29 Eylül 2015 Salı

seninkisi cam kenarı sormana lüzum var mı?

biri kafama çekiçle vuruyor. kim bilmiyorum? eve geldim. iki tane ağrı kesici attım. hemen yattım. belki  uyuyabilirim. ama bana mısın demedi. her kimse çekici bıraktı balyozla vuruyor şimdi. sağdan sağdan, özellikle burnumun direğine doğru şiddetli bir ağrı. öyle bir ağırlık. şimdi uykum var gibi. çünkü radyoda slow şarkılar.  galiba biraz da duygusalız. dışarıda yağmur var. sıcaklık hissedilir derecede düştü. pencere açık. polis ve ambulans sirenleri, uyursam acaba üşür müyüm diye düşünmeme fırsat vermiyor.  yeniden başımın ağrısını hatırlıyorum. bir de az önce kanalın birinde sarışın ve dominant bir ablayı tavlamaya çalışan gözlüklü abinin dediklerini anımsıyorum. " çok sakin bir yer, ne tüpçü, ne sucu sesi. korna sesi bile duymazsın" diyor yaşadığını yeri anlatırken. o abinin yaşadığı yere gitmek istiyorum hemen şimdi. hatta abiye talip olmak işten bile değil! öyle şiddetli vuruyor sağdan, hep sağdan. bir elime geçirsem onları... bir elime geçirsem...
..
yunus'tan geçiyorduk. cam kenarını sana bırakmıştım. sevinmiştin. bizim evler de böyle. ikişer üçer katlı bahçeli ne güzel. çiçekler, böcekler, bahar, renkler ve daha bir sürü şey söylüyordun gülen gözlerinin refakatinde. bense o buğulu gözlerin derinliğinde sana söyleyemediklerimle boğuluyordum. sonra işte kıskançlıkla suçluluk arası gidip gelen nöbetler. ve beynimde dinmeyen, hep tekrarlayan o fd melodisi; gardım düşüyor, tutamıyorum. korkuyorum bakışların çarpınca bana. birbirimize bir kaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık!
..
adım mithad kemal. soyadım selim. otuz dokuz yaşındayım. bir devlet dairesinde dördüncü derece birinci kademe memurum. hiç evlenmedim. iki kez nişanlandım. annem nazar var dedi sende. büyük teyzemle küçük halam büyü var dedi. böyle şeylere karşı olduğum için gıyabımda ve benden gizli üçer muska yazdırıp dört kere kurşun döktürmüşler.  öğrendiğimde "bırakın bu boş işleri anne yaa" dedim. "öyle deme oğlum allah'ın gücüne gider" dedi. patronum daha bilimsel yaklaştı olaya ve masrafları kendisi karşılayarak istanbul'un en meşhur psikiyatrlarından birine yolladı beni. kadıncağızı nasıl bunalttıysam artık üçüncü seansın ortasında "lütfen gelmeyin artık mithad bey. bu seanstan da ücret almayacağım sizden" diyerek beni reddi hasta yaptı.
.
..sonra bir akşam üstü olric çıka geldi. tüm imkansızlıklarım içinde bir uçurum çiçeği gibi açtı dünyama. elimde çay fincanı ofisin mutfağına yöneldiğim anda dünyanın en güzel gülen yüzü ve gözleri bana bakıyordu. patronu sormuştu gülümseyerek.
-murat bey?
-!%*
ben o sırada çoktan iptal olmuştum. ama yine de kahve fincanı ile murat beyin odasını işaret etmeyi başarmış olmalıyım ki, giderek uzaklaştı benden. ilk ateş ofisin koridorunda açılmıştı ve ben kalbimden işte o vakit vurulmuştum. bunca senedir olmayan şey, çakmayan kıvılcım bir eylül akşamı yakmıştı beni. o an içimde ılık bir şeyler akmıştı sanki. beklediğimdi. olric'ti. adım gibi emindim. lakin hayatın gerçekleri vardı; sonunda hep almanlar ve bir de "kader" kazanırdı. olric'le birbirimize geç kaldığımızı anladığımda başımdan aşağı değil kaynar sular bizans surlarından akıtılan kızgın yağlar hem de defalarca aktı. bir daha. ve bir daha. alışmaya çalışıyordum duruma. feridun düzağaç en sevdiğim sanatçıydı o günlerde. tabi ki alev alev şarkısı. ama öte yandan kader de dalgasını geçiyordu bizimle . aynı proje ve aynı güzergahtaydık. lakin sadece arkadaştık olric'le. olmak zorundaydık. şartlar denen vahim şey bizden önce icat edilmişti zira. ya deveyi güdecek ya diyardan gidecektik. üçüncü bir seçeneğimiz yoktu. sadece bir aşk kadar olsa da geç kalmıştık çünkü birbirimize.
..
çok fazla şey istemedim oysa bu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey. içtiğim kahve gibi sade olsun bir de. kalabalığa ve gürültüye yer olmasın.. tıpkı manasız ve çıkıntı bazı huylarım gibi..kimse kusursuz değildir. insanız, hata yaparız. yanlışlarım elbette ki çok, buna mukabil doğrularım da var. hangisi daha fazla diye oturup da bir teraziye koymadım. ama dün gece sabaha karşı dört gibi hayatı alıp tam karşıma oturttum. bir tahterevallide gibiydik.  ya da ve aslında en başından beri öyleyiz. zaman zaman yalancı baharlar yaşayıp dengeleniyor gibi olsak da  hayat hep ağır basıyor. lakin fizik ve tahterevalli kurallarına göre arada hayat yerde, benim de ayaklarım yerden kesilmiş vaziyette havada olmam gerekirken  tam tersi yerlerde sürünen hep benim. sanırım hile yapıyor köpoğlu!
..
şubat ya da mart ortasıydı sanırım. akşam iş çıkışı trenle maltepe'yi henüz geçmiştik. cam kenarını her zamanki gibi olric'e bırakmıştım. ama dışarıda akşam ayazı ilikleri donduruyor muydu, kar sade mi yoksa yağmurla karışık mı yağıyordu, bir sonraki istasyon süreyyapaşa demişler miydi, o sırada saat kaçı kaç geçiyordu hiç biri ne umrumda ne de aklımda değildi. zira olric yine bir bakışıyla zamanı durdurmuştu. bu bana, kalbimi gözleriyle sıkan ve beni yerküreden yıldızlara uçuran ikinci bakışıydı. üçüncü bir bakışı kaldıramayabilirdim. gözlerimi ve sözlerimi nereye koyacağımı şaşırdım. oysa ölmek için en müsait yer ve zamandı. böyle şanslar bir daha zor gelirdi kısa insan ömründe. hatta gelmezdi bile.
çünkü
aşk,
o'nun her sabah aynı saatte, aynı yerde olduğunu bilmektir
ve buna sevinmektir
beraber yürürken balonla seyahat etme hissini tatmaktır
gözlerinde kaybolmaktır
aşk olric’dir
dedim ve bir daha işe gitmemeye, acımı ve aşkımı kalbime gömmeye karar verdim o soğuk gecede. böyle devam edemezdi çünkü. bu hem olric'e hem kendime haksızlıktı. birinin sahneden inmesi gerekiyordu. pek centilmen biri sayılmazdım. ama sanırım ikimizin iyiliği için benim 'memur ve centilmen'i oynamam gerekiyordu. çok başarılı olmasa da oynadım bu oyunu! istifamı beyaz bir kağıda, siyah bir dolmakalemle imzaladım.  ertesi sabah işe gitmedim. ertesi sabah da. daha ertesi sabah da...
..
bugün işten erken çıktım. birileri sabahtan beri kafama bir şeyler çakıyor. kim bilmiyorum. iki tane ağrı kesici içtîm. kesmedi. uyumaya çalıştım. durmadı. yazı yazdım. olmadı... 

