30 Kasım 2015 Pazartesi

beş vakit - 8

sabah :
peronun en ucunda, elimde siyah evrak çantam, kafamda günlük düşüncelerim metronun gelmesini bekliyordum. ne kadar zaman bekledim hatırlamıyorum. önce trenin "geliyorum, kenara çekilin ıslığını" duydum. hemen akabinde; sırtında turuncu yeleği, elinde telsizi ve kıçında plastik copuyla yasal bir güvenlik görevlisinin tıpkı leman sam'ın şarkısındaki gibi usulca yanıma yaklaştığını gördüm. güvenlik görevlisi ilan-ı aşk edecek gibi görünmüyordu. şarkı da söyleyeceğini sanmıyordum. tüm bunlara karşın o bilindik sert görevlilerden hiç değildi. oldukça kibar bir tonda  "beyfendi sarı çizginin gerisinde durmanız gerekiyor, lütfen geriye gelir misiniz" dedi. sesindeki merhamet ile samimiyet arasındaki ton aile babası olduğunu ele veriyordu. belli ki hayatımdan endişe etmişti. soğuk raylara nasıl kilitlenmişsem artık... 
sesindeki naiflik mi yoksa yüzündeki samimiyet mi tam olarak emin değilim. belki de turuncu yeleği! bilemediğim bir şeyi tesir etti. derinliğini bilmediğim bir kuyudan tutup çıkardı beni..
gülümsedim. en son ne zaman gülümsediğimi aradım hafızamın sisli ara sokaklarında. bulamadım. ya da en son ne vakit bir insana tesadüf etmiştim.... hatırlayamadım.
.

öğle :
yemekten sonra,  güneşe çıktım. kararsız adımlarla dolanırken köşede, adeta kimse görmesin diye saklanmış, salaş bir cafe gördüm. ilk kez geldiğim bu yerde ne vakittir yapmayı unuttuğum ya da ıskaladığım bir şeyi hatırladım. en son geçen sene yine bu vakitler, ikibinondört'ün herhangi bir kasım gününde işi gücü siktir edip yarım saat gecikme pahasına öğle arası kahvesi içmiştim. türk kahvesi. az şekerli ya da sade. farketmiyor. çünkü kahveyi değil kış güneşini seviyordum.
.
ikindi :
metroda masumiyet müzesi'ni okuyordum. önceden okuduğum kitapların aksine bu kitabın yolcuların ilgisini daha çok çektiğini farkettim. pembe renkli, çok kalın bir kitaptı. acaba dedim içimden, bu kadar ilgiye mazhar olan kitabın rengi miydi yoksa kalınlığı mıydı? ya da ve belki de kitabın bizatihi kendisidir diye düşündüm. bilemedim.
.
akşam :
annemi seviyorum. yalan yok şimdi; sohbetini ve tabi ki çok özlediğim yemeklerini de. arada bahaneler uydurup uğrarım yanına. lakin bu akşam bahaneye gerek yok. emekli maaşının günü. babam öldüğünden beri ben götürüyorum maaşını. geleceğimi biliyordu ama şimdi evde yok. anahtarlarımı bulamadım. alt komşumuza (aynı zamanda annemin kiracısı) indim. içeriden tanıdık ama eskilerden bir şarkının sesi geliyordu. "aylar geçse de yıllar geçse de bir ömür böyle bitse de ben seni unutamam" diyordu şarkıcı. hatırladım. doksanların ferda anıl yarkın'ı bu. zile bastım. müzik sesi kesildi. ardından kapı yavaşça açıldı. alt komşumuz, kucağında çocuğu ile görünür görünmez beni tanıdı. "hoş geldin mithad abi" dedi. annemi sordum.  çıkarken o'na semt pazarına ineceğini, onbeş-yirmi dakikaya döneceğini söylemiş. teşekkür edip ayrılırken "dışarda kalma, buyur içeride bekle istersen" dedi. bu son derece kibar ve samimi davete tekrar teşekkür ederek binanın ön tarafına geldim. yaz kış orada bulunan veranda koltuklarından birine oturdum. bir an için kasım ayazını iliklerimde hissettim. çantamdan telefonumu ve kulaklığımı çıkardım. youtube'da ferda anıl yarkın'ın sonuna kadar şarkısını buldum...
.
yatsı:
çay istemedi canım. "baban olsa bir demlik çayı bitirirdi" dedi annem. sessizlik oldu.  ıhlamur istedim. kalktı, ıhlamur kaynattı. ben de karşılığında şaklabanlık yaparak "dile benden ne dilersen valide sultan" dedim. güldü. sevdiği yerli bir dizi varmış televizyonda. onu aradım kanal kanal. kumandaya dokuzuncu basışta buldum dizisini. çocuk gibi sevindi. o sevindi diye ben de sevindim. onbeş-yirmi dakika  o'nunla birlikte diziyi izler gibi yaptım. arada lafladık eskilerden, gelecekten. televizyon karşısında uyuklamaya başlayınca televizyonun sesini kısıp sessizce yan odaya geçtim. kitaplıktan rastgele bir kitap aldım. kuşe kapağın iki yaprak çevirimi ötesine çok afili bir yazıyla günün tarihini not düşmüşüm. 04 kasım 2011 istanbul demişim ve yakışıklı bir de imza atmışım üzerine. bilhassa şekilli istanbul yazımı çok beğendim. kitabın diğer sayfalarını da şöyle bir karıştırdım. sahaf ve huzur kokuyordu. kokladıkça içime doluyor, daha da derine çekiyordum bu naif kokuyu. o an neden bilmem francoiz breut dinlemek istedi canım. daha önce hiç dinlemediğim bir şarkısını buldum internetten.. ben şarkıyı tekrar ve tekrar dinlerken kitabın altını çizdiğim yirminci sayfasında diyordu ki yazar;  "...iki yıl kadar önce bu köye yerleşirken yapmak istediğim tek şey vardı:  bir şeyler yazmak. çok küçük bir hayat....en temel olanlarla yetinmek.. zeytin, zeytinyağı, şarap, balık, çay, pirinç ve o köyün ekmeği, sebzeleri."  hani ve neredeyse hayalimin tamamını betimleyen bu üç buçuk satırı bir kez daha okudum. sonra bir daha. dört veya beş kez okuduktan sonra kitabın kapağını kapadım. hemen ardından da gözlerimi. francoiz dedim, ne güzel bir kadın.




