30 Ekim 2015 Cuma

kartpostal yazıları - bindokuzyüzseksen




serin ve rüzgarlı bir ekim akşamüstü. adaları tepeden gören bir çay bahçesindeyiz. rüzgar saçlarını rahat bırakmıyor. yüzünü kapatan saçlarını defalarca ama defalarca yorulmadan düzeltiyorsun. bıkmadan defalarca izliyorum. konuşmuyoruz. öyle, uzaklara bakıyoruz. güneş son demlerini paylaşıyor. adalar her zamanki gibi muhteşem. ama bu akşam biraz hüzünlü. sanki arka fonda sezen bindokuzyüzseksen'i söylüyor. öyle kederliyiz. sessizliği sekiz-on yaşlarındaki esmer, kara-kuru kız bozuyor. "abi bu güzel ablaya bir gül almaz mısın?" alıyorum. ve kulağının arkasına takıyorum o gülü. "türkan şoray gibi oldun" diyorum. gülüyorsun.  bu o günkü ilk gülümsemendi. benimse seni gülerken gördüğüm son gün.

                                                                                                         -teşrinievvel ikibinyirmibeş-

sezen aksu - 1980

29 Ekim 2015 Perşembe

savur saçlarını termessus

nasıl hiç görmediği birine aşık olabiliyorsa insan. hiç görmediği ve gitmediği bir yere de sırf sevdiği bir yazar bahsetti diye aşık olabilir. ben oldum mesela. dün gece on biri biraz geçe. öyle ki; kalem olsam salt o'nu yazar, nehir olsam o'na dökülür, kuş olsam o'na kanat çırpardım.
deniz seviyesinden ortalama binyüzelli metre yükseklikte, çığlık çığlığa severdim.
çok severdim.
ama ve oysa ki sevgilim; literatürün aksine acı olan gerçekler değil bilakis gerçek olmayanlardır. hayaller mesela. gerçekleş-e-meyen bir türlü. en küçüğünden, en heybetlisine. durum tespitine olanak vermeyen "bu olmadı o zaman yenisi gelsin trenine" kaçak yolcu timsali bindirilen hayaller. hayallerimiz.
ve düşünmek aslında. bu temasta hem iz bırakır, hem yalnızlaştırır insanı. madem bu kadar çok düşüneceğim o vakit bir uçurum çiçeği olmalıydım. en tepede, en deniz gören bir zaviyede. karayelle dost, poyrazla barışık ve güneşe alışık bir uçurum çiçeği diyorum sevgilim.

.
sahi, uçurum çiçeğinin hikayesini bilir misin?..
!..
sorun değil.
ben de bilmiyorum.
.

27 Ekim 2015 Salı

yaş problemleri

daha önce tam dört kez sordum anneme. her seferinde birbirine yakın cevaplar alsam da doğum zamanımla ilgili verdiği cevapların hepsi birbirinden farklıydı. o'na göre güz mevsiminde ikindi yahut akşam ezanına doğru dünyaya gelmişim. babama soramadan rahmetli oldu. kardeşim zaten ben doğduğumda piyasada yoktu. ablam dört yaşında emziği bırakmakla tuvaletini söyleme arasında arafta bekliyordu. hal böyle olunca devletin bana uygun gördüğü plastik mavi karta inanmaktan başka çare kalmıyordu.
sonuçta erkek kardeşimden beş takvim yılı, yılbaşından iki ay dört gün, akşam ezanından bir saat önce bir yirmi yedi ekim günü dünyaya gelmişim. bu durumda ali'nin yaşı ile o'nun üç katı yaşındaki babası ve ali'nin babasının yaşının yarısından dokuz eksik olan ayşe'nin yaşını hesaplamanın da bir manası yok. oysa ve bunca senedir tek derdim havuz ve yaş problemlerinden ziyade arkadaş toplantılarında sözün dönüp dolaşıp yükselen burca gelmesiyle biçare kalmamdı. olayın tek canlı tanığı annemin tutarsız beyanları nedeniyle gerçek yükselenimi bilememenin ezikliğini belli etmemek için her seferinde ayrı bir burcu salladım arkadaşlarımın üzerine. çoğu zaman da görmezlikten geldim yükselenimi. bilmemenin ayıp olmadığı ortamlarda açıkça bilmiyorum dedim. ama işte yine de bilmiyorum, belki bir gün JUNO'ya sorarım öz hakiki yükselenimi..
.
aslına bakılırsa şehir hatları vapurunun buğulanan camından belli belirsiz gördüğüm yük gemileri gibi silik anılara sahibim doğum günleri hususunda. hem siz bakmayın burada böyle doğum günü tiradı attığıma. hep yalnızlıktan, özlemekten ve sıkılmaktan tüm bu alengirli cümleler bayım. yoksa doğum günü hatıratlarım ozanın bayram gelmiş neyime hesabıyla eş değer. denizin bu uçsuz bucaksız ve hoyrat maviliğinde , yirmiyedi ekimde ve doğum günümde babamı özledim aslında. hem ne çok. bilemezsin. kimse bilmez.
şimdi mesela şu hırçın denizden çıksa da gelse ya babam. hayır, yemek için değil. seni seviyorum demek için. ve çok özledimli sarılmak için. bir kaç da nasihat isterdim. geldim gidiyorum ama ben hala bıraktığın o çocuğum baba demek için. artık isyan etmeyip söz dinliyorum demek için. söz, bu sefer tüm sözlerini dinleyeceğim demek için.
hani diyorum doğum günüm hatırıma bir kez olsun bulutlarından arasından inse ya.. hayır, sırf kendim için değil. biraz da o'nun için. o da özlemiştir diye sıkı sıkıya, doyasıya sarılmak için. maltepe sigarasında boğulmuş dumanlı sesini son bir kez duymak için..
.
büyükdere caddesinin şişli ayağındaydım tüm bu yazdıklarım beynimde tur atarken. ermeni mezarlığının bitiminde, yayalara yeşil yanmasına rağmen ışıklardan karşıya geçemedim. anılarımda parlak bir kırmızı yanıyordu çünkü. ve 
tipik bir kış havası hakimdi şehre. güneşli fakat yer yer kapalı. soğuk ama kuru. tam ışıklara ulaştığımda  nereden estiğini ve ismini bilmediğim rüzgarın kokusu, sokakların ve başı kesilmiş gibi tavuk gibi oradan oraya koşturan insanların görüntüsü zihnimi bulandırdı aniden. orhan veli şiirindeki gibi birdenbire oldu her şey. çok uzun seneler öncesine gittim. babamı ve on yaşımdaki halimi gördüm. dolmuştan henüz inmiş ışıkların bittiği mezarlığın başladığı geniş kaldırımdan ali samiyen'e, beşiktaş- diyarbakır maçına gidiyorduk. dümeni kilitlenmiş gemi misali tutuldum orada öylece. içimde tuhaf bir tat bıraktı bu üç saniye ya da beş dakika! kaç kırmızı , kaç yeşil ışık yandı bu insan tutulmasında bilemiyorum.
yaşlanmışsın mithad selim diye sesli düşündüm.  hayır doğum günüm olduğu için değil, hayat yorgunluğum için söyledim bunu. benden başka kimse duymadı söylediğimi.
insan, yaşlandığını hareketlerinin ağırlığından değil de nostalji yükünün yüreğinde oluşturduğu ağırlıktan anlıyor. bugün ışıklarda içimde yanıp sönen düşünce buydu.
emin değilim tabi. belki soğuk ve ekim yüzündendir hepsi. belki de.... bilemiyorum işte.
kim bilir? kimse bilmez... 

