çok sert geçecekmiş.. çok sert olacakmış bu kış.. 
.
bryan adams & pavarotti - o sole mio

30 Aralık 2016 Cuma

kar yağmadan aşık olunmuyor

karda yürürken çıkan o kart kurt seslerin dinlediğim müziğe karışmasını nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam şimdi sana. 
tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura yetişmeye çalışan sileceklerin çıkardığı o hoyrat sese olan sevgimi anlatamayacağım gibi. ama işte hiç bir sesi, ama hiç bir şeyi seninle olan sessizliğime değişmem. bunu biliyorsun.
tüm dünyanın sustuğu yalnızca göz bebeklerimizin konuştuğu o andan bahsediyorum.
şimdi, her an seni düşünüyorum dersem yalan söylemiş olurum. lakin en çok da bu soğuk ve karlı havalarda düşüyorsun aklıma. bu doğru. ama bak bunu bilmiyorsun.

karda çıkardığım o sesler mi yoksa kulağımdaki şarkı mı? belki de yanımdan geçen ve bir daha görmemin imkansız olduğu insanlar yahut üşüyen ama sevimliliğinden hiç bir şey kaybetmeyen sırnaşık kediler?
sanırım. hepsi.
tıpkı şarkıdaki gibi. bana her şey seni hatırlatıyor şimdi.
misal mağaza penceresinde gülümseyerek telefonda konuşan güzel kadının
sıcaklığında görüyorum seni önce. hemen yanındaki cafede sevgilisi ya da arkadaşı ile devonshire düşesi tadında kahvaltı eden kadının asaletinde gördüm sonra. ikbaliye durağındaki kahverengi bereli kadının yalnızlığında ve yüzündeki kederde gördüm daha sonra.
en nihayetinde artık çamurlaşmaya yüz tutmuş karlar arasına düşmüş mavi tükenmez içinin çaresizliğinde ve hüznünde gördüm aşkımızı.

neden bilmem ani bir hareketle duvarın üzerinden bir avuç kar alıp, tüm gücümle, mahallenin en sinir, en karşı konulmaz serserisinin sertliğinde sıktım. bir yandan yürüyor bir yandan tüm hıncımla, bütün kederimle sıkıyordum avucumdaki bu kar topağını. içinde taş varmışçasına semsert oldu bir anda. lakin ben yürüdükçe elimdeki kartopu eriyip azalmaya, kafamdaki düşünceler ise çığ gibi büyümeye başladı.

şimdi bana seni nasıl sevdiğimi anlat desen, anlatamam. çünkü ben seni yaşıyorum.
.
nilüfer - kar taneleri

15 Aralık 2016 Perşembe

mektup4

şimdi. zemheri aralığında. yıldızlar daha sönmemişken. hasta yatağımdan yazıyorum sana bu mektubu.
hani hasta dediysem, öyle büyütülecek bir şey değil. valla bak. 
az önce gittiğim 70 yaşlarındaki babacan doktor öyle söyledi. tahta dondurma kaşığı ile boğazıma baktıktan sonra klasik grip diyetini önerdi. 

bol istirahat, bol sıvı. bir kaç da ilaç sanayini destekleme tableti. 

yoksa turp gibiymişim. evelallah. 
ama ilginç bir şey oldu doktorda. daha derdimi dinlemeden yaşımı sordu. birden. tutulup kaldım. diyemedim bir şey. 
aslında rutin sorulardı. geçmişte adımı unuttuğum olmuştu. lakin yaşımı asla. 
ben tabi doktorun babacan halini görünce önce seni soracak, "nedir evlat derdin. anlat bakalım" diyecek sandım.
fakat o, tok karnına içilecek iki tablet ilaç, bir adet sprey yazıp 'geçmiş olsun' dedi. bozuldum. ama bozuntuya vermedim.
ilaçların yarısını alıp küskün bir şekilde döndüm eve. radyoyu açıp yazmaya başladım. 

şimdi sana bu mektubu hasta yatağımdan yazıyorum. 
yıldızlar sönmemiş. aralık zemheri.
inceden kar yağıyor.
kömür kokulu sokaklarda bozacılar son 'naralarını' atıyor. 
ben üşüyorum. 
çok üşüyorum. 
ama işte tam da bu noktada. biraz duralım. varsa hâlâ biraz yüzümüz. dünyanın dört bir yanında üşüyen, acı çeken insanları düşünelim. 
utanalım. 
sonra üşümek, özlemek ve mızıldanmak zaten serbest!
.
söylemiş miydim? 
perşembeleri mektup yazmayı seviyorum. sana yazmayı seviyorum. 
seni zaten seviyorum.

aşiyan yokuşunda söylediğimiz şarkıları anımsıyorum. şimdi. pencereme konan kuşun kanadında arıyorum. o eski günleri.

mektubun sonunda bir de resim gönderiyorum sana. içinde bir parça hüzün. biraz tamamlanmamış aşk var. ben bildiğin nedenlerden dolayı gelemiyorum. yine biliyorsun ki; ben seni çok sevdim. sonra. içli şarkıları. yalnız bankları. ve tren raylarını. bir de işte aşiyan yokuşunda söylediğimiz şarkıları.  

bir çılgınlık yapacakmış gibi hissediyorum bazen. ama sonra..
sonra işte.. biraz cansever okuyorum. biraz zarifoğlu. geçiyor. kaldığım yerden devam ediyorum hayata! işe gidiyorum. eve dönüyorum. seni özlüyorum. 


hani tüm sokakların kendisine çıktığı vazgeçilmez meydanlar olur bazı şehirlerde. işte tıpkı o sokaklar gibi. tüm düşüncelerim. yazdığım ve yazmayı düşündüğüm bütün cümlelerim sana çıkıyor. 
bilmiyorsun.
bilmek isteyeceğini düşündüm.

14 Aralık 2016 Çarşamba

erken

işten erken çıkılan kış günlerini seviyorum. hele bir de kar yağmışsa. candan erçetin'i daha çok seviyorum. trafik olmuyor. kalabalık yok. her yerde kar var. buz gibi soğuktan sıcacık bir araca yahut mekana girmenin hazzı sonra. kartopu oynayan çocuklar. kardan adam yapan koca koca adamlar. genzi yakan soğuk ama temiz havayı solumak. eldiveni çıkarıp çıplak elle kar sıkma isteği gibi küçük sevinçler. hep böyle havalarda. uzun bir yolculuğa çıkmak istiyorum. elbet çocukluğumu da özlüyorum. çok özlüyorum. ama öyle böyle değil. bildiğin gibi değil. bilmediğin gibi hiç değil. böyle havalarda. elimden tutmanı istiyorum. karlı ve ağaçlı bir yoldan beni çocukluğuma götürmeni düşlüyorum. böyle havalarda. işten çok geç çıkıyorum. üşüyorum. ellerimi hissetmiyorum. kelimelerin sıcaklığına sığınıyorum. hasretin kör karanlığında. şarkıların insafına teslim oluyorum. böyle havalarda. geleceğini ümit ediyorum.
.

