30 Temmuz 2015 Perşembe

787

balkonda öyle mal mal oturuyorum. canım sıkılıyor. canım hep sıkkın bu aralar. hava "biraz rüzgar esse rahatlayacak ama.." kıvamında. esiyor da ara ara.  yanımdaki laptopta manuş baba çalıyor. bazen o'nu dinliyorum. bazen tam karşımdaki inşaatın gürültüsünü. arada da yan balkonda solo konser veren tipini sktiğimin kargasını dinlemek zorunda kalıyorum. sanıyorsun boğazlıyorlar manyağı. gaaaak gaaaaak diye kıçını yırtıyor geri zekalı. durdan susdan da anlamıyor hayvan. "olm diyorum bak gölgede 45 derece olmuş sen hala hipotenüsü arıyorsun. allah rızası için bi'sus. bak allahın adını verdim diyorum. kafa bu diyorum". anlamıyor hayvanoğluhayvan. normalde çok barışcı, boş zamanlarında saz çalıp türkü söyleyen bir insan olarak dayanamadım! şahin kesildim. sağ elimin işaret ve orta parmağını birleştirip boğazımı kesme işareti yaparak "bittin olm sen" demeye getirdim. akrabalarını çağırdı allahsız! sayamadım kaç karga olduklarını. ama oldukça kalabalıktılar. tepemde kuleden iniş izni bekleyen yolcu uçağı gibi şöyle üç-beş tur attılar. yalan yok, tırstım amk. erkekliğin o müzmin kuralı geldi aklıma hemen. sağ elimin işaret ve orta parmağıma bu kez içerden başparmağımla destek verip izci selamı ile kızılderililerin barış işareti karışımı bir hal verip zor uzaklaştırdım sadist manyakları.
.
o kadar gerilim, macera yaşadık lakin yine geçmedi canımın sıkıntısı. poyraz yahut karayelden esecek rüzgarı beklerken elimdeki telefonla oynamaya başladım. menüler, uygulamalar derken birden hesap makinası açıldı. karşımda üç haneli bir sayı.  787. düşündüm. çıkaramadım. ne zaman, hangi hesabı yaptım da bu sonuca ulaştım? bulamadım. lotoya, sayısala koysan almaz, milli piyangoya zaten dolmaz. bilemedim. çünkü ve zaten problemlerimi genelde kafamda oluşturup-çözen birisiyim. başkasının telefonuma ulaşma imkan ve ihtimali de olmadığına göre bu hesabı ben yapmış olmalıydım. ama 787? yok, hiç tanıdık gelmiyor. yaş problemleri için yüksek bir rakım. havuz problemi desem deniz mevsimindeyiz. üstelik rüzgar da esmiyor. kafayı yemek üzereyim. başka bir şeyler düşünürsem belki hatırlarım dedim. mümkün değil. nereye baksam 787. neye kulak kabartsam yedi-yüz-seksenyedi. kâh dinlediğim şarkının klibindeki sıra dışı şarkıcının saçlarında, kâh karşı apartmanın bina numarasında yahut gökyüzünde istanbul- dublin seferi yapan uçağın bıraktığı izde. hep 787. ama hep 787. sağdan sola 787, soldan sağa yine 787. bir anlamı olmalı. bir cevabı? bulamadıkça bunalıyorum. bunaldıkça şişiyorum. şiştikçe daha çok sıkılıyorum. hani nuri bilge'nin mayıs sıkıntısını verseler üste para verip benimkiyle takas ederim. o derece. öyle egosu yüksek bir sıkıntı. geçmiyor. gitmiyor. hava zaten temmuz normallerinin çok üstünde. öyle ki emre altuğ'a hak verecek , bilinçaltında o'na düet yapacak kadar sıcak. belli ki daha da sıcak olacak. nefes almak zor. diyelim ki bir şans anında aldın. vermek daha da zor. düşün, zincirleme iki eylemi yapamıyor insan. en azından ben yapamıyorum. misal şimdi balkondayım. rüzgar da deniz tarafından gelmeye başladı hafif hafif. şöyle diyorum, buz gibi, kütür kütür bir karpuz ne güzel olurdu. kime diyorum? kendime. dünyanın en oblomov, en ehlikeyf insanına. çünkü balkondayım. mutfak, sen de on üç adım, ben diyeyim yirmi üç adım ötede. lakin kımıldayamıyorum. oysa buzdolabındaki karpuzun varlığından dün akşam elimle koymuş gibi  haberdarım.  hayal bile edebiliyorum. dilimlediğimi mesela. çekirdeklerini ayırdığımı. dilimlerken kabuğunda kalan kısımları sıyırdığımı falan. fakat gidemiyorum. kabus görür gibi. serap gibi ya da. ama bir şey engelliyor, tutuyor beni.  tabi yaaa... allahın belası 787.  iki gün önce arızalanan buzdolabımın parça, işçilik ve kdv dahil faturası. yalnız/yediyüzseksenyedi.tl yazıyordu gelen fatura da. onu hesaplamıştım. bu ibnetorlar maddi hata süsü verip beni dolandırmasınlar diye. ohh be.. sabah beri içimi şişiren buymuş demek. bir de karpuz olaydı. şöyle buz gibi, kütür kütür. ama mutfak, ben diyeyim on üç adım, sen de on beş adım.
.
manuş baba - hep sonradan