.
mehmet güreli - kimse bilmez
.


17 Ekim 2015 Cumartesi

bir garip samsa

hani kafka bir gecede yatalak bir böceğe dönüştürmüştü ya gregor samsa'yı. gerçi emin değilim belki de samsa bunu bile isteye yapmıştır kendine. neyse işte ben de samsagillerden hissediyorum kendimi bu son günlerde. ama ve lakin benimki bir gecelik olay değil. aylar, yıllar süren bir döngü . ben kendime yapıyorum ne yapıyorsam. yaşam koçları farkındalık diyorlarmış buna. ama ne fayda. her geçen gün bir beş dakika daha geç uyanıyorum ve geç gidiyorum işe. ayda bir olan mazeret iznimi kimselere sormadan ikiye çıkardım. toplantıları havadan sudan bahanelerle iptal ediyorum. blogdan başka sosyal medya aracı tanımazken bildiğim bilmediğim tüm beyin uyuşturan medya araçlarının tepesindeyim şimdi bir çocuk gibi. iş harici ne olursa yapıyorum. dosyalar dağ oldu ofiste. bildiğin çalışmıyorum. güneşli pazartesiler filmini hayâl ediyorum güneşi gördüğüm her an. kapalı havalarda ise aylak adam olup kadıköy'ün tüm sokak ve sinemalarını dolaşıyorum.
hayalimde tabi hep.
.
dün sabah gerçekten kötüydüm. mary lue'ya " işe gitmesem olmaz mı bugün" diye sordum? tutumlu kadındır mary lue, israfı hiç sevmez. sanırım bu yüzden tek kelime etti. " gitmelisin."
.
gitmedim.
.
daha doğrusu gidemedim. kalkamadım yerimden. o kadar ağırdım ki, kol ve bacaklarımı kımıldatamıyordum. kafamı zaten hissetmiyordum. 118 sekseni ara bir ambulans göndersinler dedim acil. yan odadaki mary lue bu mazeretime inanmak istemedi önce. lakin yüzüm gözüm ne şekil olmuşsa artık çığlığı basıp frank dayıyı tam teçhizat karşıma diktiğinde durumun benim sandığımdan da kötü olduğunu anladım.
.
frank dayı, iki dünya savaşı , on dokuz dünya kupası, dört ihtilal görmüş kalender bir adamdı. babam gibi severim kendisini. elinden her iş gelirdi. askerde sıhhiye imiş. asker dönüşü de baytarlık yapmış. önce başımı tuttu. sonra da "parmağımı takip et evlat" dedi pavlov'un itine emreder tonda. işaret parmağıyla daireler çiziyordu. bu mevsimde nereden bulduysa bir kaç da yıldız serpiştirmişti sanki araya.  viyık viyık iğrenç sesler çıkaran lastik pompasıyla tansiyonumu ölçtü.  başını iki yana olumsuz ama ölümcül manada sallayarak cık cık cık etti. bu da  mary lue'nun hemen oracıkta bayılmasına yetti. zavallı kadın öleceğimi hissetti sanırım.
fırsattan istifade ben de sordum hemen;  "frank dayı; hazır mary lue da bayılmışken bana rahatlıkla söyleyebilirsin, ölecek miyim?"
"sen ne içtin lan pezevenk" demesiyle osmanlı tokadını sol yanağıma gömmesi bir oldu. şiddetinin hızını kesmedi sözle devam etti.
"utanmıyor musun koskocaman adam bizi kandırmaya, şu kadının ne günahı var"  diye yerdeki ısparta halısını işaret ettiğinde mary lue'nun iki beyaz kanatla havalandığını ve bir yandan da devlet hastanelerindeki hemşire gibi sus işareti yaptığını gördüm.
kafam karışmıştı. mary lue mu ölmüştü yoksa ben mi?
peki frank dayı nereye gitmişti derken sorumun cevabı iki metre ötemde piyade tüfeği ile bana nişan almış vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmış biçimde bekliyordu.
çok fazla sürmedi ikilemi, frank dayı tetiğe bastığında ter içinde uyandım.
saate baktım. dokuzu sekiz geçiyordu.
kendimi hiç iyi hissetmiyordum.
asistanımı aradım. sesimi de hafif kısarak ve kısaltarak;
-"dilara hn. çok kötüyüm bugün. gelemiyorum. bütün toplantıları iptal edelim lütfen"