.

29 Kasım 2015 Pazar

yirmidokuz.11

bugün bir ara düşündüm de;  bir daha dünyaya gelecek olsam şayet tarih öğretmeni olurdum. hem de çok iyi.  ryan gosling'den bile iyi.  o zaman mutlu bile olurdum. düşünebiliyor musun? mutlu bile olurdum. ama şimdi olmaz. şimdi olmaz. hem yaşım geçti. hem beşiktaş yenildi bugün. başka şeyler de düşündüm. mesela abruzzo diye bir yer varmış italya'da. orada yaşamak istedim. beş-on saniye kadar. yaşadım da. ama sen olmayınca vazgeçtim, döndüm sevgilim. bir daha dünyaya gelecek olsam diyorum; yine seni severdim.
.
son çalan şarkı : the hanging tree
.

28 Kasım 2015 Cumartesi

çakır

dün çakır ibrahim'e rastladım. annemlerin evinin önünden geçerken tesadüfen gördüm. arabayı yıkıyordum. birader de yanımdaydı . düşünceli bir hali vardı. adımları yavaştı. seslendim;  çakır ibooo  diye. bizden tarafa döndü. gözleri ayrı, dişleri farklı gülümsedi. çocuk gibi sevindi. koşarak yanımıza geldi. yolun ortasında hasretle sarıldık iki  koca adam. yıllar var ki görmemiştim o'nu. değişmiş. kilo almış biraz. saçları seyrelmiş, sakal bırakmış. namaza da başlamış. o eski serseri halinden eser yoktu. sakalını sıvazlayıp tebrik ettim. elini sıktım. güldü yine çakır gözleriyle. sonra hem bana hem biraderime kendi lisanında sitem etti. "arada uğrayın olm mahalleye. yüzünüzü gören cennetlik amk."
"çakıııır" dedim
"ne oldu lan?" dedi
"abdestin var mıydı senin?"
"he var. camiye gidiyordum şimdi."
"artık yok" dedim.
"hassiktir küfür ettim yine di mi?"
"her zamanki gibi dedi biraderim."
 güldük hep beraber.
eskiden de hep  böyleydik. en çok da çakır'la ben. 'kanka' değildik. kan kardeştik. mahalledeki ilk, belki de son kavgamı çakır'la yapmıştım. dört günlük küskünlüğün ardından grup halinde şimdi hatırlamadığım bir yerden dönerken kuruyemişçiden aldığı çerezleri bana uzattığında buzlar erimiş, ertesi gün şehadet parmaklarımızı kesmiştik tingir'in boş arsasında. 
hey gidi çakır. batak'da kimse eline su dökemezdi. mahallenin en hızlı koşanı, canımız yıldızspor'un bıçkın, sert stoperi. mithad selim'in can ciğeri. ama işte biraz hayat, biraz ihmalkarlık ve biraz her şey! uzak kaldık uzunca bir süre. benim Eskişehir'de olduğum zamanlar o kazakistan'da çalışmış bir süre. sonra hasrete dayanamış dönmüş vatana. bir kamu kuruluşunda çalışıyor şimdi. evli, mutlu ve üç çocuklu. 
yıllar mı acımasız yoksa biz mi çok vefasızız doktor? 
ha ne dersin?
peki söyleme. sen hep böyle sessiz kal. ben nasılsa biliyorum cevabı....
.
gaye su akyol  yıllar yılan
.