26 Temmuz 2015 Pazar

otogar

yaklaşık 6 saat önce istanbul'a indim. - inmek nasıl bir kelimedir doktor! sanırsın bayrampaşa otogarına boeing 747 ile indim. hayır sadece 40 kişilik turuncu bir  travego ile indim. öyle derdi büyüklerimiz eskiden. "inince bizi mutlaka ara" genellikle unuturdum ben aramayı. onlar arardı. "indin mi?" diye.-
öyle indim işte büyük istanbul'un büyük otogarına. rutubeti, kalabalığı, gürültüsü kendinden menkul şehir sevmediğim bir akraba gibi hemen sarıp sarmaladı beni. elimde olsa dönmezdim. imkanım olsa direk bozcaada'ya kaçardım. biraz cesaretim olsa orada yeni bir hayat kurardım kendime. ama işte bu se-sa şart eklerinin beni hiç bir yere götürmeyeceğini biliyordum leş istanbul sıcağında. o yüzden yarım saat servis bekledim. on beş dakika yol gittik. döndük dolaştık. baktım sağımda-biraz aşağıda büyük istanbul otogarı olduğu gibi duruyor. hayır ben karşının çocuğu olduğum için pek bilmiyorum bu yolları. takside olsaydım şayet kafa göz dalmıştım şoföre "sen beni mi dolandırıyon lan amcamın çocuğu" diye. neyse ki beleş servisteydik. lakin ben yine de bi'bok anlamadım. o kadar km ve o kadar dakika yol gidip hala büyük istanbul otogarının çekim alanından çıkamamıştık. şey gibi hani; yüzmeyi yeni öğrendiğim zamanlarda bir arkadaşımı direk gibi sen burada bekle diye yanıma dikip kulaç atıyordum kendimce. kulaçları bıraktığımda bir arpa boyu yol alamadığımı görünce çamura yatıyordum. "yürüyor musun olm sen" diyordum. yemin ediyordu arkadaşım "ekmek musaf çarpsın sabit durdum lan" diye. servis aracı ile o kadar kulaç atıp aynı hizada olduğumuzu görünce otogarın yürüdüğüne kanaat getirdim bir an için. ama büyük istanbul otogarı adı gibi harbiden de bayağı büyükmüş. lakin işlevi berbat. söyleyim. allah düşmanımı düşürmesin. içeriden zaten karışık. yukarıdan daha bir karmakarışık gözüküyor. kafa zaten bin beş yüz. tam da işte o an bir şey farkettim. aslında epey zamandır farkındaydım da adı yoktu hissimin. kadının adı vardı. duygularımın yoktu.  ne vakittir büyük istanbul otogarı gibi karmakarışık içim. dışım. büyük istanbul otogarı gibi karmakarışık içim. dışım. he heyy  kime diyorum. beni dinliyor musunuz bayım? duygularım kontrolden çıkmış formula aracı gibi ardı ardına takla atmakta. emniyet kemeri takılı lakin sıkışmış. kımıldayamıyorum. ne ileri ne geri gidebiliyorum. düşüncelerin biri gidiyor, biri geliyor. ama ben hep olduğum yerdeyim. diyorum ki kaç vakittir büyük istanbul otogarı gibi karmakarışık içim. dışım. düşüncelerim gidiyor. biz gidiyoruz. ama otogardan bir türlü çıkamıyoruz. rüya mı,  nasıl bir kabus bu allahım diyorum kendimi çimdikliyorum. canım yanıyor. çıkardığım tuhaf sese şoför tepki veriyor. inecek mi var diyor? hayırlıysa şu otogardan çıksaydık diyordum. söylene söylene uyumuşum.
"amcamın çocuğu" uyandırdı. "birader servisin son durağı burası" dedi.
sonra işte sıcak değil de nem çok fenaydı. gölgede yüzde doksan falan. istanbul'a diyorum başarılı bir şekilde indim.  kimseyi aramadım. biraz uyum sağlayayım istedim. bir kaç toplu taşımaya daha bindim. eve geldim. markete alışverişe çıktım. kalabalığa karıştım. cadde kenarında bir cafede dolmuşları, geleni geçeni izledim. kalkmadan önce sigaramdan derin bir nefes çekip "hiç değişmemişsin lan istanbul" dedim. hiç değişmemişti gerçekten. tıpkı içim gibi. büyük istanbul otogarı gibi...
.
manuş baba - istanbul