-"tabiki de mithadbey. çok geçmiş olsun. iyi  günleerr.."
.
cornucopia - circle of clowns
.

15 Ekim 2015 Perşembe

içim ürperiyor ya bir daha yazamazsam

ayıptır söylemesi bugün yine işe gitmedim. üşüyorum. çok üşüyorum. içim  ürperiyor sevgilim. evdeyim. ya sen?  haberin olsa gelip ıhlamur kaynatsan. içim ürperiyor. ben çok üşeniyorum.
.
gece dört buçuk gibi yoksa sabaha karşı mı demeli, saat dördü tam otuz iki gece üşüyerek uyandım. huzursuzdum. yutkunma güçlüğü çekiyordum. coğrafya sözlüsüne kaldırılmış öğrenci psikolojisinde çok sessizdim. sessizliği ayşe tunalı bozdu. "saatler mi durmuş yoksa zaman mı" dedi. cevap veremedim. otur sıfır dedi hocam şinasi bey.
tekrar uyandığımda dört kırkdokuzdu. zaman geçmiyordu sahiden. boğaz ağrım için ağzıma attığım ballı-limon pastil sol yanağıma sıkışmıştı. akide şekeri gibi kütür kütür yedim. yeniden yattım. kalktığımda saatler susmuş takvimler konuşuyordu. mutfaktaki saatli maarif 16 ekimi gösteriyordu. ama ben onbeş ekim olduğundan emindim. ayşe tunalı mı haklıydı yoksa zaman mı? bilemedim.
.
sabahtan beri üçüncü kez ses veriyordu emre aydın. o söyledikçe ben daha çok üşüyordum. klima yaz modunda onsekize sabitlenmiş gibiydi. kalktım radyoyu kıstım. olmadı. kanalı değiştirip radyo eksene çevirdim. üşümem geçmedi. radyoyu kapattım. tanpınar'ı açtım. okurken mandalinaya benzer yeşil kabuklu nesnelerden yedim iki tane. midem bulandı. kitabı bıraktım. yazmaya başladım...
.
dün akşam hiç tanımadığım bir adam yazmayı çok seviyorsunuz dedi. sanırım evet dedim kibarlığı elden bırakmayıp. biraz daha kalsaydı yanımda ukalalığımı görecekti az kalsın. neyse ki şanslıydık. ikimiz de görmedik bu yüzümü. çok sık seyahat edenler için leyleği havada mı gördün derler ya hani. çok uyuyanlara da çeçe sineği mi ısırdı ne?. peki ya benim gibi böyle atlı kovalar gibi peş peşe, gün ve gün yazanlara ne denir? bilemedim şimdi. bilmek de istemiyorum açıkçası. içim ürperiyor sevgilim. ya bir daha yazamazsam. korkuyorum. çok korkuyorum. seni eskisi gibi yazamamaktan. cümlelerimizin ikimize yetmeyeceğinden. oysa tek istediğim biraz duygu. ve bir klasik, biraz uyku. şarkıdaki gibi evet. ama sonra kilometrelerce yolculuk. bitmeyen bir seyahat hali. trendir tercih sebebim. uçaktan hâlâ ve ısrarla korkuyorum çünkü. otobüs olmaz. ama ve ya da tupturuncu bir vosvos ya da kıpkırmızı, günbatımı kıvamında karavan da olur. güzergah belli olmasın. hiç gitmediğimiz, hiç görmediğimiz yerler olsun. ve insanlar da elbet. çeşit çeşit insanlar. fotoğraflarını çekeyim mesela. sen de hikayelerini yazarsın. yorulunca ben yazarım sen fotoğraflarsın. cd çalarımızda nouvella vague'dan mala vida çalsın durmaksızın. bizim şarkımız olsun bu. anlamını bilmediğimiz şarkılardan en çok sevdiğimiz hani. coşkulu gibi ama biliyoruz ki ikimiz de hüzünlü. çok hüzünlü bir şarkı. çünkü hüznü seviyoruz. çünkü acıyan yerlerimize iyi geliyor hüzün. çünkü şarkı ispanyolca. çünkü bitmeyen yolculuğumuz da hüzünbaz sevişmelerimiz gibi. çünkü tıpkı doksanlık bir plak gibi dönüyoruz birbirimizin etrafında. dünyaya inat hem.
diyorum ki sevgilim gidelim buralardan..
.
nouvelle vague - mala vida