27 Kasım 2015 Cuma

lambada titreyen alev üşüyor*

eski başarılı maçlarını izleyip mazisinde geleceğini arayan ikinci lig topçusu gibi ben de yazmak için bir sebebim olur belki diyerek eski yazılarımı okuyorum kaç zamandır.
her gün rastgele bir yazımı okuyorum mesela. bazısını beğeniyorum bazısından nefret ediyorum. ama okumaya devam ediyorum. eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı diyen iç sesime kulak asmadan okuyorum hem. sonra bir kitap okuyorum. babamı özlüyorum.
bir film ardından
bir şarkı ve...
meğer ne çok hata yapmışım ben. ama belki de yapmadım emin değilim.
çünkü burada günler çok yavaş geçiyor bayım. hayat ise çok hızlı.
bi'çaresi yok biliyorum.
belki bu yüzden eski yazılarımı okuyorum.
eski yazgılarımı.
eskiler alıyor, yeniler veriyorum. insanları okuyorum. sahtekar bazen, fitne fesat ara sıra ama hep samimiyetten uzak. miş mış gibi yapmalar, aldanmalar, aldatmalar, hicaplar, içimizdeki irlandalılar, zorundalıklar, ön yargılar, çengel bulmacalar, duble yollar, aynalar, yalnız kalabalıklar, kampanyalar, ana haberler, labirentler, hayali icraatler ve reklamlar
boş işler bunlar diyorum bayım boş. sonunda almanlar ın kazandığı futbol oyunu gibi manasız bir kısırdöngü. 
şimdi mesela tam onbir ay sonra işe gitmek için bindiğim bir belediye otobüsünün terkisinden yazıyorum yine, yeniden. yiğitlik yapıp senin işine de gücüne de deyip istifa ettiğim kürkçü dükkanıma geri döndüm. pişman mıyım? evet. ama neye pişman olduğumdan emin değilim. gittiğime mi  yoksa döndüğüme mi? bilemiyorum. galiba her şeyin panzehiri zaman bunu da belletecek bir gün. ama ve lakin çöpe attığım onbir aydan benim anladığım; paran yoksa özgürlüğün hiç bir boka yaramıyor bayım. hem de hiç. dolayısıyla merhaba dünya, nazdrovya kapitalizm.

16 Kasım 2015 Pazartesi

manası yok

sabahın dörtbuçuğunda daha hoca allahuekber demeden ama ve sanki saati kurmuş gibi lakin kurmadan uyanmak.uyuyamak sonra.tavandaki beyaz plastik boyanın 'beni artık yenile' sesini duymak. karla birlikte düşen sonbahar yapraklarında anlam arayıp bulamamak. barcelona'da woody allen'le tokalaşmak. saat yedide bu sefer telefonun alarmıyla uyanmak.geç kalma derdim yokken pavlov'a selam çakıp durağa yanaşan otobüse koşmak.çarşı durağında inip ne yapacağını bilememek.yardım dilenircesine göğe bakmak.canım kuşları görmek.martıların pazartesi toplantısına tanık olmak.aşağıda insanların telaşına ortak olup poğaça sırasına girip-çıkmak.kalabalıkta son derece esmer ama bir o kadar güzel kadının gözlerine kilitlenmek.iki arkadaşın telaşlı koşturmacasında sarf ettikleri osmanlıca bir kelimeye takılmak diyorum bayım pek bir manasız artık.hakeza haldun taner'in yanında dalgalanan dev türk bayrağı.kırmızı tramvaydan önce durağa ulaşmak için koşturan adam.sarı dolmuşlar.lila renkli otobüsler.belediyenin kaldırıma ince yeşil birer korkuluk gibi diktiği modern saksılardaki kırmızı çiçekler.iskele camii ve minaresinin ardında bulutlara üstünlük kurmaya çalışan güneşcik.metro girişinde rastladığım arsenal teknik direktörü arsen wenger'e tıpa tıp benzeyen abi.metronun hareketine iki dakika kaldığını görür görmez koşmak.sarı çizgiyi geçmek. yan tarafta oturan hoş kokulu kadını ve kitabını merak etmek.yürüyen merdivenlerde yürümek diyorum; tıpkı içimdeki mücavir alan gibi sonu olmayan uzaysı bir boşluk.masalsı bir yalnızlık hep bayım.son tahlilde evrensel bir manasızlık..