13 Aralık 2016 Salı

yol'culuk

bir fahrettin kerim gökay caddesi, bir şebnem sokak.
hem bunların üstünü verecek, hem vites değiştirecek. üstüne bir de cigarasını telllendirecek.
vallahi de yapıyor, billahi de yapıyor. hem hiç zorlanmadan
hem-en solumda 
kar mütemadiyen yağarken
ellerim üşümüyor -üzülme-
ama silecekler iz yapıyor 
peki tamam, itirafımdır yokluğunda
biraz ayaklarım ama en çok kalbim sıfırın altında
oysa
yollara düşen kar tutmuyor hemen eriyor
radyoda mahur bir beste
hüznüm 
gözlerinin kahvesine çalar
düşüncelerim gecenin laciverdine 
ortak
yol uzun, gece ağır
olmadı böyle, olmasaydı sonumuz
ahmet kaya şarkısına
ahmet kaya şarkısına
insanlar iniyor, insanlar biniyor
kar artık yağmıyor
dışarda rüzgar bazen karayel, bazen kuş palazı
dedim ya merak etme, üşümüyor ellerim
ama bak kulaklarım çınlıyor
hâlâ
sen sanıyorum
yanımdan sessizce geçip gidenleri
durmuyoruz
bir kazasker, bir ethemefendi yolcusu daha 
derken kar yeniden başlıyor
lakin özlemim 
"müsait bir yerde şoför bey" diyen kadınların sesinde
hiç dinmedi
yılbaşı neonlarıyla süslenmiş kafelerin cam kenarında
bizim şoför tadelle yiyor, canım çekiyor
istesem verir, niye vermesin
ben sigara istiyorum
efkarımın özlemimi solladığı ilk kavşakta
para üstü verir gibi uzatıyor son sigarasını
bir nefes çekiyorum sonra 
müsait bi'yerde iniyoruz

12 Aralık 2016 Pazartesi

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar ibrahim

en çok pazartesileri üşüyor ellerim ibrahim. bir de o'nu çok özleyince. yalan yok şimdi. 
ama bu pazartesi. herkes sinirli. herkes gergin. ben dahil.
afrika hariç.
oysa.
sadece demden müteşekkil koyu bir çay gibi yalnızlığımız. ilk göz temasında kendini ele veriyor. kimsesizliğimiz. o vakit kime bu artistlikler, x'in yanına y koymalar, tecahül-i arifler.

viktor diyor ki;
hüznümüz fransızca şarkılardan
ben diyorum resimdeki sanatçıdan
hem sen de biliyorsun
belleğimizdeki şarkılar ortaüç yazından halbuki
ilkokul üçe kadar 
ölüm nedir bilmezdik
ilkin yılmaz'ın babasını vurdular son durakta
peşinden çocukluğumuzu
sonra bütün insanlığı kurşuna dizdiler
örovizyon finalinde o sene
vita tenekelerindeki sümbüllerin boynu büküldü
ilk sokağa çıkma yasağında bana sorarsan 
sümbüller geri gelsin diye evet dedi mahalleli 82 referandumunda
babama göre kaybolan huzur ve güven ortamının tesisi için
sümbüller değil ama kdv geldi ilk ekonomik pakette
ondan sonra zaten göz temasını hiç kaybetmedik manav ahmetle

artık düşündüklerimle yaşadıklarım aynı şey değil ibrahim.
mevsimler yelkovandan hızlı dönüyor
günler yavaş, yıllar çabuk geçiyor bostancı sapağında
hem bu gece uyku da yok belli
oysa çayı az içtim, kahveyi hiç içmedim ama işte sevgili ibrahim 
uyku yok
makarna var dolapta dünden kalan 
ve yüreğimde taze anılar
yakın, orta, uzak geçmiş
ama aslında hiç geçmemiş
bilirim
kuşları çok seversin
boş zamanlarında aklımdan bir sayı tutuyorum
seninkiler helikopterlere kafa tutuyor
o zaman ben de kuşları tutuyorum
iddiaya girsem kesin kazanırlar ha
ama yormak istemiyorum onları
biliyorum sen kuşları çok seversin
ben kışları
.
youssou n'dour - 7 seconds

11 Aralık 2016 Pazar

devam

sıkıntılı. boğucu bir pazar daha. bu güneşte. evde kalsam ben de kesin ölürdüm. sözüm var oysa. 100 yaşıma kadar yaşayacağım! 

cemal süreya yaşasaydı oysa şöyle derdi;

hayat uzun. insanlar ölüyor.

duramadım. 
kendimle yürüyüşe çıktım.
biraz güneş. biraz kış. biraz da tom waits.
yoksa çıldırmak içten değil. yahut işten değil. bundan sonrası dil bilimcilerin. benim değil.

oysa bana kalsa bayım. hayat sonbaharda daha güzel. kışın ölmek hem zor. hem kasvetli!

parkta sadece bir tur attım. sonra güneşli bir yere oturdum. kahvede. çekirdek aileler. sırnaşık kedilerden korkan minikler. mütemadiyen yalnızlar. güneş gözlüklüler. güneş gözlüksüzler. çay-sigara eşliğinde güneşle sevişenler. mahmur gözlü garsonlar. anılar. 
ve sonra yine o anlamsız can sıkıntısı.

yazarsam kaybolur sandım. 
yazdım. 
kaybolmadı.

zihnimde acı bir tat. bir iki deneysel fotoğraf. iki adet tezer özlü mektubu. yarıya inmiş bir bayrak. parçalanmış canlar. yarısını soğuk rüzgarın içtiği bir sigara. ısrarla sürüp giden bir hayat. oysa ateş düştüğü yeri yakıyor yalnızca..
güneş gitmeden bir çay daha söyledim. ve bir sigara daha yaktım. içtiğim çay sayısı kadar sigara. yazdığım kelime kadar hayat. bu matematikle başım hep belada. ama işte hayat..