13 Ekim 2015 Salı

nowadays-3

eskiden bir şeylerin olmasını beklerdim. ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim, hayatımı değiştirecek herhangi bir şey mesela. ama hiç bir şey olmazdı. şimdi beklemiyorum hiç bir şey. hissetmiyorum da. yine bir şeyler olmuyor. ama beklentisiz olmak iyi. pek iyi. anlamaya çalışmıyorsun hiç bir şeyi. günler böyle geçiyor birer ikişer. ben sadece arkasından bakıyorum. elimi uzatsam tutabileceğim hayatımı, izliyorum sadece.

ve daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum. misal iki etimeğin arasına hem zeytin ezmesi hem krem peynir sürüyorum. ki hiç yapmadığımdı. keza çayı ve kahveyi şekersiz içmeye başladım. tadı başlarda iğrençti ama şimdi alıştım. beni son gördüğünden beri saçlarım biraz döküldü. dökülmeyenlerin bazıları da beyazladı. galiba biraz da kilo aldım. ama emin değilim. kilo vermiş de olabilirim. aynalar aldatır, bilirsin. tıpkı insanlar gibi.

yine bugünlerde; maziyi, o eski günleri çok özlüyorum. belki mevsimden, belki ilerleyen yaşımdan mütevellit. bilemiyorum. sen bilirsin, arkası yarınlar vardı eskiden. fahriye ablalar, macuncu amcalar, cumbalı evler, vita tenekelerinde manolyalarımız sonra. kalmadı şimdi onlar. ne yazık.. ama ve neyse ki, kış güneşi ve kuşlar var hâlâ. çok şükür. binlerce şükür.. bir de kıskanmasam şu "alçak" kuşları.. ah kıskanmasam. beni deli ediyorlar, biliyorsun...

bilmediğin; yokluğunda çok kitap okumadım ama çok film izledim. danimarka sineması hastalığım nüksetti. işi gücü bıraktım. bulduğum tüm danimarka filmlerini izliyorum şimdi.  the keeper of ost causes. cumartesiden beri izlediğim dördüncü danimarka filmi mesela. öte yandan göksel'i hâlâ çok seviyorum lakin bugünlerde dinlediğim tek şarkı; 

son tahlilde sevgilim, hani tüm sokakların ona çıktığı naif meydanlar vardır bazı şehirlerde. işte tıpkı o sokaklar gibi tüm düşüncelerim, yazdığım ve yazmayı düşündüğüm bütün cümlelerim de sana çıkıyor artık. bilmiyorsun. bilmek isteyeceğini düşündüm.



nowadays-1

nowadays-2

12 Ekim 2015 Pazartesi

oniki ekim

son bir saattir veya bir hafta yahut bir aydır düşündüklerimi düşündüğümde düşünmek istemiyorum lakin yapamıyorum nefes alıyorum fakat veremiyorum ya da tam tersi veriyorum ama alamıyorum çünkü ve zira öyle bir kızgın elektrik ki bu bünyede biriken bir sonbahar sabahı özgürlük parkının kızıl-toprak'ına akıtılası hem zaten birbirimizi kandırmanın da manası yok sevgilim dürüst olalım sence de dünyada yeterince yalan, kan ve gözyaşı yok mu demem o ki; dürüst olalım sadece canlarımızı yemeye gerek yok bütün olumsuzluklara don kişot olamayız buna ne senin ne benim ne de cervantes'in gücü yeter peşinen söyleyeyim pollyanna da olmaz bizden en iyi ihtimal birer pinokyo oluruz bu sahte mutluluk ve dahi kibarlık oyunlarıyla ortam siyasetçiliğiyle yaşam taklitçiliğiyle ama ve neyse ki şarkılar var hâlâ güzel şarkılar da olmasa nic olurdu halımız ki aslında kendime güveniyorum lakin kızamıyorum yine de bir şeyler söylemek istiyorum kendimi alıp karşıma hani böyle babacan bir nasihat vermek gibi çok iyi bildiğim şeyler hatırına belki biraz gölgelerin gücüne adına lakin ve asla veryansın değil de sevgiden doğan kavurucu bir sitem adına mesela varlığımın varlığına armağan olduğu serin bir akşamüstü ılık bir bahar sonu gibi ama ve mesela son zamanlarda küstüğüm dağ gibi insanların bundan haberi olsa korkarım rüzgar eskisinden çok daha deli eser ortaköy'de tsunami dolmabahçe'de gol olur galata'ya leylekler sarayburnu'na leylaklar dadanır bit pazarına kar istiklal'e nur yağar mayalar haklı çıkar esteban kral andersen'den masallar gerçek olur bununla da kalmaz dahi anlamındaki de ve da ekleri kıymete biner devrik cümleler karaborsaya düşer ismin halleri önce halsiz düşer sonra yatalak olurlar bundan rahatsız olan genç noktalama işaretleri huysuzlanıp içeride kargaşa çıkarırlar huzur ve güven ortamını bir türlü tesis edemeyen türk dil kurumu çaresiz konkordato ilan eder olaylar öyle gelişigüzel ve başıboş gelişir ki sıfır beş ince uçlu kalemler otomatik olma özelliklerinin verdiği avantajla dünyayı ele geçirirler eli kalem ve klavye tutan herkes gibi beni de devasa kalem kutularının içine hapsederler ki ceza olarak ilkokul kâbusum pembe fişleri heceletirlerken uyanırım kan ve ter içinde hemen yanıbaşımda duran kareli not defterime koyu kahverengi tam otomatik sıfır beş kalemimle rüyaymış sadece bir rüya yazarım.
.