14 Kasım 2015 Cumartesi

hayat diyor; "bir cumartesi alışverişinden daha fazlasıdır" *

sevgili jonas;
anlamını bilmediğim şarkıların peşindeyim yine. yabancı dilim pek iyi olmadığı için şarkıları dilime değil ruhuma dolandırıyorum. daha çok ama -hâlâ tam tarifini bulamadığım- kısık ya da çatal sesli diyebileceğim hani terli terli soğuk su içmiş de sesi kısılmış gibi çıkan kim olursa, ne söylerse söylesin meftun olma hastalığım var. acaba bu hastalık mıdır? ya da nedir, mesele nedir? hiç bilmiyorum..
.
kartpostalları, yazmayı, şarkıları, kuşları ve rayları hep sevdim. çok sevdim..
.
kadıköy'ü de çok seviyorum. ama şu cumartesi kalabalığından aynı oranda nefret ediyorum.
acaba diyorum, eskiden hava kirliliği için yapılan tek-çift plaka uygulaması gibi tc kimlik numarası uygulaması mı yapsak ? mesela tc kimlik numarasının son numarası çift hane olanlar bu cumartesi tek haneli olanlar gelecek cumartesi kadıköy'e çıksınlar. bakırköy için de aynısını yapalım. orası da çok kalabalık. ha evet liberalizm, hümanizm,  modernizm, feminizm, erotizm, hede hödö. ama canım ablacım yolda yürümeyi bilmiyoruz vallahi de bilmiyoruz billahi de. ne yolda yürümesini, ne parkta koşmasını. geliş gidiş çift kişilik kaldırımlarda üç arkadaş yan yana yürüyoruz. karşıdan gelenden bize yol vermesini bekliyoruz yahut aynı iki kişilikte yolun solundan yürüyoruz. e ben sağdan yürüyünce. küt çarpışıyoruz. çünkü çekilmiyorum kenara..
.
sevmek derken, balık yemeyi de çok severim. ama anlamam tazesinden bayatından. belki sırf bu yüzden, bana bayat balıkları kakalamasın diye beyaz sakallı tezgahtarla iyi geçinmeye çalışıyorum. her seferinde kasaya paramı ödeyip bordo-mavi şapkalı paketçiden  "uzağa gideceğim size zahmet bir poşete daha koyalım" dediğim çift poşetli balığı aldıktan sonra sırtı bana dönük olsa da kolay gelsin diyorum beyaz sakallı'ya. o da "teşekkürler efendim, afiyet olsun, yine bekleriz" le başlayan cümlelerle uğurluyor beni. o kadar çok insan arasından beni tanıyor mu diye merak ederim bazen. çünkü  her zaman ondan almam balığı. 2 ya da üç haftada uğrarım. her seferinde tanıyormuş gibi bakıyor suratıma. hatta tezgahına bakmadan yanından geçtiğim vakitler de öyle bakıyor. adam beni tanıyor bence. o yüzden iyi geçinmeyelim..
.
sabah, yalnız bir martı gördüm arka pencerede. kapı ve pencereleri boyuyordum. bir süre öylece onu izledim.  çünkü  benjamin'i hatırlattı bana. sonra yalnız bir karga gördüm karşı çatıda. o bir şey hatırlatmadı. bir vakit sonra martıyı da kargayı da unuttum. boyamaya devam ettim. içeride açık olan tvden sıla'nın hüzün dolu sesi geldi.  o'nu düşündüm. şimdi burada olsaydı beraber boyardık dedim içimden. tıpkı filmlerdeki gibi. kapı ve pencereleri boyarken birbirimizi de boyardık. filmlerdeki gibi yine. evet. bazen bu da şans diyorum. hayır hayır şans değil bir lütuf...
lütuf, doğru kelime. bunları düşünebilmek. gülümseyebilmek. hüzün de verse. hiç olmayabilirdi zira. tıpkı kış güneşi gibi. düşünsene sevgili jonas,  hayatımızda bugünkü gibi kış güneşinin olmadığını. cumartesimizi ve içimizi ısıtmadığını.  ne yavan bir hayatımız olurdu öyle değil mi?
başka şeyler de yaptım bugün. o'nu düşündüm mesela! hatta bir ara gördüğümü sandım. lakin imkansızdı. alkım'da olamazdı. bir an için. öyle sandım. kalp yanılsamasıydı sanırım. 
sonra hayaller kurdum yine. hem yürüdüm. hem düşündüm. bir ara şu anketçi gençlere üzüldüm. çabucak unuttum ama onları. sakız gülü'nden aşağı salınırken bir adam bana baktı. uzun uzun baktı. bir şey diyecekmiş gibi baktı. sonra "karıştırdım galiba" deyip hızla uzaklaştı yanımdan. ardından bakmadım. belki o da ardına döner de bu sefer tanır diye. ben zaten tanımadım. konuşmak istemiyordum kimseyle. karnım da acıkmıştı hem. her zamanki mekana gittim. her zamanki menüyü söyledim. her zamanki gibi turşusu bol olsun dedim. kasadaki görevli her zamanki zoraki gülümsemesiyle "afiyet olsun" dedi. ikinci kata çıktım.  her zamanki gibi. televizyonun altındaki masaya oturdum. kalabalık sayılmazdı. karşı masada çekirdek bir aile, çaprazımda otuzlarında esmer bir kadın, hemen sağımda flörtöz bir çift vardı. yemekli vagonun birbirine yabancı yolcuları gibiydik adeta. kâh hareketli,  kâh romantik parçalar çalan televizyonun ismini bilmediğin müzik kanalı fon müziğimizi oluşturuyordu. herkes yemeği ile uğraşırken ben frenlenemez bir alışkanlıkla onları izliyordum. haklarında uydurduğum hikayelerle gerçek hikayelerinin ne kadar örtüştüğünü merak ediyordum. fakat bunu asla bilemeyecektim. zaten bir süre sonra bunları da unutacaktım. son tahlilde sevgili jonas, sıradan bir cumartesi öğleden sonrasıydı. imany televizyonda seat with me diyordu.
.
.

.