devam ediyor. 
günlük telaşlar. yan masalarda. aradığı bulaşık fırçasısını bir türlü bulamayan adam. pedikür için açık yer arayan kadın. artık eve dönmek isteyen yaşlı bir kadın. hepsi yüksek binaların ardındaki güneş kaybolmak üzereyken. oysa saat daha bir. ama işte hayat devam ediyor.

nitekim. 
güneş gitti. hava soğudu. bir sarı yaprak daha a-ğa-cıyla vedalaştı. düşen yaprağı aldım. iki masa değiştirdim. nafile. güneşi kaybettim. etrafta. bir tek sırnaşık kediler. çocuksuz aileler. hamarat garsonlar. bâkiyiz. lakin hoş değiliz bu soğuk kahvede.

bu işi ama en iyi kediler ve yaşlılar biliyor. çay sigara dertleri olmadığından belki. sınırsız güneşi yalnız onlar hak ediyor. ben de onlardan kopya çekiyorum. upuzun bir bankta. hem bedenimi hem ruhumu güneşe teslim ediyorum. kim bilir. belki hayat böyle devam etmez ?

7 Aralık 2016 Çarşamba

kuşlar

kendine, yine kendinden gelen mektuplara sevinen insanlarız biz sevgilim. kim, hayatta olmayan babasından bahsetse, gözleri de buğulanan aynı zamanda.

kuşları seveni severiz. kedileri ve dahi çiçekleri. keza yaradılan yunus'u. yaradan'dan ötürü.

hem sevmek için illa bir karşılık, bir vuslat mı gerek? misal ben kuşları çok seviyorum diye kuşların da beni sevmesini beklemiyorum. sen de bekleme. 
sahi. elmaydı değil mi o? lakin işte ben kuşları seviyorum.
şair affetsin.

dedem rahmetli. 'kaybedecek bir şeyi olmayandan korkmalısın evlat' derdi. sen'den sonra kaybedecek hiç bir şeyim olmadı. ama ben korkuyorum. 
bu işte bir yalnızlık. bir cinaslı hüzün. bir metropol bulantısı..

hayallerimize pelesenk olan yerlerden dönüyorum rüyalarımda. bazı senli. bazı sensiz. bazı babamlı. bazı babamsız. 

bazen de senli hayallerime yunanca bir şarkının buğusundan bakıp efkarlanıyorum. bu da başka bir yazısı alnımın. en hakikisini lise üçte çizdiler. ince uçlu bir tükenmezle. ama en acıtanını sen...

oysa bilmezmiş gibi. zaman diyorum kendime. arkadaşlarım da bana. sonra ben yine kendime. karşıdan karşıya geçer gibi. birazcık zaman diyorum.
birhan hanım ama öyle demiyor.
 "insan iyileşmez. iyileşen zamandır."
haklı. çünkü.
ama ve yine de; burada zaman bir türlü geçmiyor. taşınması imkansız bir yük gibi sırtımda duruyor. 

diyorum ki uzaklaşmalı biraz. bu artık sessiz bir diyar mı olur. yoksa kimsenin bilmediği eski bir şehir mi? bilmem. bildiğim.
yol'a gitmeli. yol'dan çıkmalı..
böyle gitmez. gitmemeli.

her gün aynı şeyleri yapmak. sorgulamadan robot gibi. ya da sorgulayarak. farketmiyor. ev-iş-ev. zorundalıklar-zorbalıklar-zorluklar. uzaktan bakıldığında eşkenar üçgen gibi. oysa 15 kilometrelik bir yarıçapta kısır dönüyor hayat. bunu ben istemedim. lakin engel de olmadım. şikayetçi miyim? sorgucuyum. tüm bu mücadele. ne için? anlamsız. çok anlamsız.

kuşlar da olmasa diyorum.
bu hayat... üç nokta.



"kuşlara iyi bakın" demiş nilgün marmara giderken.

kuşlara iyi bakın.

5 Aralık 2016 Pazartesi

ayaz

annemdeyim. bu akşam. ayaz. öyle böyle değil. canlanan anılar. hissedilir derece azalan sıcaklıklar. her kış ellerim. oysa bu akşam yalnız ayaklarım üşür. salonda. televizyonun radyosu açık. annem mutfakta. ayıptır söylemesi. annem çok güzel balık yapar. benim ayaklarım üşür. mavi odada. trt nağme çalar. en hicazından en hüzzamına. saat 8 yönünde. mutfaktan gelen kokuya şimdi haberler diyen ses karışır. peyami safa okumak isterim. ama sadece isterim. okuyamam. ayaklarım üşür. sonra. içli bir sadettin kaynak eseri icra edilir. içim titrer.  çay içsem içim ısınır. peki ya ayaklarım? onlar üşür. ayıptır söylemesi. ben çok güzel çay demlerim. annem susar. ben içerim. babam uzaktan bizi izler. dışardaki ayazdan fena sessizliği bozmak küçük olarak bana düşer. annem su içer. 'aralık çok soğukmuş anne' derim. "zemheri soğukları" der annem. bir asaf şiiri dolanır dilime. söyleyemem. annem üzülür. her şeyden istifa etmek isterim. o vakit. annem manalı bakar. geçen kıştan bahsederim. önceki kıştan. ve daha önceki kıştan. annem "oğlum yeter" dediğinde. ortaüç kışında kabak lastikle yola çıkmış şoför gibi yalpalarım. annem sobaya biraz odun, biraz kestane atar. ayıptır söylemesi. ayaklarım ısınır.

3 Aralık 2016 Cumartesi

bayram

sonra bir kitap okuyorum. seni özlüyorum.
bir film ardından
bir şarkı. içli. ve....

meğer ne çok hata yapmışım ben. ama belki de yapmadım. emin değilim.

burada günler sensiz çok yavaş geçiyor sevgilim. hayat ise çok hızlı.
bi'çaresi yok. biliyorum. şimdi.
eski yazılarımı okuyorum.
eski yazgılarımı.

eskiler alıyor, yeniler veriyorum. insanları okuyorum. sahtekar bazen. fitne fesat ara sıra. ama hep samimiyetten uzak. miş mış gibi yapmalar. aldanmalar. aldatmalar. hicaplar. zorundalıklar. ön yargılar. çengel bulmacalar. duble yollar. aynalar. yalnız kalabalıklar. kampanyalar. ana haberler. labirentler. hayali icraatler ve reklamlar.
boş işler bunlar.
sevgilim. boş. sen okumamış, ben de yazmamış olayım. en iyisi. bırak beni. bırak da gideyim! 