.
kaan tangöze- bekle dedi gitti



28 Eylül 2015 Pazartesi

şebnem ferah'ın en iyi 20 şarkısı

önce ben merhaba diyeceğim. sonra sen. belki de önce sen, sonra ben diyeceğim. bilemiyorum. hem önemli olan sırası değil katılmak, bunu biliyorsun sevgilim. daha ilk tanışmamızda düşüncelerimi evirip çevirmeden, bağ bahçe dolaştırmadan söyleyeceğim, açık ve net olacağım. çünkü yıldırım aşk bunu gerektirir. ve biliyorum ki sen de bana karşı dürüst olacaksın. çünkü devlerin aşkı bunu gerektirir. zaman zaman da komik olacağım. bazen çok zeki, bazen zırdeli. bazen de yaramaz bir çocuk. çok eğleneceğiz. hatta heyecanlanacağız ilk zamanlar aramızdaki gizemi çözme, tanıma çabalarımızla. misal sana bir paket göndereceğim daha kendim gelmeden. kokum sinecek içine. anılar biriktireceğiz önce. çünkü deniz aşırı sevdalar bunu gerektirir. mektup da yazacağım bol bol. öyle ki nazım ve kafka'yı kıskandıracak uzunlukta ve sevdada. "ne romantik biri" diyerek en yakın arkadaşına bahsedeceksin. her gün bir şebnem ferah şarkısıyla günaydın diyeceksin. çünkü şebnem ferah konserinde aşık olmak bunu gerektirir. sonra biriktirmem için sen de bir sürü anı göndereceksin.  heyecanlanacağım. başım dönecek kokunu her hissettiğimde. sevineceğim çok. coştukça daha çok yazacağım. her şey çok güzel olacak. rüyadan öte matriksten yakın. ayda üç kez ben geleceğim şehrine. bir kez de sen şehrime. çünkü yazılı olmayan sevda kuralları bunu gerektirir. ama ve sonra sonra alışacağız birbirimize. farklılıklarımız ortaya çıkacak. ayrı dünyaların insanı olduğumuz. hiç bir zaman filmlerde ve kitaplardaki gibi olmayan hayat bu sefer yeşilçam filminden rol çalacak. birimiz daha çok sevecek. birimiz hep üzülecek. yorulacak. kırılacak. dayanamayacak sonra. en nihayetinde dostça ayrılacağız. çünkü attilâ ilhan haklı.... içimiz kan ağlayacak. ortak anılarımız hatta ortak olmayanlarımız kalbimizi zonklatacak bir süre. belki bir süre sonra yeni biri ile tanışacağız. belki yok olmaz artık diyeceğiz yarım kalanlara rağmen. sonu hep hüsranla bitecekse aşkın üstüne aşk mı olur diyeceğiz züğürt ağa'dan teselli bulacağız. zaman geçecek, özlem ve sızı azalacak. mesela ve takribi yedi hafta iki gün sonra.. artık şebnem ferah çalacak somon rengi odalarımızda.. çünkü sahici aşklar....
.
.

saçların mı ıslak yoksa ıslak mı yaşamak?

çok kısa süreli unutkanlıklar yaşıyorum. büyütülüp dert edilecek gibi görünmeseler de bazen canımı sıkıyorlar işte. çoğunlukla bir yerlerde rastlayıp izlemeyi düşündüğüm filmleri bulamadığım zaman yaşıyorum bu duyguyu. not almayı sevmiyorum. hani ayıptır söylemesi, hafızama haddinden fazla güvenirim. ama işte böyle yarı yolda bıraktığı da oluyor zaman zaman.  genellikle rss vasıtası ile takip ettiğim bloggerlar aracılığı ile haberim oluyor bu filmlerden. günler sonra hatırıma geldiğinde de tek tek bloggerları dolaşmaya üşeniyorum. haliyle filmler de başka bahara kalıyor.  bazen de yeni bir yazıma şu eklemeleri yapsam iyi olurdu diyerek girdiğim blogumda yapacağım eklemeyi unutuyorum. işte en çok o zaman sinir oluyorum.
fakat ne bir türlü bitmeyen sıcaklarının ne de su gibi geçen zamanın etkili olduğunu düşünmüyorum bu sakarlıkta. hoş sebebini de çok merak etmiyorum açıkçası..
daha yararlı demeyeyim de basit işler daha doğrusu basit yaşama derdindeyim bu aralar.
dün mesela odamdan üç odaya sığabilecek ıvır zıvırı çöpe attım. kısa süreli tatilimde de bu minvaldeki fazlalıkları düşündüm hep. gerekliymiş gibi görünen ne çok gereksiz cüzlerimiz var yanımızda yük yaptığımız.
aslında hiç bir şey olan ne çok şeyimiz var. 
zaman zaman boğuluyorum etrafımdaki bu eşyaların hatta insanların bolluğundan.
evet bir lokma bir hırka meselesi esas mesele.
hayır, hayır! laf olsun diye söylemiyorum bayım. içtenlikle inanıyorum bu felsefeye. lakin işte türküz! herkes gibi ben de beceremiyorum bir türlü. sanırım ve önce kafamızdaki gereksiz yükleri boşaltmamız gerekiyor. odamızdakiler, etrafımızdakiler nasılsa temizlenir günü geldiğinde....
..
rutubetsiz bir tatil beldesinde değilsem bu sıcaklarda yaşamak çok zor benim için. mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya çalışıyorum. böyle durumlarda yapabildiğim en iyi şey rüzgar alan bir gölgelik bulup yazmak. sabahları ön balkon serin oluyor. kitap, gazete, kağıt, kalem ne bulursam alıp çıkıyorum. iki sokağa cephesi olan tam bir münzevi balkonu bizimkisi. bazen gelen geçeni yazıyorum bazen ve hala tanpınar'ın saatler'ini okuyorum. bu sefer bitirmeye kararlıyım ama. tabi bir zorunlulukmuş gibi okumuş olmak için değil tutkuyla okumak önemli. ne yazık ki tutkuyla okuduğum kitap sayısı bir elin parmak sayısını geçer de iki elinkini zor tamamlar. söylemiştim. zarifoğlu'nu ama her gün bir duayı okur gibi okumazsam uyuyamıyorum..
kitap demişken onlara bir çiçek, çocuk muamelesi yapmak hoşuma gidiyor hâlâ. az önce misal sevdiklerimin arasında bir şey arıyordum. nasıl olduysa aylak adamla anayurt otelinin arasına tezer özlü girmiş. tezer hanımı,  ayfer tunç serisinin yanına bıraktım. onun boşluğuna da atılgan'ın bütün öykülerini koydum. aynı şekilde hesse'nin bozkırkurdu renk uyumundan sait faik kitaplarına karışmış. bozkırkurdu'nu buzzati'nin tatar çölü'nün yanına yerleştirip, sartre'nin bulantı'sını genç werther'in acılarıyla tanıştırdım. sıkıldıkça böyle bazen sevme derecelerine, bazen boylarına, bazen de alfabetik sıraya göre diziyorum en sevdiğim kitapları. böyle böyle oyalıyorum kendimi. üç günlük dünya derdi babaannem. ikisi gitti biri kaldı işte..zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. al işte ben hala eylül eylül diye sayıklarken. ekim geldi dayandı kapımıza. yarın kasım, peşinden ikibinonaltı gelir hissettirmeden. zaman diyorum acımasız bir seri katil gibi...
..ama ve bazen , hiç aklımda yokken bir şarkı tutturuyorum eskilerden. ajda'dan heves mesela. hem sözleri hem müziği zihnimi meşgul ediyor bir süre. şarkıdan mı bilinmez kısa süreli ve geçici olduğunu tahmin ettiğim hevesler takılıyor aklıma sonra sonra. misal zarifoğlu'nun günlüğünden hareketle gerçekten günlük gibi yazsam diyorum bundan sonra..? .. sonrası ne ve nasıl olur bilinmez elbet. yine çeşitli yerlerde görüp fotoğrafladığım yalnız banklarıda mı yayımlasam diyorum ve sonra fotoğraf kursuna yazılsam, akabinde dil kursuna gitsem. italyanca mesela.  böyle böyle dünyevi telaşlar  işte. hakeza okuyamadığım kitaplar, izleyemediğim filmler, yazamadığım cümleler bu yanda bir lokma, bir hırka öte yanda...
.