yol arkadaşı

şehirlerarası yolculukları hep sevdim. gidilen şehirlerden ziyade yolları , yolda olmayı sevdim daha çok. ortaüç yazında kim bilir beni adam yerine koyup nasihat mı yoksa hasbihal mı ettiğini o gün anlamadığım dedem ; "mutluluğu hiç bir yerde arama evlat mutluluk gittiğin yoldur" dediği için bu kadar benimsemişimdir belki de.
cam kenarından izlenen tarlalar, meyva bahçeleri, köylülerin bizim gibi şehirlillerinkine hiç benzemeyen, hayatın her zerresinin hakkını vermeye çalışır dingin hareketleri, mola yerleri, mola yerlerinde içilen kimi geçmiş kimi geçmek üzere demli çaylar, ne idüğü ve ne dedüğü belirsiz ama belli bir vakit ayrı kalınca hep özlenen anonslar, ani bir frende uyku sersemi ne olduğunu anlama çabaları, sabaha ve güneşe karşı şoförün sevdiği türkülerle uyanmak diyorum. çok güzel şeyler.
hele bir de sıkı bir yol arkadaşın olursa yannda yol=mutluluk=yüksek doz ölüm demekti benim için. o yüzden hep dikkatli seçmişimdir yol arkadaşlarımı. ve yine bu sebeple az ama özdür arkadaşlarım. planlamamı iyi yapmıştım. ayfer tunçla gidip zarifoğluyla dönecek bir haftalık arada da üçyüzoniki sayfalık nermin yıldırımla vakit geçirecektim! lakin ve heyhat "hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi" ayfer hanım ve zarifoğlu daha gidiş yolunda yalnız bıraktı beni. her ihtimale karşın yanıma aldığım tomris uyar'da dönüş yolundaki ilk mola yerinde beni bırakınca mısır çarşısında kaybolan çocuk gibi ağlamaklı oldum birden. uyanık muavin ters giden bir şeyler olduğunu anladı.
-iyi misiniz beyfendi dedi
bozuntuya vermedim. metin ve kendimden emin bir sesle uğur polat'ı hem takdir hem taklit ederek
-yok bi'şey. siz bana bi'su verin lütfen dedim
-hemen veriyorum abime bir su dedi sanki üste para alacakmış gibi bir neşeyle. ama ben bu neşeli günler atmosferinden çok bir anda makas değiştirip ikinci çoğuldan ikinci tekile oradan da birader-kanka ekolüne yürümesine şaşırdım.
o suyu getirene kadar kalan üçyüz kilometrede ne halt edeceğimi düşündüm. çok fazla sürmedi bu kukumav hallerim. zira walk away diyordu tom waits kulağıma kulağıma. ne vakittir şöyle etraflıca dinlemediğimi farkettim tom kardeşimi. listeme baktım. altı adet şarkısı beni bekliyordu. hemen oracıkta altı şarkılık mini bir tom waits albümü yaptım kendime. o sırada acar muavin suyumu getirdi. 
-vazgeçtim. kahve istiyorum ben dedim.
ben olsam suyu kendimin kafasından aşağıya dökerdim. ama bir seyahat dergisinde okumuştum. şoförlerle birlikte, muavinler de bir dizi psikolojik testten geçiyorlarmış. 
dişlerini sıkmadan, gayet insanca gülümsedi ve
- hay hay hemen getiriyorum efendim. sütlü mü sütsüz mü olsun kahveniz dedi
benim kafam mı yoksa muavinin kafası mı iyiydi yahut ikimizde mi kötüydük anlayamamıştım
- sade olsun tom waits başka türlü gitmez çünkü dedim
-efendim dedi
tam zttt erenköylük bir ambians oluşmuştu ama psikolojik testlerden geçiyorlardı. biliyordum.
- sade dedim, dedim.
- hemmen sade bir kahve abime dedi
kalan yolun yirmibeş kilometresini bu dengesiz muavinle yemiştim. daha gidilecek ikiyüzyetmişbeş km vardı. ve benim bir karar vermem lazımdı. bunun için adaylar tom waits ve yazmaktı.
ikisi bir aradayı seçtim. ve tom waits dinlerken bunları yazmaya başladım.
.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