hani bazı sabahlar vardır. kış sabahları. birbirinin aynı. gitmek istemediğin bir iş. çıkmak istemediğin sıcak bir yatak. akşama kadar uyumak istediğin bir oda. ha bir de yarım kalan rüyanın sonunu görmek istediğin soğuk geceden ödünç alınmış sabahlar ki. oraya hiç girmeyelim. 

bu sabah ama. farklı. içimde bir sevinç. sebepsiz. ama yok hayır. senle ilgili olmalı. kış ortasında açan güneş gibi. başka hiç bir şey sevindiremez. beni. tutmasın kimse. yazmak istiyorum. içimde tomurcuklanan bu şeyi.  gülüşünü. yüzünü. özgürlüğünü. sonra ellerini. şefkat kokan saçlarını. ağır, mütevazı adımlarını. bulutlarla dans eden hüznünü. umut veren gözlerini. insanı sıcacık saran havanı. anlatmakla bitiremeyeceğim güzelliğini. bu sabah diyorum. başkasın. 

içimde garip bir sevinç.

.
sıla - tam da bugün


1 Aralık 2016 Perşembe

mektup3

bu sabah.
dünya soğuk. üşüyor ellerim.

biraz model. biraz birhan keskin.
sevgilim.
sensiz. çok uzun aralık günleri.

bana özlemin integrali, türevi, limiti.
sana sevdanın akrostişi.

sana çalıkuşu. sana araba sevdası. sana huzur.
bana çalışmadığım kısımdan hep sorular.

düşünüyorum. kuşlar uçuyor. ve arılar. 
ama kelebek yok diyorum.
mevsimden habersiz.
sevgilim. 
sensiz. hayat çok uzun.

geçmiş gün. doktor bel ağrıma fizik tedavi verdi. oysa benim tek ilacım sensin. bunu ikimizde biliyoruz. bir doktor bilmiyor.

senin de bilmediklerin var elbet.
misal seni özlemenin dışında işe gidip eve dönüyorum. daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum.
iki etimeğin arasına mesela. hem zeytin ezmesi hem krem peynir sürüyorum. 
bugün market alışverişinde bon jovi çalarken istedim bunu yapmayı.

bak ama hâlâ ıslak hamburger yemedim. ve kızarmış dondurma. söz verdim. yapacağım. 
yaparım bilirsin!

yalnız şu özlemek fiiliyatının yürekteki tahribatını nasıl yapacağız. onu bilemiyorum cinaslı kafiyem.
işte onu bilemiyorum.

fatma turgut - ilkbaharda kıyamet


30 Kasım 2016 Çarşamba

diyorum ki

her sabah. her sabah. ne gereksiz meşgalelerimiz var. sakal traşı olmak. işe gitmek gibi. oysa böyle soğuk ve yağışlı havalarda genel tatil ilan edilmeli. işe gitmek taammüden yasaklanmalı. çünkü ve zira; özlemlerimiz büyük. duygularımız sisli.

neyse ki hemen arkasına tünediğim şoför zevkli adammış. ahmet kaya dinliyor. dinletiyor. 
saçlarına diyor. yıldız düşmüş diyor. koparma anne diyor. 
o an. içimde bir şeyler oluyor. durmuyor. dışıma taşıyor. üşümesin diye ceplerime sakladığım ellerimi çıkarmak zorunda kalıyorum. çalakalem yazmaya başlıyorum..
..
soğuk ve buğulu camdan bakıyorum şimdi hayatıma. taşrada sakinlik arayan yazarın romanına bir türlü bulamadığı giriş cümlesi gibiyim bugünlerde. kayboldum. tam bir sonuç çıkaracak gibi oluyorum. ahmet kaya giriyor araya.

dışarda kar yağıyor. benim içime yağmur.
.
sonra sen geliyorsun aklıma. doğrusu. hiç gitmiyorsun. gitme de zaten.
ben çünkü sevdim. seviyorum. seveceğim. içli bir şarkı gibi. soğuktan buz kesmiş ellerimin aniden ısınması gibi. fırından yeni çıkmış ekmek kokusu gibi. sebepsiz içe dolan sevinç gibi. 
bilirsin. teşbihte hata olmaz. son da olmaz sevgilim. 
diyorum ki; sen benim en güzel düşüncemsin.
şahsen ben sana öyle ulu orta, dünyanın dilinde eskimiş ve üstelik tarihi bir yapım ekine ulanmış bir isimle hitap etmek yerine benim için ifade ettiğin her anlamda, her duyguda seslenmek isterim sevgilim!
mümkün olsa hepsini aynı anda ve aynı ses uyumunda bir çırpıda söylerim. lakin bu mümkün değil.
belki aynı anda söyleyemem ama yazabilirim.
son tahlilde diyorum ki sevgilim; yine böyle soğuk ve yağmurlu bir günde işe gitmeyelim. hayallerimizin peşine düşelim.
.



28 Kasım 2016 Pazartesi

beklemeden

sanki kasımın gidişine ağlıyor gökyüzü. puslu ve gri. geceden beri hiç dinmedi gözyaşı.

gidecekse diyorum. böyle yağmurlu bir günde gitmeli insan. ruh ve vicdanımızı çünkü. böyle bir sağanak temizleyebilir ancak.

"hayal gücün çok geniş" demişti bu sabah dostum fiko. ömrümün en uzun, en netameli emarında. onca gürültü, takırtı. asfalt matkapları. metallica konserlerine benzer ama çok daha yüksek ses ve ritimli davul sesleri. üstelik mezardan bozma makina aralığı. 
insan ya ölür ya da şair olur bu aralıkta. ben hiç bir şey olamadım. 
kuş ve su sesleri duydum sadece. 'kulaklığa bu sesleri özellikle siz mi veriyorsunuz' diye sordum. 
güldü sevgili teknisyenim. 
o'na söylemedim ama. gerçekten vardı su ve kuş sesleri. sırtını ormana, yüzünü göle dönmüş bir de ağaç ev. hayalimdeki gibi evet. ama ve lakin sen yoktun. çok kalmadım o yüzden.

belki başka bir hayale...

hem yağmur diyorum. ne güzel yağıyor..

içinde 'mavi kazağını ve hüzünlü gözlerini düşündüm' repliği geçen tuhaf bir yalnızlık senfonisi izledim cumartesi. doğrusu yarım bıraktım. tıpkı cuma gecesi hırvat filmini ve pazar akşamki fransız filmini bıraktığım gibi. bu tamamlanamamışlık üzerine bir kaç kelam edilirdi ya... pratik karşılığı olmaz şimdi.

hem hayata ve mutluluğa dair altın cümleleri pek mahir kurarız da mutsuzluğumuzu aynı maharetle anlatamayız. kaldı ki mutsuzluk anlatılamaz. sadece şarkılarda dinlenir, kadehlerde içilir ve yalnız yaşanır... cümleleri de öyledir mutsuzluğun; esir kampından toplanmış gibi yara bere içindedir, takâtsizdir her bir kelimesi... nihayet. ne kadar anlatırsan anlat. yarımdır...

tüm bu kırık-dökük kelimeleri ve dahi devrik cümleleri beş çayımı beklerken yazıyorum şimdi. çaysız çalışamam. bilirsin. hüzünlenirim. 
elbet seni de düşünürüm. 