8 Ekim 2015 Perşembe

sekiz ekim

karşı apartmanda bir kadın tehlikeli bir biçimde sarkmış cam siliyordu. "düşeceksin be kadın" dedim. duymadı.  ben de üzerinde durmadım. kalktım mutfağa gittim. yapacak daha iyi bir işim yoktu. çay demledim. ilhami algör geldi aklıma. herkesin yaptığı gibi kaynayan suyla çayı doğrudan haşlamıyormuş. benim gibi çayı hafif ıslatıp süzdükten sonra demliyormuş o da. ben de öyle yaptım. sonra içeriye geçtim. çünkü bugün hiç dışarı çıkmadım. kahvaltıdan sonra yaklaşık kırk sayfa tanpınar okudum. sıkıldım. bıraktım. akşama kadar da bir daha almadım elime. -hâlâ da almış değilim-  öyle kuzu gibi yatıyor şimdi yanımda. radyonun kumandası saatleri ayarlama enstitüsü'nün yanında, film izlerken laptopa sepha vazifesi gören bin dörtyüz yirmi sekiz sayfalık tek düzen muhasebe sistemi de tanpınar ve kumandanın hemen önünde. ve bir not defteri, bir de mavi tükenmez hep birlikte yatıyoruz boylu boyunca. 
öğleye doğru yatmaktan sıkıldığımda yaşlı münzeviler gibi cam kenarına iliştim hemen. pencereyi açtım. serin ve temiz havayı içime çektim. acaba parka gidip yürüsem mi diye düşünmemle vazgeçmem aynı saniyede içinde vücut buldu. pencere kenarında hafif çiseleyen yağmuru izlemek daha cazip geldi. sabah cam silmek için çatı katından zemin kata sarkan kadın gitmişti. belki de düşmüştü. acil işi çıkmıştır belki. bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. kuşlar uçuyordu. kıskandım yine. biraz onları izledim. biraz gri ile mavi arasında gidip gelen gökyüzünü izledim. üşüdüm. kapadım pencereyi. içeriye geçtim. kitaplarla oyalandım. sıraları karışmış. onları düzeltirken baktım tezer hanım arkalarda, aralarda kalmış. sanki küsmüş gibiydi bana! üzüldüm. "kalanlar" kitabını aldım elime. rastgele bir sayfasını açtım. altını çizdiğim bir cümlesinde şöyle diyordu; "insanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir.  yazdıkları, okumak istedikleridir.  sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir."
.
gün boyu radyom hiç susmadı. öğleye kadar joy fm dinledim. daha önce duymadığım, ritmi ve müziği hoşuma giden bir kaç şarkıyı çok sevdim. fakat hangi şarkı olduklarını öğrenmek için tekrar kalkıp digital ekrana bakmaya üşendim.  uzunca bir süre şarkılar çaldı ben düşündüm. ben düşündüm şarkılar beynimin arka planında fon oldular. biraz babamı düşündüm yattığım yerden. biraz kendimi. ama çokça geçmişimi.  doksanaltı ekimi'ni mesela. düşüncelerim ve planlarım arasında gelecek pek yoktu. varsa da bekleyenler arasında son sıradaydı. 
.
öğleden sonra belki uyurum diye radyo voyage açtım bu kez. uyuyamadım. ama kanalı da değiştirmedim. pessoa okumaya çalıştım. olmadı. kalktım. mutfağa gittim. çay demledim. sonra mesajlarıma baktım. üç adet okunmamış sessiz mesajım vardı. birbirinden  "sömürtken" iki ayrı banka gizli işsiz olduğumdan habersiz kefilsiz senetsiz cazip krediler teklif ediyordu. can dostum hafız ise, "akşama kahve içelim mi?" diye soruyordu. bankalara "siktirin gidin kan emici ibneler" dedim. hafız'a ise daha kısa ve net oldu cevabım. "hastayım".  
yatağa oturdum gerisin geri. tanpınar'a baktım.  ama çok isteksizdim. "bekle" dedim. sinema filmlerini kurcaladım. bir ingiliz filmi buldum. onu izledim. tam yüz on dokuz dakika. fena değildi. ama çay çok daha güzeldi. yapacak daha iyi bir işim yoktu. kalktım. mutfağa gittim. bir kez daha çay demledim. yine direk kaynar suyla haşlamadan, önce hafif ıslatıp süzdükten sonra çay tanelerinin buğulanmasını seyrederek yeniden demledim. içeriye geçip bu kez bir danimarka filmi buldum. onu da izledim. yüz dört dakika. fena değildi. ama çay çok güzeldi. yapacak daha iyi bir işim yoktu. kalktım. mutfağa gittim.....
.
ella henderson - 1996
.