inanmak lazımmış meğer iskambil fallarına!
.
teoman - kupa kızı sinek valesi

27 Eylül 2015 Pazar

kartpostal yazıları-iyi bayramlar


eski günleri özlüyorum. bayramdan bir hafta-on gün önce şehrin en işlek meydanlarına kurulan tebrik kartı standlarını mesela. sonra bayram kurbansa koçlu, ramazansa şekerli yahut manzaralı  kartlar alıp en içten dileklerimizle kutladığımız yakınlarımızın bayramını sağlıklı ve mutlu geçirmesini temenni etmeyi diyorum, çok özledim.
hakeza "satırlarıma başlamadan önce hal ve hatırınızı sorar" dediğimiz mektupları hem yazmayı, hem almayı. radyo tiyatrolarını sonra. lunaparkları, çarpışan arabaları.. ama en çok da leblebi tozunu..

benden beş yaş küçük sevgili doktoruma da söyledim bunları geçen gün. kibar insandır doktor; "eee yaşlanıyoruz artık mithadcığım" dedi. 

26 Eylül 2015 Cumartesi

ismail

ismail'i severim. çok severim. sorsan ismail de beni sever. yahut ismail'in beni sevdiğine inanmak hoşuma gidiyor. bilemiyorum..
seksen yedi güzünde tanıdım ilk kez  ismail'i. edebiyat hocamız mefulü mefailü mefailü failün derken kapı çalınmış, matematik hocamız ve aynı zamanda müdür yardımcısı olan sıfırcı izzet'in ardından içeri girmişti. sıfırcı izzet lakabıyla müsemma kıt bir konuşma yaptı o gün. "yeni öğrencimiz ismail" dedi ve gitti. edebiyat hocamız yedi kocalı mehlika hanım "uygun bir yere geç otur evladım" diye buyurdu. ismail memur çocuğuydu ama yürüyüş ve edalarından paşa torunu sanırdınız. ilk o vakit ayar oldum o'na. sonra etrafta üç dört sıra daha müsaitken yanıma oturmasına bozuldum. rahatım kaçmıştı. elimden geleni ardıma koymadım. metrodakiler gibi bacağımı V biçiminde açtım, kolumu kitabına yaslayıp kenarlarını kıvırdım, yedek kalemim olmasına rağmen yok dedim. yılmadı. belli etmedim ama bu dirençli halini sevdim aslında. çözemediğim bir şey vardı bu çocukta. şeytan tüyünden öte. önümüzdeki yufka yürek hayati'den kalem, yanındaki komünist aylin'den ders programını aldı. bana otobüs durağını sordu. yüz vermedim yine.  "ben yürüyerek gidiyorum" dedim. ertesi gün artık yanıma oturmaz diyordum. baktım benden önce gelmiş. iki de kola almış köftehor. o zamanlar avrupa sinemasını bilmiyorduk. ucuz amerikan filmleri izliyorduk. ders başındaki bir öğrenciye rüşvet teklif etmeye utanmıyor musun? demek geldi içimden. demedim. şöyle uzaktan baktım fena çocuğa benzemiyordu aslında. ufaktan kanım da ısınmaya başlamıştı hani. bir de rahmetli babamın adı ismail'di. bilemiyorum...
gastrit, reflü çıkmış mıydı hatırlamıyorum. buz gibi kolaya hayır diyemedim. şimdi olsa içmezdim. ama iyi ki içmişim. yine de hemen yavşamadım tabi. o gün bir iki sorusuna zoraki cevap verdim. akşam çıkarken "beraber yürüyelim mi" dedi. 
"höyttt bana mı yükseliyorsun lan sen" dedim.
"yok abi ne alaka" dedi. 
sağ elimin ayasıyla incecik ensesini kavradım ve "bak koçum sen buralarda yenisin. bu alemde beraber yürüyelim mi  demek kızlara çıkma teklif etmek demektir.. öyle herkese yürüme teklif edilmez. dikkatli ol"  diye ikaz ettim. geldiğinden beri yaptığım onca pisliğe değil de bu sert çıkışıma bozulmuştu.  uzatmadı. "olurum" dedi.
paşa torunu edasından eser kalmamış, yüzü düşmüştü. üzüldüm.
 o akşam birlikte yürüdük. sonraki sabah ve akşamlarda da. sonra aylin'de bize katıldı. meğer ilk günden ismail'e yanıkmış zilli. beni aracı yaptı. arkadaş arkadaşın elçisidir kontenjanından. sonra ben de ismail'i. çünkü yan sınıftan ismaillerin akrabası selin vardı. ismaille kaynaşmamı hızlandıran, kalp atışlarımın mihmandarı... ahh selin... 
ben, ismail, aylin ve selin. seksen yedi kasımından doksan altı haziranına hiç ayrılmadık birbirimizden. yapışık dördüzler gibiydik. her yere beraber gidip her şeyi beraber seviyorduk. inanmazsınız üniversiteyi bile birlikte kazandık. hem de aynı fakülteyi. ankara üniversitesi, dil ve tarih coğrafya fakültesi - arkeoloji bölümü. hayır ne münasebet. toplu kopya falan değil. bizzat alın teri. biraz matematik biraz türkçe. biraz da taktik deha!
deneme sınavlarındaki en düşük puanlıları bendim aralarında. benim de kazanabileceğim tek tercih yaptık hepimiz. sağolsunlar beni yalnız bırakmadılar. ben de onları. yediğimiz, içtiğimizden öte okuduğumuz, izlediğimiz  hiç bir şey ayrı gitmiyordu. edebiyatı seviyorduk. sanırım o da bizi seviyordu! ama en çok ümit yaşar'ı.  ben, ismail ve rüstem şiiri adeta parolamız olmuştu.  aylin sayesinde ahmet kaya tiryakisi olmuş.  selin sayesinde sinema günleri yapıyorduk. film ekimi, film kasımı ne olursa. dört mevsim, on iki ay film festivali yapar kendi altın ayıcıklı ve altın portakallı ödüllerimizi verirdik. adeta dünyada ayrı bir gezegendik. edebiyat ve sinema da uydumuzdu. üniversiteyi beşinci senemizde bitirdik. kutlama için selinlerin şiledeki yazlığına gidiyorduk o yaz. on sekiz haziran 1996. on biri biraz geçiyordu. ismail babasının renault broadwayini kullanıyordu. kızlar ankarada kalmış, ertesi gün buluşacaktık onlarla. ben ismail'in yanındaydım. hızlı değildik. çok yavaş da değildik. o vakitler şile yolu çift yönlüydü. ve çok tehlikeliydi. hiç unutmam, teyipte müzeyyen çalıyordu. nasıl unuturum. elbet bir gün buluşacağız diyordu. sonra işte kırmızı renkli devasa bir canavar gördüm. sanırım ismail direksiyonu şarampole kırdı. kendime geldiğimde hastanedeydim. ismail yoktu. bir tek benim emniyet kemerim takılıymış. öyle söyledi soruşturmayı yürüten emniyet görevlisi. hatalı sollama yapan kamyonun şoförünü tutuklamışlar. duyduğuma göre de daha sonra iyi hal ve rahşan affından salıvermişler.  ama ismail hâlâ yok..
ulan ismail!

kıraç- ben, ismail ve rüstem
.