ısrarla cama vuran yağmur damlalarının sesleri. radyoda çalan içli şarkılar. yazdığım her cümlenin sonundaki noktalama işaretleri. nasıl oluyor da hepsi bir anda sana bağlanıyor. şaşıyorum. elimi-kolumu koyacağım yeri bulamıyorum. çayı bekliyorum.

22 Kasım 2016 Salı

beethoven

sıradan ama imkansız hayaller geliştirmekteyim. hüznümüz çünkü sevgilim. gözlerimizden çok dinlediğimiz şarkılarda ele veriyor artık kendini. 

bu sabah. üç saniye ile kaçırdım metroyu. ezbere bir hüzünle. bir veda nazarıyla baktım yüzüme kapanan kapıya. halbuki 4 dakika sonra yenisi gelecekti. yine de çok üzüldüm. kapının hemen solunda oturan kadın ne çok benziyordu sana.

biraz sıla. biraz kasım. ve biraz da ellerimin üşümesi.
hepsi hüznüme dahil.
kuşlar hariç.

sadık haklıydı. hep haklıydı* 
iyiler, güzeller lakin her defasında içimizden bir şeyler koparıyor bu şarkılar.
gözyaşlarımız içtiğimiz çaya karışıyor. sonra kana. sonra sonra hüznümüze.

ama ve yine de şükür. 
çok şükür.
çay ve müzik olmasaydı. nic'olurdu halimiz. nic?

şimdi mesela. nev diye bir şarkıcı var. radyomda. "yaz dostuumm" diyor. barış manço ağzıyla. bilmiyor ki ben zaten yıllardır yazıyorum. ve beni sana yazmışlar. bak bunu da sen bilmiyorsun.

arka fonda diyorum. radyo voyage çalarken hayallerimiz düşlerimize karışıyor.

yoksa bu çalan beethoven mı?

ah sevgili dostum ludwig.

ahh.

büyük hırslar. küçük insanlar. bazen kendimi onlar gibi düşünürken yakalıyorum. hemen soğuyorum kendimden. lakin vazgeçemiyorum.

zira ismini vermek istemediğim bir bankanın not kağıtlarına yazdım gün boyu. şimdi bloga. oradan orta ve yakın dünyaya. transport. export. output.

nasıl da önemli sayıyoruz kendimizi.
halbuki hepi topu üç beş devrik cümle.
ama.
ama işte.
mutlu olmasak bile hissedilir bir kıvanç.
şakaklarımızdaki. 

oysa cümleler geçici. hüznümüz bâki.
.
sıla - ne çok

* sadık yalsızuçanlar - garip
** hasan ali toptaş - gölgesizler


21 Kasım 2016 Pazartesi

üç vakit

-dün-
hiç dışarı çıkmadım. oturdum. kitaplarımı yeniden dizdim. göndermeyeceğimi bildiğim bir kaç mektup yazdım. ardı ardına dört film izledim. beşinciyi izlemek üzereydim. sıkıldım. radyoyu açtım. cemal süreya'nın on üç günün mektuplarından okudum biraz. kaç tane okudum, hatırlamıyorum. uyumuşum. gündüz. yıllar sonra ilk kez hem. uyandığımda karanlıktı. çay demledim. sonra özlü'nün ferit edgü'ye mektuplarına başladım. iki tanesini okudum. durdum. yazmak istedim. öncesinde çaya baktım. bir kaç dakikası vardı. radyoda ilk kez duyduğum bir şarkı çalıyordu. düşündüm. aslında hep düşünüyorum. 
burada kendi kendime konuşuyorum yıllardır. dünyayı salgın hastalık vurmuş gibi. yahut büyük bir savaş çıkmış. kimse kalmamış gibi. sadece ben konuşuyorum. 
neden? niye? nasıl? 
huzursuz olduğum için mi yazıyorum yoksa yazdığım için mi huzursuzum? bu oyundan çıkarsam daha mı mutsuz olurum? ya da.. çayın kokusu. çok güzel.. galiba aradığım huzur....
-bugün-
mecburi bir kaç iş dışında çalışmadım. pencereden dışarıyı izledim. bol bol. kuş. biraz helikopter. bir kaç da uçak. geniş gökyüzü sonra. instagrama da dadandım. fakat çok şarj yiyor. bir de internet kotası. çekirdek çitlemesi gibi. biraz da bağımlı işi sanırım. lakin güzel vakit ölüyor. çok güzel. kafa bi'dünya. sevdim mi? 
sevdim.
.
akşamüstü kuşlara taktım kafayı. bir acayipler. bazısı "abi bi fotomuzu çek. instagrama falan koyarsın hem" der gibi. alçakta. çok alçaktalar. bazısı bulutları öpmek ister gibi. yükseklerde. en yüksekteler.
tuhaf. 
.
 -şimdi- 
tıka basa bir dolmuşun en istenmeyen jeopolitiğindeyim. şoför arkası. bir numara. mütemadiyen. yazıyorum. 

cemal süreya mı demişti. yoksa tezer özlü mü? 
unuttum şimdi.

"hep aynı yerde oturup yazma eğilimi vardır bende. evde ya da dairede (cemal süreya idi hatırladım) masamın yeri değişse düzenim bozulur. kolum kanadım kırılır. havaya giremem" diyordu.

haklı. ben de belirli bazı yerler dışında yazamam. havaya giremem. otobüs, dolmuş, tren, piraye cafe, bahariye,  varoş cafe. benim en havadar yerlerim. şimdi işte; iç kulağımda fransızca bir melodi. dışarıda; para verenler. para üstü alamayanlar. müsait bir yerde inmek isteyenler. ani frenler. sunturlu küfürler. telefon cıngılları hep. kasım ayazına karışıyor. 

değişmeyen. herkes mutsuz. herkes yaşama aşık. 
peki ne anladık biz bu aşktan; aslolan hüzündür. mutluluk istisna.