6 Ekim 2015 Salı

beş vakit - 7

sabah :
şair ne der bilmem ama bana sorarsan sevgilim; bu şehre en çok sonbahar yakışıyor. 
hem nasıl!  deniz, karaya vuran kimi hırçın kimi yumuşak dalgalarıyla ayrı, martılar serbest dalış ve çığlıklarıyla ayrı doğaçlama yapıyorlar. hava bulutlu, yer yer yağmurlu ve rüzgârlı. insanlar; uzun kollular, şemsiyeliler, deri ceketliler, yakası kalkık pardösülüler şeklinde kolonilere ayrılmış, koşturuyorlar etrafımda. 
yirmi ikinci sıra numarası ile girdiğim bekleme salonunun hemen dışında, açık alanda bekliyorum bizi karşıya götürecek olan deniz otobüsünü. biraz üşüyorum ama iyot kokusuna değer. yan banktaki kumral hatun bir sigara yaktı. dumanı boğdu beni. normalde kalkıp giderdim ama biraz tembelim. ve yosunla karışık iyot kokusuna muhtaç.  lanet sigarayı içmiyor da. sigara kendi kendini yiyor. ada diye bir kitap okuyor. kalkıp gitmedim ama iki göt sola kaydım. muhtemel üniversite öğrencisi başka bir kadın oturdu yanıma diet kolasıyla birlikte. bir kaç dakika sonra otobüsümüz iskeleye yanaştı. palas pandıras  kalktık hepimiz yerimizden ve fatih'in ordusu gibi demir kapıya yığıldık. kulağımda sadece göksel. hep göksel var. söylemiştim. çok seviyorum. birlikte cam kenarında bir yer bulduk. deniz masmavi. soğuk ve yer yer kaba dalgalı. dolayısı ile otobüs sallıyor biraz. yanımda genç bir çift var el ele diz dize. hayat onlara güzel. sağ çaprazımda kel bir adam kâh gazete okuyor kâh etrafı kesiyor benim gibi. göz göze geliyoruz. sonra gözlerimizi kaçırıyoruz suçlu. önümde  kırkbeşlerinde kısa, kızıl saçlı lacivert gözlüklü dominant bir hatun kafasına kadar kaldırdığı on sekiz puntoyla yazılmış el defterini okuyor. gayri ihtiyari değil taammüden baktım yazılanlara. arpa şehriyeli pilav ile peynirli börek tarifi. kafamı çevirdim hemen. çünkü peynirli böreği sevmem. hiç sevmem. ıspanaklı börek olsaydı. tarifi ezberlerdim anında. ama işte peynirliyi gördüm hiç bir şey kalmadı aklımda. hem zaten otobüsümüz de yenikapıya yanaşıyor. 

öğle:
yok, açmıyor telefonu. sabahtan beri yedinci arayışım bu. takriben de yirmi sekizinci çaldırışım. eski bir alışkanlık işte. şayet karşıdaki kim olursa olsun dört defada açmıyorsa telefonunu beşinci kez çaldırmam. huyum kurusun! cep telefonu kullanmayı sevmiyor. aslında kullanmasını beceremiyor. fakat aramızda kalsın böyle denmesinden hiç hoşlanmıyor annem. telsiz telefondan çok farkı yok aslında. yıllardır onu kullanıyor ama cep telefonunu istemiyor bir türlü. radyasyon varmış oğlum bunda diyor. hem rakamları da küçük, göremiyorum temelinde bir sürü bahane. telsiz telefonu da ağır diye yanında taşımıyor.  evde pek oturmaz. şimdi mutlaka ya bahçesindeki çiçek, böcek, zerzevatıyla konuşuyordur ya da kapı komşularıyla.
işin aslı benim  bu çırpınışlarım tamamen duygusal! zira  "alo geliyorum" demem yeterli en sevdiğim yemekleri yapması için. böyle de bencil ve menfaatçi bir adam olabiliyorum bazen. ama sadece bazen. 

ikindi :
bir insanın sol kulağı  niye çınlar ki mütemadiyen?  
şimdi hatırladım.
"sol kulağın çınlıyorsa eğer biri seni kötü anıyor " derdi anneannem rahmetli. sağ kulağın çınlıyorsa iyi anıyorlarmış. bugünlerde işte sol kulağım. çok sık çınlıyor.. 
ama ben.....

akşam :
 anneme geldim. yaprak dolması yapmış. ki dünyanın en güzel yaprak dolmasını benim annem yapar. yanında şahane ev turşusu. daha ne isterim. o hiç bir şey yemedi. beni izledi sadece. bir tabak dolusu dolmayı iki dakikada mideye nasıl hüplettiğimi izledi. arada "oğlum yavaş ye boğulacaksın" uyarılarını ihmal etmeden tabi. ana yüreği işte. oğlunun en sevdiğini yapmış. ama ayıla bayıla yerken bir şey olmasından korkuyor bir yandan. uyumu kaçırıyor diye akşamları çay içmem genelde. annem de televizyon izlemez.
bu akşam ne olduysa  "çay yapayım" dedi. 
"peki, yap da içelim" dedim. salonda oturuyoruz ben kitap okumaya çalışıyorum. o pek seyretmediği televizyonda bir program bellemiş.  evlerde şenlik mi varmış cümbüş mü varmış ney adı.unuttum şimdi. o da ne programı ne kanalı hatırlıyor. programın saatini ve sunucuyu biliyor bir tek.
."onu aç" dedi. 
"hangi kanal" dedim.
"bilmiyorum bas işte sen sırayla " dedi.
"anne 200 kanal var dedim".
arnavut inadı var annemde. "bas oğlum sen sırayla" diye üsteledi.
 neyse ki yedinci dokunuşta bulduk. o programına ve ben kitabıma dalmıştım ki. 
 çayın mis gibi kokusu gelmeye başladı. bir müddet sonra zaten sıkıldı annem tv'den. 
"sen istediğin kanalı aç ben çayı getireceğim" dedi ve mutfaga gitti....