20 Eylül 2015 Pazar

balkon konuşmaları-v7.3

-pazar sabahı uyuyamayanlardanım ben de. aslında pazar sabahı yanlış bir tabir oldu tatil sabahları diyelim. balkona çıkıp benim gibi karganın bok yemesini bekleyemeyenleri izlerim etrafta. al işte, bir tanesi pazarın sekizinde balkon yıkıyor. sanırsın otel temizliyor. oysa hepi topu bir metrekare balkon. ama sonra anladım ki o da oyalanıyor! bir balkonu fırçalıyorsa , iki yoldan geçenleri izliyor. misal yedi kat aşağıda plaja gidiyormuş havasındaki esmer güzel farkında olduğu güzelliğini yanından geçtiği araçların filtreli camlarında teyit ediyor. keza bir torun, bir anne ve bir anneanne torunun adımlarıyla ağır ağır yol alıyorlar. sonra tam karşımda kalabalık, çok kalabalık bir beton yığını takılıyor gözüme. korkunç.. anlatılmaz. ama yaşıyoruz! bu kadar çok apartman, apartman içinde daireler, daire içinde insanlar. oysa kafamı kaldırdığımda yukarısı daha sakin. masmavi ve açık. ay bile terkedememiş. bembeyaz gülümsüyor. yarım da olsa o maviliğin içinde keyif çatıyor. ya kuşlara ne demeli?. türlü türlü şarkılar eşliğinde insanoğluna nispet yaparcasına salınıyorlar semada. işte o zaman çok kıskanıyorum onları doktor. hem ne çok... bilemezsin ...

- eylül geldi geçiyor. balkondaki güneşliği hâlâ kaldırmadım. az önce kaldırmaya niyetlendim. sonra vazgeçtim. bir hafta daha dursun istedim. zira bu eylülden hiç bir şey anlamadım. bildiğim eylüller gibi değil. adı var kendi yok. misal eskiden sarı yapraklar yere düşüp apartmanların  otoparkları arabayla dolmaya başladığında eylül de gelirdi. şimdi yapraklar sarı, otoparklar hınca hınç ama eylül yok! aslında ben eylülü çok severim. sorsan o da beni sever. ama laf aramızda; sanırım ekimle olan tarihsel bağımı kıskanıyor biraz.

- mehmet açar'ın çok uzaklarda yaz'ını dün gece ve bu sabahki tempolu okumam sayesinde bitirdim. aslında bitsin istemediğim kitaplardan birisiydi. hani klişedir belki ama gerçektir de; hiç bitmesini istemediğiniz anlar, kitaplar yahut filmler olmuştur hayatımızın bir yerinde mutlaka, çok uzaklarda bir yaz benim için hepsiydi. kitap bittiğinde ne hissettim peki ? sanki yan mahallede oturan, aynı okula ama farklı sınıflara gittiğimiz bir akranımın hayatı ile birlikte kendi hayatımın da kısa bir filmini izlemiş gibiydim. dönemi, olanları ve bazı hayatları sanki ben de içindeymiş gibi yaşadım. anlatılan dönemleri kıyısından köşesinden yaşayanların seveceğini tahmin ettiğim, akıcı bir dille yazılmış, anı-roman tarzındaki kitabı en sevdiklerimin yanına usulca bıraktım bu sabah on biri beş geçe.

-2013 belçika yapımı
 het vonnis'i izledim bugün. sıkı, çarpıcı bir filmdi. avrupa filmlerini seviyorum.

- kalabalık ve gürültünün beni eskisinden daha çok beni rahatsız ettiğini gözlemliyorum her geçen gün. dışarıdaki gereksiz korna seslerinin sahiplerine gözlerimden ateş çıkararak bakıyor, kalabalık  2-3 kişinin zor geçeceği kaldırımlarda üstelik gidiş gelişli yolun tamamını diğer insanlaı hiçe sayarak saygısızca ve geri zekalıca yan yana yürüyerek kapatan "zatı şahanelere"  beşe-on kalasla girişesim geliyor her seferinde. benzerini parkta koşu-yürüyüş yaparken rastlıyorum. tam niyetlenip bir şey söyleyecekken;  annemim trafikteki magandalara kızdığımda bana söylemiş olduğu "hangi birini düzelteceksin evladım, yoluna bak" demesi aklıma geliyor. susuyorum. yılan gibi kıvrılıp ya sağlarından ya sollarından, bazen de tam ortalarından geçiyorum. sonuç; istanbul'dan harbi harbi gitmek lazım doktor. harbiden ama...

-dün fiko ve hafızla buluştum. dile kolay neredeyse kırk yıllık arkadaşlarım. bir ara onlara, yarı şaka yarı ciddi bir şekilde;  "iki gündür metrodaki trenleri çok düşünüyorum" dedim. anlamadılar. aslında hafız biraz çakar gibi oldu ve tip tip baktı suratıma. fiko; "nasıl yani?" diye sordu.
beşiktaş'ı, kadınları, sinemayı konuşurken muhabbettin bir anda buraya dönmesine anlam veremediler önce. sonra hafız en baştaki şüphesinin arkasında durarak ve soran gözlerle  anlatmamı istedi.
" eskiden"  dedim.  "intihardan iki şekilde uzak dururdum". gözlerini hayretle açıp, tek kelime etmeden ,  ağzımdan çıkacak kelimelere odaklandıklarını görünce, fiko'dan gözlerimle izin alıp önündeki sigarasından derin bir nefes çektim ve devam ettim. "uzak duruyordum çünkü inancım gereği  intihar büyük günahtı. ikincisi ise ölmekten gerçekten korkuyordum. ama işte perşembe ve cuma işe gidip gelirken tam dört kez sarı çizgiyi biraz geçtim, çığlık çığlığa istasyona giren trenin sarı ışıklarına odaklanıp acaba bu boşluğa bıraksam kendimi ne olur dedim. önce kendimi düşündüm. canım çok acır mıydı? sonra beni sevdiğine inandıklarımı. acaba çok üzülürler miydi? ya da ne kadar üzülürlerdi. kaçıncı gün mesela beni unutup kendi günlük telaşlarına kapılıp giderlerdi? yahut bir daha ne zaman akıllarına gelirdim? mesela doğum günlerimde. ya da sevdiğim şarkıcı yeni bir albüm çıkardığında veya sevdiğim aktrisin yeni bir filmi vizyona girdiğinde mi? beşiktaş şampiyon olduğunda mı? ayfer tunç'un yeni bir kitabı yayınladığında mı? veyahut da kırk yılın başı oturduğumuz ama saatlerce dünyanın derdini tasasını unutup konuştuğumuz sahildeki salaş bir kafeye tesadüfen yolları düştüklerinde ben de akıllarına düşer miydim? belki de pilav günlerinde. kim bilir? sorularım o kadar çoktu ki cevap aramaktan trenlere odaklanamadım. her seferinde pas geçtim" dedim biraz da şakaya vurarak..  fiko her zamanki gibi ciddiye almadı. önce güldü ve hemen akabinde "siktir lan" dedi.  hayatı da ciddiye almazdı zaten. beni iyi tanıdığını zannediyordu. ama ondan bir yaş büyük abisi hafız daha iyi tanıyordu beni. kelimelerimden, vücut dilimden anlamıştı bir sorun olduğunu.. sohbetin başından beri rahat oturduğu hatta neredeyse yattığı kadife koltuktan şöyle bir doğruldu. yüzü çok gergindi. açıkçası onu en son böyle sinirli ve gergin gördüğümde 98 yazıydı ve bodrumdaydık. fransa-brezilya finalinin akşamında konakladığımız motelin sahibiyle haklı olduğu bir konuda ama bana kalırsa gereksiz bir detay için kavga etmek üzereydi. güçlükle ayırmıştık. yüzündeki gerginliği ve bunu sinire çeviren yüreğindeki ateşi muhafaza ederek bana doğru eğildi; "derdin nedir aslanım? durduk yerde nerden çıktı şimdi bu intihar lafları falan. soru son derece net ve agresifti. cevap vermeliydim. kırk yıldır arkadaştık dahası kardeştik ve bu kelime aramızda ilk kez telaffuz ediliyordu. eden de bendim. bunca zamandır yaşadıklarımız düşünülürse onlara göre, hatta bana göre de bunu en son telaffuz edecek kişi bendim. hoş hangimiz etsek ağız burun dalardık diğer ikimiz. sanırım sorusuna mantıklı bir cevap alamazsa birazdan hafız'ın girişeceği eylem de bu olacaktı. işlerin boka saracağını anladığım için tali yola girdim hemen.  biraz da rüşvet verdim açıkçası. her şeyimi bildikleri gibi denemeler yazdığımı da biliyorlardı. "yeni bir hikayeye başladım. bizim gibi çok iyi ve çok eski üç arkadaşın hikayesi. oradaki kahramanlardan birini konuşturmaya çalıştım az önce" dedim.  fiko gene gamsız, tasasız bir şekilde "şerefsiz herif biliyordum bir ibnelik olduğunu zaten" dedi rahatlamış bir şekilde. hafız ise soru işaretleriyle dolu gözleriyle bir on saniye bana baktı. sonra dostça sağ elini omzuma koyup;  "bitirince bize de okursun artık" dedi.  gülümsedim.