18 Kasım 2016 Cuma

kuzguncuk

biz seninle güneşli bir kış günü deniz kenarında oturup konuşmadık hiç.
bir gün diyorum; denize sıfır oturalım.
konuşmasak da olur.
ellerimiz üşümesin yeter.

     kuzguncuk'ta bir evimiz olsun. 
sobalı.

tren rayları. bizatihi uzun tren yolculukları. avrupa sineması. rize turist çayı. kış güneşi. yalnız ve hüzünlü banklar. şarkılar. ve tabi ki kuşlar. 
hepsini sevdim.
ama senin kadar değil.

     kuzguncuk'ta bir anımız olsun.
biri açık, iki çaylı.

matematiği hiç sevmedim. nefret ettiğimce alay ettim. ahkam kestim işe yaramazlığıyla. halbuki matematik bildiğin hayat. bilemedin ikmale kaldığın. mezun olamayınca anlıyorsun oysa.
hayat ne güzel. 
şu satırları yazdığım mavi pilot kalem ne güzel. sen çok güzelsin..

     kuzguncuk'ta bir kızımız olsun. 
adı mısra'lı.

17 Kasım 2016 Perşembe

mektup2

bazen kulaklarım çınlıyor. sen sanıyorum.
sen misin?
burada günler çok uzun ve çok sıkıcı. biraz da soğuk. oralar nasıl?
sahi, sen nasılsın?
ben...
ben işte. bildiğin gibi. ellerim üşüyor yine. hani tanımayanlar beni özlemden değil de sırf ellerimi ısıtmak için yazıyorum sanacak. bugünlerde. uzun, çok uzun yürüyüşler yapmak istiyorum. bu güneşli, sonbahar ayazında. ama sadece istiyorum. bir de şebnem ferah dinlemek istiyorum. uzun uzun. 
.
oysa gün boyu sanat müziği dinledim. sabah patronun bir akrabasıyla kavga ettim. "başlarım sizin işinize de gücünüze de lan" dedim. galiba biraz da küfür ettim. ama istifa etmedim. onlar da kovmadı. birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdi. hem stratejik ortaktık. hem alan-veren-midesi bulanan-bulanmayan herkes razıydı. bir şey olmamış gibi devam ettik.
.
öğleye doğru internetten sipariş ettiğim kitaplar geldi. sevindim. tezer özlü'nün bende olan bir kitabını yine sipariş etmişim. dalgınlık işte. dört tezer'e karşın bir cemal süreya. bir solukta ikişer mektup okudum. bir tezer'den, bir süreya'dan. sanat müziği hiç susmadı. öğle yemeği yemedim. baktım hava güneşli. biraz yürürüm dedim. yürüdüm de. tam varoş cafeden içeri girecekken bir şey oldu.
seni özledim.
geri döndüm ofise.  çay değil de kahve istedim. şaşırdı hanife hanım. hiç bir şey söylemedim. perdeleri indirdim. sanat müziğinin sesini biraz daha açtım. seni özlemeye devam ettim.
.
kahve gelince biraz birhan keskin okudum. biraz eski, çok eski yazılarımı okudum. galiba duygulandım da. bir daha düzeltilemeyecek sözler söylemekten korktum.* aslında her gün yazmak istiyorum. ama sıkılmandan çekiniyorum. doğrusu; her gün yazacak kadar yaşamıyorum. iki gündür mesela annemdeydim. dizi izledik. çay içtik. babamı özledik. ama hep sustuk. bu sabah ayrılırken 'bir gün daha kal istersen' dedi. 'yolcu yolunda gerek. sonra gene gelirim.' dedim. 'gene gel' dedi elini öperken.
.
saat 16:00 gibi kuşlar geldi. güneye uçtular yine. ben arkalarından baktım. seni özledim. kuşlar giderken hala sanat müziği çalıyordu odamda. ayağa kalktım. bir turgut uyar şiiri geçti aklımdan. bir gün bu şiiri okumalıyım sana. ama bugün değil.
.
şimdi. ayaklarım üşüyor. istanbul trafiği ağır yaralı. iş çıkışı. perşembe. karanlık. dolmuşun kaloriferi kifayetsiz. 
sanat müziği çalmıyor.

ben yine seni özledim..
.

* birhan keskin

14 Kasım 2016 Pazartesi

kırkikindi

bu kış da üşüyor ellerim. her kış olduğu gibi.
biliyorsun.

yokluğunda hep üşüyecek. 
biliyorum.

sonumuz n'olacak?
bilmiyoruz.
.
ellerim sanki. ahmet kaya dinledikçe daha çok üşüyor. üç gündür. ağırdan alıyorum hayatı. ses etmezsem geçer diye. 
geçmiyor. 
hayat ne garip şey!
.
bu sabah. yapacak daha iyi bir işim yoktu. tuttum odayı arşınladım. enine on. boyuna on buçuk aldım-verdim adımı. 43 numara. tahminimden büyükmüş odam. yine de küçük geliyor. sıkışıyor, darlanıyor, boğuluyorum. her gün. 10 saatim burada geçiyor. burası benim kaderim. annem de  öyle demişti. "bu senin kaderin. bu senin kaderin." bir hafta kulaklarımda çınlamıştı. rahmetli yaşasaydı. o da öyle derdi. "oğlum bu senin kaderin." şimdi işte. ben de öyle diyorum. bu benim kaderim. 
sahi! bekir'de öyle demişti* 
"kaderin böyle. yolu yok çekeceksin" hepsine kafa sallıyorum. öte yandan. ama insan kendi kaderini.... diyecek gibi oluyorum.
diyemiyorum.
en iyi ve tek bildiğim şeyi yapıyorum.
yazıyorum.
yazmak dışında tutamağım yok çünkü.
yazdıkça ısınıyor ellerim hem.
doğrusu bu ya; bazen de nefret ediyorum. her gün aynı sıkıntıları çektikten sonra yaz yaz nereye kadar? 
hem niçin? 
kuşlara da kızıyorum. böyle pervasızca, böyle özgürce ve böyle insan çatlatırcasına. 
neden?
.
gel-gitlerim. 
neyse ki çabuk geçiyor. zira hayal ediyorum.
hiç bilinmedik yerlerde el ele yürüdüğümüzü. 
bir gün diyorum. kırkikindi yağmurlarında birlikte yürüyelim.
olur mu?
.
ahmet kaya - hep sonradan