11 Kasım 2015 Çarşamba

sen de bir gün elbet ferâhfezâ'yı seveceksin*

sol gözüm tembel benim. çok tembel. bunu öğrendiğimde ilkokul üçe gidiyordum. annemle ssk okmeydanı hastanesindeydik. muayene için öğleden sonraya kalmıştık. saatlerce beklemekten sıkılmış, "gidelim gidelim" diye tutturmuştum. annem o gün benim bu mızmızlanmalarıma kulak verse, muayene olmadan gitseydik belki de hiç bir zaman tembel bir göze sahip olduğumu öğrenemeyecektim. ama annem bir şekilde kandırdı beni. zaten gözlerimi çok sık kırpmamdan dolayı bir anormallik olduğunu farkedip doktora götüren de oydu. oysa bana göre her şey normaldi. aynalı kapıda tesadüfen farkettiğimde herkesin sol gözünün az gördüğünü düşünüyordum. yine aynı aynalı kapıda mantar tabancasıyla yüzüme ateş etmişliğim var daha küçük yaşlarda. bu anı net hatırlıyorum ama gerçek mi yoksa rüya mıydı daha onu çözemedim. anneme sormalıyım....
göz tembelliğine dönersek   nasıl bir şeydi, yenir miydi yoksa içilir miydi hiç bir fikrim yoktu.  hiç bir şey bilmediğim gibi anlamıyordum da. bir de kadın doktorun sanki özellikle bu anı bekliyormuş gibi annemi azarlamasını anlamıyordum.
"geç kalmışsın hanım, çok geç. nerdeydiniz bu vakte kadar. al şunu reçeteyi de bir an önce yaptır" diyerek hunharca karaladığı beyaz kağıdı annemin suratına atmadığı kalmıştı. angela merkel gibi sirke satan bir surat ve kanuni'nin tahtına benzer uzun sırtlıklı koltuğuna yaslanıp tepeden bir iki cümle daha kurdu ama unuttum şimdi.
demek devlet ve mütemmim cüz-i olan makamı böyle bir şeydi. o büyük koltuğa oturdun mu rampa aşağı giden magirusun vitesini boşa atmış gibi karşındaki "kuluna" saydırmak mübahtı. dakika sınırlaması olmadan hem de...
annem benim çok geç kalınan "tedavisi olmayan hastalığıma mı" yoksa doktorun kaf dağının zirvesinden devletin en ceberut ifadesiyle kendisine seslenmesine mi üzülsündü. kararsızdı. ama gözleri sonuna kadar doluydu. hani faydası olacağını bilse eminim o an değil tek gözünü iki gözünü birden çıkarıp doktorun masasına bırakırdı. ama işte devlet hep haklıydı, güç makam sahibindeydi ve alınyazısı bazen çok ağırdı..
..
ifşa edilme anını saymazsak bu tembelliği çok sevdim aslında. nasıl sevmem, babamla birlikte geçirdiğim en sahici, en unutulmaz en, en, en bi'güzel  çocukluk anılarım hep bu tembellik sayesinde yaşandı. o zamanlar tabi şimdiki özel hastane furyası yoktu. varsa da biz bilmiyorduk. ortanın ne solunda ne de sağında bizzat altındaydık. vakıf guraba senin, cerrahpaşa benim bazen de göztepe sgk gibi uğur dündar'ın haber programı yaptığı hastanelerde sabahın beşinde sıraya giriyorduk. fırından çıkan ilk ekmeğin arasına konan en eski kaşar ve bir bardak çayla kahvaltıların en güzelini yapıyor, ardı ardına trene, vapura biniyor, yeni camide kuşlara yem bile atıyordum. "tembelliğimi" sevmeye başlamıştım. sayesinde küçük istanbul turları yapıyordum. galata kulesi'ne de ilk ve son kez yine babamla bir doktor dönüşünde gitmiştim.
neden sonra devlet hastanelerinden bir sonuç alamadığını düşünen babam ayda bir kez nereden bulduğunu bilmediğim bir doktorun özel muayenehanesine götürmeye başladı beni.  gözüme damlatılan  damla dışında her şey çok güzeldi yine. vapurla karşıya geçmeler, esnaf lokantalarında yemekler. iki kıta arasında salınıp gidiyorduk. ben halimden memnundum. güldüğüne göre babam da mutluydu sanırım..
ne var ki, damlatılan her damladan sonra vialux marka saatimin mavi ekranındaki rakamları okuyamadığımda bir bit yeniği olduğunu anlamıştım! bir akşam dönüşte bunu babama da söyledim. "bu doktor bizi kandırıyor olmasın baba" dedim.
"neden" dedi gülerek.
"biliyorsun damladan beş dakika sonra hiç bir şeyi okuyamıyorum. harfler rakamlar birbirine karışıyor. sonra da bana uzaktaki harfleri okutmaya çalışıyor. o damla olmasa bal gibi okurum onları" dedim. sevgiyle gülümsedi babam yine.  hiç bir şey söylemedi. başımı okşadı. şakağımdan öptü beni. .. sonra, epey bir zaman sonra doktora gitmemeye başladık. neden başladığımızı bilmediğim gibi neden bitirdiğimizi de bilmiyordum... ama güzel günlerdi..
...