-ve neyse ki şarkılar var. neyse ki vaya con dios..
.
vaya con dios - je l'aime je l'aime

15 Eylül 2015 Salı

que sera sera

eylül güneşi ile inatlaşıyorum. o yaktıkça ben inadına kaçmıyorum. çünkü ve biliyorum ki; bir iki ay sonra onu deli gibi özleyeceğim. o yüzden yakıcı sıcaklığına direnmeye çalışıyor, inatla gölgedeki boş masalardan birine geçmiyorum. galiba biraz da hareket etmeye üşeniyorum. hem daha önce iki kez masa değiştirmiştim. dördüncüsüne geçmek için utanmıyordum da sanırım biraz yorgun, çokça tembeldim. galiba biraz da taşıması zor olan ağır düşünceler içerisindeydim.
oturduğum cafede öğle ezanı, yemek yiyenlerin çatal kaşık seslerine karışıyor. ya da çatal-kaşık sesleri öğle ezanını bastırıyor mu demeli? bilemiyorum. bu yazıya neden böyle ve buradan yazmaya başladığımı da bilmiyorum açıkçası. sabah uyandığımda farklı bir gün olacağını hissetmiştim. ama farkın ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. yaşayıp görecektim. son derece klasik ama bir o kadar heyecanlı bir aksiyon filmini izledikten sonra gece iki gibi yatmıştım.yatmadan önce de üç gündür salladığım sabah koşusunu garanti altına almak için telefonun alarmını 07:30'a kurdum. alarm çalmadan 07:28 de uyandım. alarmı kapattım. beş dakika daha yatayım dedim. annem içeriye seslendi. bursa'dan en iyi arkadaşım selim gelmiş. oturduk lafladık biraz. sayısaldan büyük ikramiyeyi kazanmış. gözlerinin miyopluğunu lazerle çizdirip gözlüklerini atmış, seyrek saçlarını da bir güzel ektirmiş. aynısını bana da tavsiye etti. hatta abartarak, kazandığı paranın hatırı sayılır miktarını da dolara çevirip A4 boyutundaki korumalı sarı zarfa koymuş ille de almalısın diye koltuğumun altına sıkıştırmaya çalıştı. ben "istemem, olmaz öyle şey" diye direttim. o üsteledi. kafa-kol boğuşurken uyandım. saate baktım. dokuzu otuz iki geçiyordu. parkta koşmak için geç kalmıştım. yatmaya devam etmedim. ama yataktan da çıkmadım. hani tarif etmek gerekirse yatağın içinde gandhi gibi bağdaş kurup krem rengi duvara kaybettiğim bir şeyi arar gibi baktığımı anımsıyorum. bir turuncu elbisem eksikti. beyaz mıydı yoksa? hem galiba o adam da gandhi değil buda idi. neyse ne. önemli olan bendim. çünkü ve yine tuhaftım bu sabah. mayıstaki o tatsız his ruhumu yontuyordu. elimi yüzümü yıkayıp kahvaltı etmeden dışarıya dar attım kendimi. tam kırküç dakika durmaksızın kadıköy'e yürüdüm. böylece sabah koşusunu bir şekilde ikame edip  "dört gündür sporu boşladın mithad efendi" diye bana hesap soran iç sesimle ödeştim. altıyol'a varınca neden bilmem akşam oynanacak şampiyonlar ligi maçları aklıma geldi. çağrışım yapacak hiç bir şey olmamıştı. ya da bana öyle geliyordu. bilinçatıma bulaşmamam gerektiğini uzun zaman önce öğrenmiştim. sorgulamadım. nerdeyse iki senedir iddaa oynamamıştım. geçen cumartesi bir spor kanalında olympiakos-bayern münih maçının tanıtımını yaparken karar verdim oynamaya. köşedeki bayiden iddaa eki olan bir spor gazetesi aldım. gazeteye şöyle bir bakıp  simitçinin yanındaki çöp kutusuna attım. ekini çantama koydum. moda'ya doğru yürümeye devam ettim. kulağımdaki müzik bittiğinde piraye cafede garsona çay söylerken buldum kendimi. moda'ya çıkarken hangi ara sanatçılar sokağına sapıp ne vakit nazım hikmet'e girdiğimi hatırlamıyorum. şaşırmadım. ama üzüldüm sebepsiz. galiba biraz da kederlenmeye yer arıyordum. oysa ilk kez başıma gelmiyordu. arabayla giderken daha sık olurdu. kilometrelerce yol gidip eve nasıl  geldiğimi hatırlamadığım çok olmuştur. sonra babam geldi aklıma. peşinden bir kaç anı. ve doksan bir sonbaharı. yerdeki sararmış eylül yapraklarından birinde bir şeyler anlatıyordu babam. hayır hayır rüya görmüyordum bu sefer. gayet kendimdeydim. birazdan garson çayımı getirecek ve ben bir sigara daha yakacaktım. ilk defa bugün, birden fazla sigara içmiş olacaktım bir tam gün içinde. babam diyordum. basbayağı anlatıyordu işte. eskişehir otogarındaydık. biliyorum şimdi pek çok şeyi gibi otogarı da yenilenmiş eski şehrin. belki anılarımın silinip gittiğine şahit olmamak için yeni halini hiç görmedim. görmek istemedim. o yüzden bu eski ama güzel şehrin doksanbir-doksanbeş arasındaki hali var zihnimde ve rüyalarımda hâlâ. üniversiteye başlayacağım ilk sene, ilk kez ayrılacağımız ve evimizden yaklaşık üç yüz otuz kilometre uzaktaki köhne bir otogarda dolu gözlerle, ısırılan dudaklarla karışık bir vedalaşma merasimi. belki sırf bu yüzden adet olsun diye yapılan en sıradan vedalar dahi kanatır yüreğimde bir türlü kabuk bağlamayan bu tarihi yarayı. işte böyle yaralar yaraları, hüzünler hüzünleri kovalar ne zaman geçmişe gitsem. garson, babamın da içinde olduğu sararmış yaprakları siyah postallarıyla dağıtarak çayı getirdiğinde sırım gibi boyu tepedeki yakıcı güneşe şemsiye vazifesi gördü. kafamı şöyle bir kaldırdım. bir buçuk sigara içimine binanın köşesinde kaybolacak gibiydi güneş. ama ben kitabımı. çayımı ve sigaramı aldım, az önce bahçeye girerken bahçedeki erkeklerin yüzde sekseninin dikkatini çeken sarışının tam karşısına, duvarın dibindeki en gölge masaya taşındım.