yatsı:
şimdi güneye bakan ilk gençlik odamdayım. radyoda anlamını bilmediğim çok güzel şarkılar çalıyor. fransızca, ispanyolca, ingilizce. ama içli, duygulu şarkılar. penceremden caddeyi ve durmaksızın sağa sola hareket eden irili ufaklı araçları görmek mümkün. şehir ıslak ve gürültülü bu akşam. durmaksızın ve telaşla yağan yağmurun ağırlığı her yere sinmiş gibi. yarım saatlik yolu iki saatte aldım gelirken. hayır, şikayet etmedim.yine radyo dinledim. bazen haber, bazen şarkı. yanımdaki araçların içindeki insanları izledim yavaşladığımızda. ne yapıyorlar, benim gibi onlar da çok sıkılıyorlar mı bu hallerinden diye merak ediyordum çünkü. sigara içiyorlar en çok. telefonla konuşuyorlar sonra. şikayetçi gibi durmasalar da hepsinin terkedesi var bu şehri, yüzlerinden belli. hepimiz "küçük sahil kasabacısı"  büyükşehir insanlarıyız sonuçta. ama ve neyse ki şarkılar var hala. iyi ki şarkılar..
.

.

4 Ekim 2015 Pazar

kartpostal yazıları - adaya gidelim bir gün vapura binip..

.



vapura binip adaya gidelim bir gün sevgilim. 
burgazada'ya. 
bir pazartesi akşamı, iş çıkışı mesela. yahut güneşli herhangi bir ekim öğleden sonrası. okulu kıran talebeler gibi diyorum. 
bir günlüğüne olsun işi, gücü, tüm sorumlulukları ve sorumsuzlukları, bu sahte hayatın hakiki telaşını siktir edelim. 
adaya gidelim bir gün. 
burgazada'ya
kalpazankaya'da güneşi birlikte batıralım serin bir akşamüstü. 
siz bana sevdiğiniz şiirleri okursunuz. ben sizi nasıl sevdiğimi anlatırım. ve hakkımda bilmediğiniz her şeyi. gerçeği, yalnızca gerçeği. 
sırlarımı mesela. 
parasız yatılıda koğuş arkadaşlarım dalga geçmesin diye onlardan gizli nasıl türk sanat musikisi dinlediğimi falan anlatırım.
bir gün diyorum ki sevgilim. vapura binip adaya gidelim. 

burgazada'ya. 

3 Ekim 2015 Cumartesi

gönül dağı

ortaköy camiini henüz geçmiştik. galata kulesi'ni, sultanahmet'i, ayasofya'yı gördüm uzaktan belli belirsiz. deniz masmaviydi. güneş bildiğiniz gibi iç güveysinden hallice, hava parçalı bulutlu. avrupa'dan asya'ya geçiyordum. müzik dinlemiyordum. başım çünkü, bu sefer sol yandan, yine felaket ağrıyordu. gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştığımda daha çok ağrıyordu. o yüzden gözlerim açık boğaz ve şürekasını izliyordum pencere kenarında. 
cumartesinden ziyade pazartesiyi andıran sarsak bir gündü. ama ben kız kulesi'ni görünce birden saçma bir şey oldu. hayır, başımın ağrısı geçmedi. babam geldi aklıma. halbuki bir kere oturup ne yemek yemişliğimiz ne de çay içmişliğimiz var kulenin yamacında. hatta hipotenüsü olan üsküdar sahilinde bile. sadece ve birlikte iki sefer vapurla yanından geçmişliğimiz var bu güzel şeyin. hepsi o.
ama işte kuleyi görünce babamın türküleri çok sevdiği geldi aklıma. nedendir,  hangi bilinçaltımın tezahürüdür bilemiyorum. ama ve lakin en çok hangi türküyü sevdiğini hatırlayamadım. çünkü bilmiyordum. canım sıkıldı. mideme bir öküz oturdu sanki. maltepe sigarasını, çayı, tavlayı, yemek yapmasını, maviyi, denizi, beşiktaş'ı, şekerpareyi, misafir ağırlamayı, bulmacaları, arabaları, neşet ertaş'ı ve elbet türküleri çok severdi. ama hangi türküyü sevdiğini bilmiyordum.
annemi aramak geldi aklıma. aradım. yedinci çalışta açtı telefonu. hal hatır faslından sonra "anne bir şey sor'cam ama kızma" dedim. "ahh oğlum arabayı mı çarptın? ben sana dikkatli kullan , kimseye uyma, yavaş git demedim mi? hastanede misin şimdi? hasarın çok mu? sen de bir şey var mı?  nerdesin kardeşinle gelelim hemen?.." dedi. bütün bu soru cümlelerini bir nefeste ve dört saniyede kurdu. çünkü benim annem avrupa ve dünya evham şampiyonudur.
"bitti mi anne?" dedim.
"çatlatma adamı. n'oldu oğlumm" diye çıkıştı bu sefer.
"allah korusun yok öyle bir şey. sadece babamla ilgili bir şey soracaktım."
"babanla mı" dedi kısık ve üzgün bir sesle. durgunlaştı biraz.
yanlış zaman olduğunu anlamıştım ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere. soruyu almadan bırakmazdı beni. sanki daha az acıtacakmış gibi aceleyle ve bir çırpıda;
"babam" dedim. en çok hangi türküyü severdi".
sessizlik oldu. derin bir sessizlik. ve uzun. çok uzun. sonbahardan kışa geçtik. konuşmadı annem. ilkbahar geldi. yine konuşmadı. yaz oldu. tek kelime etmedi. nihayet başladığımız mevsimde, sonbaharda konuştu. sesi titreyerek;
"gönül dağı" dedi ve telefonu kapattı.
öküzler birdi iki oldu midemde. hatta önce su aygırı, sonra fil oldular göğsümün üstünde.
gönül dağıymış. gönül dağı.
nefes alamadığımı hissettim. panikle düğmeye bastım. ilk durakta indim. baktım. burhaniye. metrobüs hattının en az kullanılan durağı. işime de geldi açıkçası. çarkıfelekte en yüksek puanı almış yarışmacı gibi hissettim. kimse yoktu durakta. koltuklardan birine oturdum.oturur oturmaz neşet ertaş-gönül dağını açtım telefonumda.
usta söyledi ben....