* masumiyet (1997)-zeki demirkubuz

13 Kasım 2016 Pazar

pazar

pazar günleri diyordu yazar*  "hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler."

rasimpaşa yokuşunu çıkarken aklıma geldi bu bahis. evden ayrılmadan gelseydi. çıkmazdım.
pişman mıyım? yorgunum.
boğadan moda'ya. moda'dan tekrar boğa'ya güneşi kovaladım. ama beni asıl yoran yürümek değildi..
.
bahariye'nin tam ortasında bir kahveci buldum. bulutun ardında saklanan güneşe cephe bir yere oturdum. fransızca şarkılar çalıyorlardı. sevindim. 153 gün sonra bir sigara yaktım. güneşi beklemeye koyuldum.
.

güneşi beklerken haberleri karıştırdım. leonard cohen ölmüş. üzüldüm. telefonuma baktım. miracle şarkısı var. onu açtım. şarkı başladığında güneş bulutların arasından çıktı. vücudumdan evvel ruhum ısındı. şarkı bitti. güneş gitti. şarkıyı yeniden açtım. belki geri gelir diye. gelmedi.
tom waits ustaya sarıldım. bir çay daha söyledim. ardından bir sigara daha.
.
pazar gününü neşelendirmek isteyen insanlar geçiyor önümden şimdi. akşamki fırtınadan habersiz. en çok çekirdek aileler. oysa hepimiz biliyoruz. kimilerimiz okula, kimilerimiz işyerlerine tıkılacağız yarın. söz verdim kendime. bir daha dünyaya gelirsem sadece pazarları çalışacağım. kalan 6 gün hiç bilmediğim sokaklarını keşfedeceğim istanbul'un. hiç bilmediğim..
.

* ayfer tunç - taş-kağıt-makas

12 Kasım 2016 Cumartesi

kasım

bu çocuk! emre aydın. kanayan yaralarımızı dağlıyor. kasımda bu yapılır mı? kasımın bununla ne ilgisi var? ben de anneme onu soruyorum. anne diyorum. ben erken doğmuş olabilir miyim? bu sabırsızlık. her sonbahar aşk yoluna düşmeler falan.
annem komünist rusya'nın ajanları gibi. ser veriyor. sır vermiyor. ne bileyim oğlum. güzdü işte doğduğunda diyor her seferinde.

ekim değil de. kasım.
hayatımın en köşeli taşları. aşkla kesişme noktası. hüznümün nirvanası.
.

hiç bir şey olmamış gibi yürüyorum. mutluluk demişti bir adam yol'dur.
yürüyorum arsız. ağaçlı yolda. cumbalarda kediler.
çok güzeller.
kendine güvenli şehir kadınları.
son model balina kasa arabalarda. bir de sakız olmasa ağızlarında.
daha çok seveceğim.

yağan yağmur değil de. düşen sarı yapraklar.
en acıyan yerlerim.
.
herkesin yeni yıl listesi olur. benim kasım listelerim. bu kasım mesela. huzursuzluğumun pessoa'ya sözü var. hakeza 10 yıl önce izlediğim yeditepe istanbul. ve nihayet bir türlü başlayamadığım romanımın giriş cümlesi. hepsi bu kasım.

başlamak değil de bitirmek.
benim en büyük çaresizliğim.
.
emre aydın - ses ver

11 Kasım 2016 Cuma

hayat

sabah. erken saatler. aklımda bir ferdi tayfur şarkısı. geçen yıl bu zamanlar. 
etrafta anlamsız sesler.
otobüsün hırıltısı. akbil melodileri. olgunlaşma evresindeki ergen diyalogları. 

hayat bazen radyoda fransızca şarkı çıkma ihtimalini sevmektir.

otobüsün sol arka teker üstünde, ters oturuyorum. bir adam dik dik bakıyor. tersleyecek gibi oluyorum. kendimi görüyorum. sol yanım ağrıyor. hayır. kalbim değil. bacağım. bazen omzum. babamı özlüyorum.  

özlemek çok uzun. ışığı ve çıkışı olmayan soğuk bir tünel. kaybolmamak lazım. anılara tutunmalı.

"hayat bir gemi, dünya bir liman."

çocukluğumun en net şarkısı. dimağda kalan. kim, niye, ne vakit söylemiş. bilmiyorum. o zaman gogıl yoktu. şimdi üç saniyede her şey önünde. telefonun notlar kısmında izlenmemiş filmler. okunmamış kitaplar. bu kadar hazırcı olmamalıydık.

bazen hayat; karşılıksız aşk gibidir. acı verir.

haftanın son iş günü. yağmur şiddetini artırıyor. içimde bir şeyler büyüyor. gitmek için uygun rengi arıyorum. bana sorarsan mavi. en güzeli.
oysa en sevdiğim duvar yazısını boyamış okul yönetimi. hem de griye. şimdi ben nerde temize çekeceğim geçmişimi. 

bazen de hayat; pazar buluşması sonrası vapur iskelesinde bir türlü ayrılamayan sevgili gibidir. ne sen bırakıp gidebilirsin. ne de o..
.
bryan adams - pavarotti : o sole mio

10 Kasım 2016 Perşembe

mektup

kuşlar döndüler. bulutlar da öyle. hatta güneş bile bugün.
ama sen?
.
yokluğun. içimde bir sızı.
biraz tahassür, biraz hüzün ve biraz şiir.
.

dün gece çok güzel bir rüya gördüm. içinde BİZ vardık.
sabah seni düşündüm. biraz kuşları izledim. biraz ilhan berk okudum. üç kez seni seviyorum dedim. sonra gereksiz e-postaları sildim. gelen kutusuna baktım. boştu. yine yazmamışsın. olsun. canın sağ olsun. yeter ki sen iyi ol. ben her gün yazıyorum nasılsa ikimizin yerine. hem belli mi olur? berk olmasa bile belki bir gün asaf okuruz pier lotide. o da iyidir!
.
aklımda bir şey var.
nişantaşı'nda dar sokaklar. yürüyüşün. gülüşün.
matruşka misali vuruldum ben sana. usul usul, lime lime.
önce gülüşün. sonra bakışın. nihayet söyleyişin.
ama en çok bakışın.
sen bana bakınca. ben sınavda ikinci kağıdı isteyen öğrenci, suçsuz gözlerim itirafçı oluyorduk birden. sen bana bakınca. ben yeniden, yeniden doğuyordum.
.
sonra herkese olan bize de oldu.
biraz şartlar denen o vahim şey, biraz cevapsız sorular, biraz anlamlı suskunluklar.
.
matematik bilseydim şayet bunlar başımıza gelmezdi. oysa kışın üşüyen parmak uçlarımı gösterecektim sana daha. tahammül edebilsen şarkı bile söyleyecektim. ama işte en çok yapamadıklarımızı özlüyorum.
gitmelere doyamadığım şehirlerarası yolculuğumdun sen benim.