göz tembelliğimin ağrısının kalbime vurduğu, acısını ilk kez hissettiğimde orta bire gidiyordum. din kültürü ve ahlâk bilgisi hocamız bir soru sormuştu. parmak kaldıran üç beş öğrenciden biriydim. hoca beni işaret ederek;  "evet,  bay gözlük söyle bakalım" dedi pis bir sırıtışın üzerine inşa ettiği gevrek bir eda ile. gülüşmeler oldu sınıfta. o gün bana kimlerin güldüğünü, isimlerini, yüzlerini unuttum. hatta soruyu ve cevabını da unuttum. ama kırk kişilik sınıfın içinde çocuk gururumu kıran o hocanın yüzünü, adını ve o günkü kibirli oturuşunu hiç unutmadım.
demek, devlet ve o'nun şaaşalı koltuğuna oturanlar böyle şeyler yapabilirdi. istediği kişiye istediğini söyleyebilirdi.  ilkokul üçte aldığım uygulamalı devlet ve ekâbirleri dersi ortaokulda da devam ediyordu. demek, tevhidi tedrisat bunu gerektiriyordu.
..
lise üçe geldiğimde yasemin vardı, staj vardı ama gözlük yoktu. okulda gözlük takmıyordum artık. hatta gözlüğü okula götürmüyordum. özel doktorun bir ara  "  bu saatten sonra ne geriler ne ilerler. gözlüğü takmasa da olur " babında söylediklerini anneme karşı kalkan olarak kullandım. aslında yasemin'e  kendimi beğendirmenin altyapı çalışmalarıydı bunlar. yasemin yan sınıftaydı. sirkeci büyük postane'de staj yapıyordu. ben babamın bir tanıdığı sayesinde mercan'da muhasebe bürosunda staj yapıyordum.  bazen gerçekten iş için bazen de kendime iş icat edip sırf yasemin'i görmek için büyük postaneye giderdim. lise üç bitti, stajlar bitti, koca bir yıl geçti ben yasemin'e açılamadım. ama bir beyanname günü yok hayır borç yapılandırma vergi, sgk affı ödemelerinin son günü, son saatleri ilk baharın veda turlarına çıkıp yaza selam durduğu bir mayıs akşamı,  bir ders daha aldım!
bilmem söylememe gerek var mı? millet olarak son gün, son saatlere bayılırız. vergimizi, harcımızı son saatte yatırır, önemli başvurularımızı  kilometrelerce kuyruk oluşturarak son günde yaparız. öyle bir gündü işte.  bizim kadirşinas! müşterilerimiz saat dörtten sonra lütfen getirdiler paralarını. şimdiki gibi teknoloji yok. varsa da yeterli değil. çarp-topla-böl-çıkar posta çekini yaz derken bankalar kapandı. tek çare gece onikiye kadar açık büyük postane. bilenler bilir büyük postane adı gibi gerçekten büyük bir postane. ödeme kuyruğu büyük postanenin büyük mermer merdivenlerine, dışarıya taşmış. stajeriz. ama patron ne olursa olsun bunlar bugün ödenecek diyor. herkes gergin. sıradakiler, içerdekiler, çalışanlar, çalışmayanlar. hatta büyük postanenin çatısındaki kuşlar bile o akşam farklı ötüyordu. ben zaten ayrı gerginim. o gün yasemin'i görememişim. üstelik bir saat sonra beşiktaş'ın kupa finali var. ama ben yüzsüzlerin vergi affını ödemekle mükellefim. güç bela ilerleyen sırada saat dokuz gibi bankoya yanaştık. o arada gözümüzün önünde memur bir tanıdığının işlemini sıra harici aldı. "hoop ne oluyor" dedik yanımdaki arkadaşla. dememizle birlikte devletin yılmaz savunucusu 'memur callahan' bankoya çıktı. hem de ayakkabılarıyla. insan bari ayakkabılarını çıkarır. ama devlet hem güçlü hem haklıydı. ne derse o olurdu. yine de iyi niyetle yaklaşalım istedik. bardağın dolu tarafını aradık. bulamadık. hani gangnam style o zamanlar icat edilmiş olsa bu devlet erbabı kesin onu yapacak derdik bankonun üstünde yahut fatih ürek'in yılan dansı. lakin hiç biri piyasada yoktu daha. sadece break dance biliyorduk. onu da memur callahan bilmiyordu. nemrut suratından öfke, ağzından hakaretler yağıyordu. hemen arkamızdaki sat komandosu tatbikatından yeni gelmiş görünümdeki abi "devleti" ikaz etmese oracıkta boğacaktı bizi. bu beklenmedik sat müdahalesi ile sıcak koltuğuna gerisin geri oturmak zorunda kalan memur callahan, devletliğinden ödün vermeden işaret parmağıyla ben size gösteririm diyordu. çünkü devlet hesap sorardı, ders verirdi, ders almazdı. o makam, o güç herkese verilmezdi.  ılık bir mayıs akşamı, liseden işte bu dersle mezun olmuştum.
..
ertesi yıl yasemin dokuz eylül siyasal'ı kazandı. ben istanbul iktisat'ı.  galiba kader de istemiyordu bir araya gelmemizi. o yaz gözlüğü yeniden takmaya karar verdim...