sevda tepesi

sabah altı kırkbeşte biraz da  çekinerek girdim çarşaf gibi denize. kara canlılarından iki türlü yafta yememiz hem muhtemel hem kesindi. zira koca sahilde bir ben, bir onbeşmetre ötemdeki abi, bir de balıklar vardık. gece mesaisinden dönen genç ve orta yaşlı güruh "sabah sabah deli mi skti olm" bakışı atarken  ekseri yaşlı bey amcalar "aferin, evlat işi biliyorsunuz" nazarıyla baktılar bize. dedem rahmetli; "deniz, insanı acıktırır evlat" derdi. sahiden acıktırıyor. yalnız ve sadece fiziksel değil duygusal olarak da acıktırıyor.
çabucak girip çıkmıştım denize. vücudum güneşle hem hal olurken müziksiz olmazdı. işte tuzlu su etkisi tam da bu noktada devreye girdi. iyot kokusu, hafif esen rüzgar, kıyıya vuran dalgaların sesi, güneş ışığı, kum, engin deniz, ufuk çizgisi. fail hangisiydi bilmiyorum ama beynindeki nöroşirürjik dalgalar bir anda teyakkuza geçti. önce bir film şeridi gibi tamama ermiş ve ermemiş tüm aşklarım geçti gözümün önünden. sonra elim telefonumdaki slow-isimli listeye gitti. şarkıların her birinin her bir aşkımla ayrı hatırası vardı. eksiği yoktu. yaraya tuz değil kezzap dökmüştüm resmen. üstelik hepsi de türkçe sözlü. galiba en son sıla söylerken kaybettim kendimi.  "vur kadehi usta" demişti de ne kadeh, ne usta vardı sabahın yedisinde. o kafayla denize vurdum ben de kendimi. bu kadar acı bünyeye fazlaydı. çok fazla. o kadar ki artık yaşayamazdım. lakin yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey vardı; yüzme biliyorsan, ekstra ağırlık olmadan denizde ölemiyorsun. bir hışımla karaya çıktım. şöyle etraflıca bir baktım, karada da adam akıllı bir ölüm yoktu bana. tren. tabi ya dünyadaki tek tesellim. raylar geldi aklıma dahiyane bir şekilde. tezer özlü'de çok severdi evet.  kendimi tebrik ettikten sonra köşede, buranın yerlisi olduğuna kanaat getirdiğim manava selam sabah faslını bay pass edip direk alıcı formunda sordum;
- tren yolu ne yana düşer usta
- cumhuriyetten beri tren gelmez te be buralara
- cumhuriyetten önce gelir miydi ki dedim
- onu muhtara sorcan be
anlaşılmıştı. karada, denizde ve demiryolunda bana ölüm yoktu. tek çare olarak hava deneyimi kalmıştı. fakat yükseklik korkum vardı. ölümden değil ama yüksekten ölesiye korkuyordum. 
....