12 Eylül 2015 Cumartesi

geniş zamanlar

06.09.2015-pazar  / sevgili eylül; biz seni böyle bilmezdik..
dünyanın ve istanbul'un bu en sıcak pazarında, sabahtan akşama kadar esmeyen balkonda oturdum. sıcakta ben nefes almaya üşenirken yaklaşık yüz elli yaşlarında iki teyze, kaplumbağalara nazire yaparcasına dakikada üç buçuk adım atarak karşı apartmandan çıktılar. az ileride onları civciv sarısı bir taksi bekliyordu. o an içimden "umarım abi, bekleme tarifesini açmamıştır" diye geçirdim. her zaman değil ama bazen böyle düşünceli yanım sığmaz içime, taşar dışıma dışıma! lakin teyzeler o kadar ağır, o kadar yorgun hareket ediyorlardı ki ben izlerken yoruldum. hani bu sıcakta bir woody allen yahut bir david lynch filmi izlesem bu kadar yorulmazdım. yaklaşık on üç dakikada kendilerini bekleyen taksiye ulaştılar. ama bir sorun vardı sanki. ya da onlardan daha yaşlı birini bekliyorlarmış gibi taksinin kapısı iki buçuk dakika falan öylece açık kaldı. öyle değilmiş. elinde migros poşetleriyle oradan geçen sarışın abla arka koltuktakilere doğru  eğildi. bir şeyler konuşuldu. teyzeler kapıyı kapatmanın kendilerine bir on beş dakika daha kaybettireceğine karar verip sarışından rica ettiler sanırım. sarışın abla da her sorumlu vatandaş gibi taksinin kapısını elini tersiyle, şöyle bir itti. ama ne itmek! kapının kapanma sesi tüm kadıköy ve semtlerinin yanı sıra sarayburnu'ndan da duyulmuştur eminim. öyle sarışın, öyle dominant bir ablaydı. sonra işte abla ve taksi ayrı yönlere doğru gittiler. ben esmeyen balkonda yeni maceraları bekledim son sekiz yüzyılın en sıcak eylülünde...

07.09.2015-pazartesi  / hızlı yaşa genç öl ...
sabahın ve haftanın ilk saatleri, mahalle pastanesinin bordo önlüklü, siyah kısa saçlı, 16-17 yaşlarındaki çırağı sipariş tesliminden dönerken tam karşı kaldırımda iki arabanın arasında oturdu. sağı solu şöyle bir kolaçan etti. benim o'nu izlediğimi görmedi. sağ bacağından markasını göremediğim sigarasını, sol cebinden tablet büyüklüğündeki kırmızı-beyaz telefonunu çıkardı. en uzun parmağından daha uzun sigarayı gençliğin verdiği en afili cakayla yaktı. sol elinde tuttuğu sigaradan derin bir nefes aldı. nefesini bırakmadan kucağındaki tepsi gibi telefonda sağ işaret parmağını yukarıdan aşağı hareket ettirerek sosyal bir medyanın time-line akışına baktı. o arada içindeki zehrin dumanını serbest bıraktı. tanıdık bir  gelen giden var mı diye, biraz endişeli biraz tedirgin edayla bir kez daha önce sağına sonra soluna baktı. yukarıya bakmak bir türlü aklına gelmiyordu. beni yine görmedi. bir fırt daha çekip yeniden telefona yüklendi. bu rutini iç beş kez tekrarladıktan sonra. sigarasını tam bitirmeden yere attı. sağ ayağını silecek gibi sağa sola çevirerek sigarayı söndürdü, telefonunu pantolonunun sol cebine zorlayarak soktu, çakmağını sigara paketine, sigara paketini de sağ çorabının içine yerleştirip hızlı adımlarla caddeye çıktı...

08.09.2015-salı / ikindi vakti bir güzele...
üçü on geçe beşiktaş vapurundan indim. kadıköy çarşıdaki insan mikserine dahil olmadan hemen önce o'nu gördüm. yürürken güneş arkamdaydı. ama o'nu görünce gözlerim kamaştı. o da bunun farkındaydı. ve güzel olmanın haklı gururunu yaşıyordu... kendini, kendine hatırlatmak için baştan aşağıya şöyle bir süzdü ve usta bir ressamın sihirli bir dokunuşu gibi insan karmaşasının içine dahil oldu... 

09.09.2015-çarşamba /  romantik komediler olmasa nic'olurdu halımız
işim erken bitti. hiç bir yere takılmadan doğru eve geldim. çünkü en son romantik komediyi ne zaman izlediğimi hatırlayamamıştım. benim için büyük sorundu! film defterime baktım. takvimler 21.5.2015 diyordu. hemen üst üste iki romantik koydum film çalara. ilki ve bana kalırsa on üzerinden altılık bir romantik komediydi. 5 to 7 (2014)  ama beğendim. sevdim filmi. başındaki ve sonundaki sahneler closer dejavusu yaşatsa da biraz çok farklıydı. sevimliydi!

-en sevdiğiniz hikaye, belki de tek bir okur için yazılmış olabilir.

ikinci romantiğimiz ise; iki kişi arasında geçen ama sizi asla sıkmayan hep bir sonraki aşamayı merak ettiren kendi halinde bir komik. before we go (2014)  hani ve biraz before sunrise serisini anımsatsa da keyifli bir filmdi benim için. ama seni bilemem doktor. seni bilemem..

-..nick, mükemmelik diye bir şey yoktur! her zaman bir mücadele olacaktır. tek yapman gereken beraber mücadele edeceğin kişiyi seçmektir...

09.09.2015-perşembe / akılsız başın cezası...
zorlu'nun yürüyen merdivenlerinden tam aşağıya inerken acil gelen mesajı okur okumaz akışın tam tersine, yukarı doğru koşarken düşen salak benim. evet. sağ dizim ve sağ el bileğim parçalandı belki ama sonunda çıkmayı başardım!

09.09.2015-cuma / saatleri ayarlama enstitüsü
bugüne kadar başkalarına verdiğim sözleri hep tuttum ama bu konuda kendime iskoçyalılardan daha cimri davrandım. lakin artık kendime verdiğim sözler de uçmayacak burada kalacak.
misal ilk sözümü 78 ila 83 milyon arası rivayet edilen türkiye halkı önünde ve elbette yine çevre ülke ve gezegenlerden günlüğümü takip eden değerli takipçilerimin önünde kitap konusunda veriyorum. yıllardır yılan hikayesine dönen saatleri ayarlama enstitüsü'nü kış gelmeden bitireceğim. elimdeki açar ve menteş kitaplarından sonra saatleri bitirme sözü veriyorum.evet. şayet bitiremezsem beni aşağılayın, dövün, recm edin hatta hatta hıncal uluç'la bir odaya kapatıp kahkahalarını dinletin. bakın bu kadar büyük konuştum. ekim bitmeden saatler bitecek. benden söylemesi, sizden takip etmesi.. hadi bakalım...