neyse...  sonrası bana kalsın...
.
neşet ertaş - gönül dağı
.

2 Ekim 2015 Cuma

pencere açıldı piştov patladı

"hay ben sizin şarap çanağınıza" diye bağırdım. bir martı kahkahalarla güldü. bir şey diyecekmiş gibi oldu. demedi. hemen az ötesinde onlara verdiğim ekmek içini gagalayan kumru sessiz kalma hakkını kullandı. gri güvercin hiç oralı olmadı. ben belli etmesem de bayağı bir bozuldum. salata için soğan doğruyordum o sırada. radyoda ne çalıyordu şimdi net hatırlamıyorum. bu kadar tepki gösterdiğime göre sanırım göksel çalıyordu. çünkü bayım, göksel'i çok seviyorum. en iyisi baştan anlatmak..
..
sabah sporunu, duşumu yapıp işe diye evden erken çıktım. kozyatağında ne vakittir görmediğim can ciğer bir arkadaşıma rastladım. oturduk kahvaltı yaptık. uzunca bir süre muhabbet ettik. kalktık. o yoluna, ben işime gidecektik. baktım çok fena uykum var. işe gitmedim. gerisin geri eve döndüm. radyoyu açtım. battaniyemi aldım. yattım. yatarken biraz sartre'nin bulantısını okudum. uykum kaçtı. kalktım. kahve için mutfağa gittim. süt bitmiş. tozu da kalmamış. markete inmeye üşendim. hiç yapmadığımı yaptım. kahveyi sütsüz içtim. şeker bile katmadım. dolapta çikolata buldum. bir yudum kahve, bir ısırık çikolata. radyo voyage açtım. biraz tanpınar okudum. baktım gözlerimden yaş geliyor esnemekten. uyumuşum.  şapşalca gülümsediğimi hatırlıyorum uyandığımda. ağzımın kulaklarıma vardığını hissebiliyordum. çok güzel bir rüya görmüştüm. ama rüyamı hatırlamıyordum. hep böyle oluyor.  ne vakit güzel bir rüya görsem ya en güzel yerinde uyanıyorum ya da çok fazla şey hatırlamıyorum. bunu dert etmeye vakim kalmadı. çünkü karnım zil değil adeta siren çaldı. mutfağa gittim. dolaba baktım. ton balığı gözüme çarptı. yanına bir de güzel salata çaktın mı tamamdır dedim. kuşları hatırladım. hemen pencere kenarına baktım. sabahki ekmekleri götürmüşler. kenara bir parça daha ekmek içi koydum. çok geçmeden geldiler. önce martı benjamin. sonra nazlı kumru ve süslü güvercin. ne olduysa işte o arada oldu. salata için hazırlık yapıyordum ki kentsel dönüşümün en ağır işçileri zaarrr zarr zaarrrr  bir şeyler delmeye başladılar. ama yok böyle bir gürültü. sanki emar makinasındayım. öylesine ağır. şu hayatta en sevmediğim iki sesten biri korna sesiyse diğeri de matkap sesidir. tam ben soğan doğrarken başladı bu şarapçıların tantanası. tüm sokağı devasa matkaplarıyla titretmeye başladılar , sabır desibelimi çatlattılar.  korkudan az daha parmağımı kesiyordum. o derece. işte o vakit   "hay ben sizin şarap çanağınıza.." deyimini kullanmış bulundum. kurda kuşa maskara olacağımı bilsem kullanır mıyım hiç?
belli etmedim ama en çok benjamin'e bozuldum. o benjamin ki anasının yanında, kırmızı kiremitlerin üstünde paytak paytak, düşe kalka yürüme egzersizlerini bilirim. şimdi adam olmuş da benimle kafa buluyor kuş beyinli. ya nazlıcan'a demeli. o da üç günlük yavruyken gelmişti babası bedircanla pencere pervazına. benjaminin küstahlığına sessiz kalarak destek verdi. çok bozuldum çok. ama dedim insanlık ben de kalsın. akşamüstü, ekmek içlerini ıslatarak verdim yine. baba yüreği dayanmıyor işte!
.
göksel- yalnız kuş