 .
son çalan şarkı : incesaz - ferâhfezâ
.
attilâ ilhan-ferâhfezâ

7 Kasım 2015 Cumartesi

delilik sevgilim, bir sözcük üzerine kurulmuyor*

şimdi bir "pazarcı" cafesinde ahmet kaya'ya sardırdım. çok özel bir sebebi yok. saat: 10:43 belki de 11:43 hangisi doğru bilmiyorum. yaz saati, kış saati derken saatler yine karıştı. sabahtan beri bilgisayar ayrı, televizyon ayrı, telefon ayrı saati gösteriyor. gerçi çok da umrumda değil. hem zaten ahmet kaya da ilk tercihim değildi. telefondaki 296 şarkılık listeden rastgele bir şarkı seçtim. o çıktı. değiştirmedim. sadece karışık çal işaretini kaldırdım. bi'keresinde demiştim çünkü hüznümüze, ağrıyan yerlerimize iyi geliyor bu şarkılar diye. lakin işte, ben pazar kahvaltıcılarını boş gözlerle izlerken ahmet kaya onbir adet "öldüren" şarkısıyla adeta dünyaya ve bana meydan okuyor şimdi. saat onkırkdokuz belki de onbir kırkdokuz. hâlâ umrumda değil..
..
günlerdir etrafımdakilerden saklamaya çalıştığım bir boşluktan ziyade sertlik var dimağda. bazen mideye oturuyor bir kaplan yavrusu gibi bazen boğaza diziliyor bir yumru gibi. ilginçtir sabah kadıköy'e indiğim sarı dolmuşta sırtımda hissettim bu pahada ağır yükü. hani o an ya da şimdi bir lamba cini çıksa karşıma ve sorsa; dile benden ne dilersen mithad selim?  şu sebepsiz ve anlamsız sıkıntıyı al götür sırtımdan başka ihsan istemem bay cin derdim. üstelese ve "iki hakkın daha var" dese, isteyecek ve dileyecek hiç bir şeyim yok şu zaman ve hayatta mümkünse ihtiyacı olanlara dağıt derim. çünkü ve zira (bu iki kelimeyi aynı anda kullanmaya bayılıyorum) taşlaşmış vaziyetteyim kaç gündür. hani sebepsiz sıkıntılarım olmuştu ama bu denli abarttığım olmamıştı hiç. insan hiç mi tepki göstermez, hiç mi hayal kurmaz. hiç mi.... neyse.. bildiğin duygudan, düşünceden arınmış bir kaya parçasıydım işte.
geçenlerde okuduğum , şimdi ismini anımsamadığım bir kitapta şöyle yazıyordu; "benliğinden vazgeçenler bir süre sonra taşa benzerler." lakin benimkisi benliğimden kopmama savaşıydı sanki daha çok. ya da ve belki de benliğim diye bana dayatılandan kurtulma çabası. emin değilim.
gerçek olan şu ki; bu ahvâl ve şeraitte hiç bir beklentim yoktu. ne hayattan ne de lamba cininden. şimdi de yok. ama şunu söyleyebilirim; şimdi oturup bunları yazdım ya; ister inan ister inanma bana ama midemdeki o katılık şöyle bir yavşadı, genişledi gibi.
belki de aklımın bir oyunu bu da. belki yazıdan sonra daha büyük bir akım esir alacak beni. belki çok daha başka şeyler olacak. belki ve yine belki... hayatı biraz olsun çekilir kılan yanı biraz da bu bilinmezliği değilmi sevgilim?
belki az sonra ahmet beyi kapattıktan sonra açtığım radyoda çok güzel bir fransızca şarkı çalacak ve ben o an her şeyi unutacağım. belki çok kötü şeyler olacak. allah korusun akşam beşiktaş yenilebilir mesela. belki daha güzel şeyler olur. misal, arkadan sana benzeyen bir kadın görebilirim 15:45 vapuruna binerken. ama işte bilemeyiz yine de. belkilerle dolu bir hayat. biraz matematik, biraz coğrafya gibi...
oysa hayata ve sıkıcı pazar günlerine bok atıp durmak en iyi yaptığımız şey. ama ve aslında hayat dediğimiz şeyin ta kendisiyiz. tüm hatalarımızı, kırgınlıklarımızı, yetersizliklerimizi kocaman bir çuvala doldurmuşuz ve adına hayat demişiz. kendimize kızdıkça kum torbası gibi yumrukluyoruz. sonra da karşısına geçip sayıp sövüyoruz. 
söylesene sevgilim; aynaya bakıp küfretmekten yahut rüzgara karşı tükürmekten ne farkı var ? bence yok. sanırım bunu bilerek ama görmezden gelerek tekrarlamamız acı veriyor bize. kendimizle olan mücadelemizde her şartta kaybedenin yine kendimiz olduğunu bilmek diyorum. çok acı..
..
misal, o sonu gelmez imkansız hayallerimiz, sahte mutluluk oyunlarımız, sırf dışlanmamak adına yaşıyormuş gibi yapmalarımız, sıradanlaşmalarımız ve sonra işe gidip eve dönmeler, zoraki günaydınlar- iyi akşamlar, iyi ki doğdunlar, hastalıkta ve sağlıkta en az üç çocuklar, alışverişler, akıllı telefonlar, vizyon filmleri, best seller kitaplar, altmışaltı aylık araba yahut konut kredileri. hep daha iyiye, hep daha ileriye varmak adına.. 
nah işte! öyle olmuyor o işler...
sonuçta bâki kalan bu kubbede ; yalnız kalpler, araftaki ruhlar ve soğuk odalar oluyor...
oysa vita tenekesinde yetiştireceğimiz begonviller yeterdi bize..  iki nakarat da şarkı..
.
saat şimdi;  onbir onüç yahut oniki onüç... izninle gitmeliyim sevgilim..


2 Kasım 2015 Pazartesi

bilmemek değil bayım sevmemek ayıp


kuyumcukent yenibosna hattında tanımadığım bir sürü insanla aynı otobüsteyim. öğle saatleri. dışarıda kasım oldukça güneşli ve neşeli. içeride iğne atsan yere düşmez, balık istifine saplanır kalır. öyle kalabalık. şanslıyım. oturuyorum. candan erçetin dinliyorum. çantamdaki murat menteş'i okumakla okumamak arasında salakça bir arafta bekliyorum. onbeş dakika sonraki metrobüs aktarmasında da bu boş koltuk şansımın devam etmesini diliyorum. oysa biliyorum ki ; chp'nin bu ülkede yüzde 26 oy oranına çıkma ihtimali kadar imkansız bu dileğim. hayır chpli değilim. beşiktaşlıyım. zaten ben parti tutmam. balık tutarım. son balığı gül gibi işimden yok yere istifa ettiğim ikibinondört aralığında, oldukça soğuk bir havada tutmuştum. argoda pantolon balığı diyorlar tuttuğuma. balıkçılar ne diyor bilmem. hiç bir şey bildiğim yok zaten. biliyormuş gibi yapıyorum sadece. düşündüklerim de yaşadıklarım aynı şeyler değil uzun zamandır. ne zaman olur? onu da bilmiyorum. ama bilmemek ayıp değil bayım. bunu biliyorsun!.
bundan mesela tam beş yıl önce, danimarka filmlerinin hastası olmamın müsebbibi  jonas efendi  just another love story  filminde hiç unutamadığım o basit ama sarsıcı tespitini kafama ve dahi yüreğime mıhlarken şöyle demişti; 
"her şey çok sıradan... ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası...."
o gün bugündür o fazlalılığı arıyorum. lakin bulamıyorum. yanlış yere bakıyorumdur belki.. bilemiyorum.
oysa en iyi bildiğim şey aylaklık. ona da para vermiyorlar. tıpkı yazmak gibi. verseler de almam zaten. aldığımı hak etmek isterim. ya da alır aylak adamlar yardımlaşma ve yaşatma derneği'ne bağışlarım. bilemiyorum. söylemiştim. pek bir şey bildiğim yok..
şu rengarenk çiçekler mesela yol kenarına dizdikleri. cinsleri hakkında hiç bir bilgim ve fikrim yok. gül ve papatyadan başka çiçek bilmem çünkü. geri kalan tüm çiçekler ilkokul terk zihnimde. beyaz papatyaları ama çok seviyorum. bunu iyi biliyorum.