şimdi sonbahar, turuncuya çalan sarı yapraklar ve yalnızlığım.

sana da oluyor mu bilmem? ben göksel dinlerken içim parçalanıyor. şarkıyı söylemiyor adeta iç organlarıma doladığı dikenli teli çekiyor kadın.
ama ve hâlâ seviyorum göksel dinlemeyi. ve hâlâ çok kıskanıyorum gündüz uyuyabilenleri.

şimdi işte; biraz göksel, biraz trump'ın başkanlığı ve biraz ellerimin üşümesi.
.
göksel - bende bir aşk var

9 Kasım 2016 Çarşamba

kalanlar

metro istasyonlarının derinlerdeki ürperten serinliği gibi yokluğun.

ne tuhaf. 
hayatım bir müsvedde kağıdının ardında. sabah yazıyorum. akşam siliyorum. arada pencereden bakıyorum. 
özlüyorum.

yalnız seni arıyorum.

az önce.
en sevdiğim kelimeyi aradım. 
sen'i buldum.

oysa en masum olanlarımız "şiirler" bu bahiste.

bugün. 
kuşlar yok. bulutlar yok. sen zaten yoksun. gökyüzü gri. düşüncelerim kahverengi. kimsesizliğimizi özledim.
şimdi.

özlemek fiilinin hakkını vermeli.

çocukluğa özlemim sırf yaralardan. ilk zaman acı verseler de tüm yaralar mutlak kabuk bağlardı. şimdi öyle mi? yıllar geçse de kabuk bağlamayan yaralarımız. kanıyor. kanıyor..

içimden ince saz şarkıları geçiyor.

ilk sevda sözüne kanıyorum. tezer özlü. "kasım. ölme ayı." der. kasımda şarkıları yasaklamalı. kuşları serbest bırakmalı. 

sonbahar çocuğu olmak zordur.

yaşasaydı yahut tanısaydı beni de severdi tezer hanım. lodosta başı ağrımayanları severmiş.

bu kış diyorum; huzursuzluğun kitabı'nı bitirmeli.

eylül geçti. ekim bitti. kasım ayaklandı.
ama hüznümüz baki....

8 Kasım 2016 Salı

kısa

hastane bahanesine çıktım işten. trafik. kalabalık. güç bela yetişilen randevu. çalışmayan sistem. işlemeyen otorite. bitmeyen bürokrasi. lanet olsun. lanet olsun. lanet...

kendime sözler veriyorum hep. tutamayacağımı bile bile. bir gün tutabilmek ümidi ile. sinirlenmemeli oysa. hem ne diyor barış ağbi? keskin sirke küpüne zarar. bir de ali yazar, veli bozar.

kısa cümleler kurmak istiyorum artık.
kısa. çok kısa. mevsim güz gibi. istanbul'a en çok yakışan mevsim sonbahar çünki. bunu herkes biliyor. peki ya sonbahara en çok yakışan şarkı? bak bunu sen de bilmiyorsun.
how's it gonna end. 168. kez dinliyorum. bugün.


kısa cümle diyordum. yalnızlığımız sevgisizliğimizden değil. bize ilhan berk gerek. iki bardak çay.  -biri açık-  bir de tom waits. sonra istediğimiz şiirden başlamak serbest.

lodos bugün de devam ediyor. düşüncelerimiz savrulan yaz yaprakları gibi. ruhumuz perişan. aylaklığın hiç bir anlamı yok.

herkesin hayatının anlamı kendine. hayatı benzetiyorlar ya hep. kimi futbola fena halde. kimi sinemaya. bazı şiire. bazısı kadına. bence hayat yazdıklarım. ne zaman ve nasıl biteceği bilinmeyen. bence ama.

telefonum çalıyor. konuşasım yok. öğlen de yoktu. ikisini de açmadım. biliyorum ayıp. ama işte beklediklerinin değil de beklemediklerinin seni merak etmesi. biraz acı. biraz melankolik. biraz iki nokta..

yine çok konuştuk. ne çok bahseder olduk kendimizden. hep yalnızlıktan.
birlikte okuyacağımız ilhan berk kurtaracak bizi yalnızlıktan. 
bak buraya yazıyorum.
.
tom waits - how's it gonna end


7 Kasım 2016 Pazartesi

lodos

bir şey-ler
öyle bir şey-ler- ki
yalın ama çarpıcı şey-ler mesela
taze demlenmiş çayın kokusu kadar baştan çıkarıcı 
yağmurdan sonra yayılan toprak kokusu kadar huzur verici
ama ve asla afili olmayan bir şey-ler 
yazabilirsem şayet
kaç gündür mideme oturan, nefes almamı engelleyen o büyük şey kalkıp gidecekmiş gibi bir his var içimde
fakat önce el çantamı minibüsün torpidosuna koymalıyım bayım
yanılıyor da olabilirim elbet
ama işte bir de şarkı, yok hayır melodi var 
kafamın içinde dönüp duran adını bulamadığım bir türlü
ve çocuk masumluğumuz son günlerde
yanlış giden bir şey-ler var
hiç bu kadar mağlup görmemiştim kendimi oysa
kuşlar bile bir garip uçtular bu akşamüstü
lodos dedi haber bültenleri
şehir hatlarında anons etmişler dışarıda durmayın diye
ama ya kuşlar
onlara kim söyleyecek
şarkılar cevapsız, sorular işaretsiz 
ve hem kim bilecek
haziranda zorsa ölmek ara'lıkta nefes almak nasıl mümkün olur
üstelik öldürmeyen ama yaşatmayan da 
koyu bir arafsa bu karanlık
bana kalsa saatlerin ayarıyla hiç oynamamalıydık
şimdi kaç saat ilerideyiz ya da kaç yıl geride
sabahların ve dahi akşamların bu alacakaranlığının hesabını kim verecek
ya hiç yaşamadan tükenen ömürlerin....
.
kim - candan erçetin teoman