12.09.2015-cumartesi / no woman no cry
sabah sporu tamamlamış devletin belirlediği yasal bir hızla ara sokaklardan eve dönüyordum. en yorgun ama en dingin halimleydim. bir de radyom vardı.  joy fm açıktı. bob marley söylüyordu. güzel de söylüyordu hani. no woman no cry. köşede bir genç kadın yolun karşısına geçmek için benim geçmemi bekliyordu. zaten yavaş gidiyordum. hafifçe frene bastım. o yorgunlukta olabilecek en nazik halimle sağ avucumu öne doğru uzattım buyrun geçin anlamında. peki o ne yaptı. sanki o'nu aldatmışım gibi baktı bir süre suratıma. sonra hiç bir şey demeden, hiç bir mimik ve jestte bulunmadan geçti gitti. ben de buraya yazdım.
hayır hayır ayrımcılık, cinsiyetçilik yapmıyorum aman ha. emrah'ı yediniz kendimi yedirtmem! geçen hafta ve bundan iki sokak aşağıda yine aynı şekilde sağa dönüşte bir abiye yol verdim. o da mesela, yol verince böyle dondu kaldı. abartısız bir beş-on saniye suratıma baktı öyle. dikiz aynasında suratımda tuhaf bir şey aradım. bulamadım. ama abi küfür mü etsem teşekkür mü etsem kararsızlığında baktı, baktı, baktı hep baktı ve gitti. onu da şimdi buraya yazıyorum.

13.09.2015 - yarın / hatırlarız belki birbirimizi ne çok sevdiğimizi...
ve boktan ülke gündemi için belki şu şarkı bir şey anlatır. belki de anlatmaz. ne bileyim.söylemiştim. ben her şeyi bilemem...




4 Eylül 2015 Cuma

beş vakit - 6

sabah:
iki adım farkla sekizli vagonu kaçırdım. üzüldüm. ama belli etmedim. hem bir süre sonra o geldi bir mucize gibi. metroda mecbur kalmadıkça sekizli vagondan başkasına binmiyorum. kalabalıktan haz etmiyorum çünkü. beş dk sonra dörtlü, on dakika sonra ikinci sekizli gelecekti. arkalığı olmayan üçlü bekleme bankına oturup beklemeye başladım. sonra işte o geldi. tüm dertlerimi unuttum. ne sekizli kalmıştı aklımda ne de yetişecek işler ne hayat pahalılığı ne devletin ibnelikleri. çünkü kendinden önce tüm istasyonu tok sesiyle doyuran adımlarını işittik evvela. istisnasız tüm istasyon sakinleri sesin geldiği yöne, sol omzumuzdan yana çevirdik başlarımızı. diz kapaklarının üstünde biten turkuaz elbisesi, kusursuz bacakları, kısa kumral saçları, siyah kemik gözlükleri, yalın makyajı ve hepsinden önemlisi o özgüvenli yürüyüşü beni benden aldı. diğerlerini de almıştır eminim. ama en çok benim aldı. çünkü oturduğum üçlü oturma grubunun önüne geldiğinde ne yapacağımı şaşırdım. devlet erkanına yalakalıkta kusur etmeyen alt tabaka, üst düzey yöneticileri aratmayacak şaklabanlıkla, yanımda bir kişilik boş yer varken kalkıp yer verdim.  çantamda olsa bir de plaket verirdim. ama yoktu. "buyrun oturun isterseniz" dedim. gülümsedi. başıyla teşekkür etti. ortadaki boşluğu işaret etti eliyle. "yok sıkıştırmayayım sizi" dedim. yine gülümsedi. çok güzel güldüğünü söylemiş miydim? ama konuşmaktan imtina ediyordu nedense. zaten bir kaç dakika sonra dörtlü vagon geldi. hareket etmedim. o yorkshire düşesi gibi yavaşça yerinden kalktı. aynı düşeslikte kısa ve zarif adımlarla trene yürürken birden geri döndü ve "tanımadın beni di mi" dedi gülerek. trenden içeriye girip  kapı kapama sinyali duyulduktan sonra geldi aklım başıma. "343 melahat'ti lan bu.."..
 

öğle: 
ofise vardığımda onikiye çok az vardı. üç defa zile basmama rağmen kimse otomata basmadı. önce biraz telaşlandım. sonra elektriğin kesilmiş olabileceği aklıma geldi. ortalık sıcaktan kaynıyordu. sabah 10:00 da dolmuşun termometresi 32,4 gösteriyordu. benim hissettiğim ise 42,4 tü. binanın çıkma balkonunu güneşle arama siper edip aradım çocukları. haklıymışım. "abi 186'ya sorduk saat 16:00 ya kadar gelmeyecekmiş elektrik" dediler. bu sıcakta altı kat çıkıp klimasız ortamda çalışmak işime gelmedi. anneme gitmeye karar verdim...  aradım. "bir şeyler lazım mı sana geliyorum" dedim. " yine mi işten çıktın oğluummm" dedi.  "yok anne, elektrikler kesik akşama kadar yokmuş dedim.  "ha iyi gel o zaman" dedi....
..
peyniri sadece sade sevdiğimi bilir. bu yüzden kendine peynirli, bana patatesli gözleme yapmış. yanında da buz gibi ayran. beş dakikada beş gözleme iki kupa ayranı mideye indirdim. ağırlık çöktü. uyuyamayacağımı bile bile mehmet açar'ın çok uzaklarda bir yaz'ını yanıma aldım. telefonumdaki 243 şarkıyı karışık modda çalsın diye ayarladım. içeriye seslendim; "valide sultan bi'çay demlesen de biraz sonra içssek" dedim.  "cereyanda yatma" dedi önce. sonra mutfaktaki çanak çömlek sesinden çayı demlediğini anladım. 

ikindi: 
aradan ne kadar vakit geçti bilmiyorum. kitabın kırkaltıncı sayfasını okurken, ahmet kaya mahur beste'yi seslendirirken bir kaç saniyeliğine dünyadan uzaklaştığımı hissettim. belki on saniye, belki bir dakika. hatta ve belki daha fazla. bilemiyorum. kendime geldiğimde kitap yerde, telefon sol kolumun altındaydı. başım yastıktan düşmüştü. biraz da boynum tutulmuştu.
kalktım. elimi yüzümü yıkadım. annem yoktu. saate baktım üçü kırksekiz geçiyordu. nerden baksan yarım saatten fazla uyumuştum. çay geldi aklıma. mutfağa gittim. altındaki su kaynamış, mutfağı demli çay kokusu sarmıştı. çayın yanına biraz karışık kuruyemiş koydum. telefonu ve kitabımı alıp her daim esen L biçimindeki bahçemize çıktım. arka tarafta gölgede oturuyordu annem. beni görmeden, demir kapının sesinden hareketle  "ocağı söndürdün mü" diye sordu. evet dedim hala uyku sersemi.
müziği açıp kitaba devam ettim. bir süre sonra yan taraftan sessizce geldi annem. hiç bir şey demeden, küçük bir çocuk gibi  kuruyemiş tabağına daldırdı elini. yine bir şey demeden uzaklaştı. tam köşeyi dönerken bir kez daha sordu; "ocağı söndürdün mü? " normalde kızardım. ama birincisi annemdi. ikincisi hava gerçekten bunaltıcıydı. "söndürdüm anne. vanasını da kapadım doğalgazın" dedim. hayır, dalga geçmiyordum. aygazın bir tanesi gaz kaçırıyordu. çözümü ocakla işi bitince vanayı kapatarak bulmuştu annem. geçen kış bana da öğretmişti...