bir de candan erçetin diyorum; çok güzel bir kadın. ama eve gidince bir hatta art arda iki juliette binoche filmi izlemek istiyor şimdi canım. böyle güzel havalarda çünkü juliette izlenir bayım. herkes bilir bunu...

1 Kasım 2015 Pazar

almanlar yenilince bizde yenilmiş sayıldık

kucağımdaki diz üstü bilgisayarın sıcaklığı yetmiyormuş gibi kızılderili saldırısından kaçan lokomotifin harlanmış kazanı gibi yakılan merkezi sistem kaloriferi odayı nefes alınmaz hale getirince soyunmak yerine pencereyi açmayı tercih ettim. lakin içeriye dolan serin güz havası ile radyoda sıla'nın en damar şarkısının çalmaya başlaması aynı anda oldu. attığı golün hemen akabinde kalesinde gol gören futbol takımı gibi bu bir buçuk saniyelik nefeslenme sevincim kursağımda kaldı. "ablam" şarkıyı okumuyor adeta çini mürekkebi ile yüreğine yazıyor insanın. sonra aynı yüreği, hüzün sosu ile terbiye edilmiş akustik ve kederli sesiyle dağlıyor. dağlıyor. mütemadiyen dağlıyor.
zira şarkı, cam açık olmasına rağmen dışarı çıkmak yerine dört duvar arasında dolanıp duran kara sinek gibi döndükçe etkisi daha çok artıyordu.  
oda sıcaklığını, dolunayı, klima vazifesi gören ve kasımdan henüz gün almış ekim ayazını unutup sıla'nın kederine büyük hissedar oldum. önce eski aşklarımın başrolde oynadığı bir film şeridi geçti kalbimin en orta yerinden. çok acıttı şerefsiz. hani deyim yerindeyse böyle kağıt kesiği gibi. sonra tüm dahili organlarım polissiz ve ışıksız kalmış istanbul trafiği gibi keşmekeş oldular bir anda. 
her organdan ayrı ses çıktı. midem davetsiz oturmaya gelen futbol topuna bu akşam müsait değiliz gelme diye atarlanırken, karaciğer akciğere sen yine sigara mı içtin akşam akşam diye çıkıştı. dalak da boş durmadı tabi. karaciğere alkol var mı alkol diye sataştı. böbrekler muhatap bulamamanın siniriyle bu kadar da çay-kahve içilmez ki kardeşim hiç mi belgesel izlemiyorsun günde en az bir litre su diyor uzmanlar diye kendi aralarında söyleniyordu.  sağ beynim tüm organları itidale davet ederken yaşananları bir talihsizlik olarak nitelendirip krizin aslında teğet geçtiğini , emre aydın ve funda arar dinleyenlerin daha kötü durumda olduklarını belirterek huzur ve güven ortamını tesis etmeye çalıştı. bu arada fırsattan da istifade ederek son kez, bir dönem daha başkanlık için oy istedi.  diğer organlardan önce sol beyin muhalefet etti kendisine. çok yıprandıklarını artık emekli olup her şeyden el ve ayak çekip bitkisel hayatın mandasına girmenin en hayırlısı olacağını söyledi. sağ beyin kadına yönelik şiddeti de içeren protest bir tavırla karşı çıktı bu fikre. bitkisel hayatın mandasına razı olmak kendini inkar etmektir.  bu bedeni var edip, koruyup kollayan, yüzotuzaltı grip, bir pnömoni, üç tenisçi dirseği, beş topuk dikeni, ikiyüzellialtıbinsekizyüziki baş ağrısı, otuziki diş ağrısı, binbeşyüzaltmışyedi baş dönmesi, sekiz kıl dönmesi gibi hastalığın atlatılıp bugüne gelinmesinde pay sahibi olanlara saygısızlıktan öte ihanettir. aymazlıktır. servet düşmanlığıdır. şu bilinmelidir ki; bitkisel hayatı isteyenler dombilidir, taocudur diyerek çok ağır konuştu ve olası bir koalisyonun kapılarını ardına kadar kapadı. bunun üzerine sol beyin ve diğer organlar cevaplarını seçim gününe bırakıp sustular... zaten şarkı da bitmişti...
ama içimde bir sıkıntı var ibrahim.
akşam çöktü ondan mı?

.