akşamalpay'ın bir şarkısı var en çok onu dinlediğim zaman istiyorum sigarayı. zihnimde tütüyor meret. ama işte öyle bir istek. ki çok kuvvetli. lakin nasıl bir duygu yahut manyaklıksa sadece bu anı seviyorum işte ben. yazarın sevilebilme ihtimalini sevdiği gibi, bu histerik halimi seviyorum ben de. n'yapayım? sanki içersem bi tadı kalmayacak gibi, yıllarca peşinden koşulan aşka kavuştuktan sonra o sihrin, o büyünün bozulması gibi bozulacağını düşünüyorum sanki. içmiyorum. içmiyordum pek. ama bu akşam nasıl canım çekti anlatamam. dahası içerdeki çantamın gizli bölmesinde kışın aldığım yarım paket duruyor. ama annem. ama annem.... yan tarafta oturuyor. elimde sigara görürse beni. vay halime!!!. önce kürekle kovalar, sonra evlatlıktan reddeder mazallah. çünkü söz verdim sigaranın rahmetliyi öldürdüğü gün o'na. içmeyecektim. en azından yakalanmayacaktım. o yüzden üç aydan üç aya, geçici vergi dönemlerinde içiyorum bir iki tane. bir de işte denize nazır güzel bir muhabbet, yanında da demli çay bulursam, kırk yılda bir. hepsi o.

yatsı : 
annemle milli maç izliyoruz. "kırmızılar mı türkiye" diye soruyor volkan şen ilk golünü kaçırırken. "evet" diyorum heyecanla. "ötekiler kim" diye soruyor sonra. "letonya" diyorum. bu kez gökhan töre çok kötü vuruyor kalecinin üstüne üstüne. "prag ve amsterdam'dan gelen haberler bizim için iyi" diyor spiker. volkan şen bir gol daha kaçırıyor. annem "beşiktaş yok mu"  diye soruyor ilk yarı bitmek, burak yılmaz ceza sahasına girmek üzereyken. "yok anne sonra" diyorum ne dediğimi bilmeden. ikinci yarıya annem çıkmıyor. yan  komşu mücella teyze çay içmeye çağırıyor çünkü. "git anne git" diyerek tam saha pres uyguluyorum anneme. golsüzlüğü o'na bağlıyorum zira. biraz da maçı izlediğim koltuğa. ikinci yarıyı diğer koltukta izlemeye başlıyorum. yine olmuyor. gol bir türlü gelmiyor. üçüncü koltuğa geçerken burak çok kötü vuruyor. annem "çay içer misin" diye bağırıyor bahçeden. hakan balta çizgiden top çıkarıyor. "gelme anne gelme" diyorum hayır içmem diyeceğime. annem anlamıyor ne dediğimi, içeriye geliyor, selçuk vuruyor. gooollllll. anneme sarılıyorum. "çay içmeyecek misin" diyor.  "içmem mi" diyorum. annem dışarıya gidiyor. on dakika sonra şabala diye bir adam okkalı bir şamar atıyor. 1-1. prag ve amsterdam iyi ama konya sağanak yağışlı. gözyaşlarımız içtiğimiz çaya karışıyor. sonra kana. sonra sonra hüznümüze... doksan artı dörtte frikik kazanıyoruz. annemi çağırıyorum uğur olsun diye. çalhanoğlu annemi beklemeden vuruyor, baraja çarpan top kornere gidiyor. korner sonuç vermiyor, annem gelmiyor. isveçli maçı bitiriyor, euro2016 büyük olasılık hayal oluyor. o vakit diyorum; imparator tez istifa etsin!
.

2 Eylül 2015 Çarşamba

hal ve gidişat -ve bazen

basit işlerle uğraşıyorum bazen. misal akşam iş çıkışı berberin önüne gelinceye kadar on defa fikrimi değiştirdim. biraz daha uzasın sonra kestiririm saçlarımı dedim önce. akabinde hemen vazgeçtim. "yok lan robinson gibi oldum bence hemen bu akşam kestirmeliyim" dedim kendi kendime.  berberin önüne gelene kadar saçlarımı iki defa daha kestirmeye, iki defa da uzatmaya karar verdim. içeri girmeden selamladım berber meto'yu. baktım içerisi kalabalık, çok müşterisi var. bekletmeyi ve beklemeyi hiç sevmem.  işaret parmağımı sonra gelirim manasında havadaki boşlukta, saat yönünün tersine küçük daireler şeklinde iki defa dolaştırdım. anladı. "tamam abi" der gibi başını hafifçe öne eğdi. geldiğim yoldan geri dönerken kararımı verdim. biraz daha uzasındı saçlarım..... 
..
canına yandığımın eylül'ü geldi geçiyor! lakin sıcaklar gitmedi tam anlamıyla. dolayısı ile klima çalışıyor bir ilkokul mektebinden hallice kalabalık çalışma odamızda. kapı-pencere açmakla olmuyor. klima şart o yüzden. dolayısı ile vücutta bir kırgınlık her akşam, her akşam. ama idare ediyorum. bazen kapıyı-camı açıyorum, bazen limonlu ıhlamur içiyorum. idare ediyorum yani...
çok sıkıcı işimin ve insanlarının beni de sıkıcı yaptığını düşünüyorum bazen de. değişik varyasyonlar üzerinde çalışıyorum. farklı araçlarla,  farklı yollardan gidip geliyorum işe mesela.
bazı yürüyorum sabahları caddeden caddeden işime. bazı otobüse-dolmuşa binip kalabalığa karışıyorum. yalnızlığıma iyi gelsin diye. ikisi de iyi oluyor. ama ben en çok yürümeyi seviyorum. bir de yorulmasam.
basit insanlarla uğraşıyorum bazen de. değmez biliyorum ama üstüne gelmeye görsünler bir defa. yalaka-çıkarcı-ispiyoncu ve yalancılar. dayanılmazlar. bilirsin. nerede insan orda bokluk hem. bunu da bilirsin. ama başka istanbul yok diyen dostlarım kazanıyor her seferinde. yok gerçekten. o yüzden hak-adalet-özgürlük bir dahaki sefere. söyledim ya, yürüyorum daha çok.
..
yürüdükçe insanların yüzünde kendi halimi görüyorum adeta. daha çok sabit pazar esnafının yanından geçerken görüyorum bu halimi. sayılabilecek derece azalmış dişlerinin arasındaki gülümsemesinde ama gözlerindeki hüzünlerinde en çok da. başka insanlar görüyorum sonra yol boyu. yürüyenler, koşanlar. köpek gezdirenler. ve cafe köşelerinde caka satanlar. bir elinde sigara, öbüründe doğal olmayan jest ve mimikler. onları görünce en azından ben dürüst davranıyorum diye avunuyorum. neysem oyum. hesapsız ve kitapsız. dahili ve harici.
bazen işte üzülüyorum yine de.
bazen bu da geçer diyorum.
durmuyorum. adımlıyorum sabah-akşam.
sonra yorulunca dolmuşa biniyorum. sanki göstermesem şoför durmayacakmış gibi her seferinde işaret parmağımla göstererek söylediğim durakta iniyorum dolmuştan. artık garip bir alışkanlık oldu bu durum. lakin sensörlü apartman ışıklarına hala alışamadım. apartmana her girişimde tam elektrik düğmesine basmak üzereyken çıt yanıyor her seferinde. ben mal gibi düğmeye bastığımla kalıyorum her akşam.

bir de saniyesine hepsini unuttuğum rüyalar görüyorum çokça. her seferinde o'nu yine görürüm diyorum. ama emin değilim gördüklerimin o olduğundan. ilk ve tek seferinde net görememiştim çünkü. var mı yok mu ondan da emin değilim açıkçası. adı üstünde hayal-et sevgili. yine de her akşam bir umutla yatıyorum. görebilirim diye. tıpkı bir gün o lanet olası sensörün çalışmayıp düğmeye basışımın boşa gitmeyeceğini umut ettiğim gibi.
.
M.F.Ö - bazen