kendi sıkıcı filmimin hem yönetmeni hem oyuncusu gibiydim sabahtan beri. terk-i diyar için kara-hava-deniz-demir tüm ulaşım yolları denemiş fakat ölüme ulaşmaya bir türlü muvaffak olamamıştım. önce beckett'a sövdüm. yenil yenil nereye kadar amk. dedim. bozuk saat bile günde iki kez... 
uzatmadım. beckett'dan çıkıp tam masumiyet'in bekir'ine bağlanmak üzereyken "suzan defter" hikayesinde bir defter ve üç beş kurşun kalem karşılığında ölümle anlaşma yapan ekmel bey düştü hatırıma.
geri döndüm hemen. az önce tren yolunun tarihçesini anlatan manava kırtasiyeyi sordum bu sefer.
-ikinci soldan sonra sağa dön te karşında dedi
teşekkür edip manavdan ayrıldıktan bir kaç dakika sonra elimle koymuş gibi buldum kırtasiyeyi.
 yaşına oruzbeş ile kırk arasında herhangi bir rakam yakıştıramadığım, kısa sarı saçlı, güleryüzlü bir kadın istanbul esnaflarında görmeye alışık olmadığım bir müşteriperverlikle , dışarıdaki havadan daha sıcak karşıladı beni. hani biraz gülebilseydim şayet içtiği çaydan da ikram ederdi eminim. ve ben buna hayır demezdim. hatta o'na tehlikeli şiirler okur, sevdiğim yazarlardan, müzik gruplarından, bilhassa oi va voi 'den ve ladino song'dan bahsedebilirdim. biraz insan olabilseydim şayet.
fakat dışarıda yumurta pişiren sıcağın aksine dondurulmuş hazır gıdalar gibiydim. beş metrekareyi haddinden fazla soğutabilecek 7.000 btu'luk klima etkisinde, son derece soğuk ve basbariton sesle bir harita metod ve bir kaç da pilot kalem istedim. gereksiz soru- cevap alışverişini engellemek için de harita metodun 4 ortalı , kalemin de mavi olmasını özellikle ekledim.
sarı saçlı, başka bir arzu olup olmadığını sordu köydeki diğer samimi ve ilgili esnaflar gibi.
-var ama siz çözemezsiniz dedim.
-efendim, anlamadım dedi kibar esnafımız

içimden konuştuğumu sanıyordum. iç ses ayarlarımın 40 yaş bakımının geldiğini işte o zaman anladım. ama ve nasılsa artık  ihtiyacım olmayacağı için fazla üzerinde durmadım. sadece toparlamak için;
-buralarda dedim hem bir şeyler içebileceğim, hem de yazabileceğim sessiz, sakin bir yer biliyor musunuz ?
-sevda tepesi dedi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
dışarının gavur öldüren sıcağı ile 25 btu'luk klima soğuğu bu beş metrekarelik küçücük dükkanda aynı anda çevremi sardı. aynı saniye içinde hem terleyip hem üşüyebilme beceresini gösterebilen ender insanlardan biriydim artık . üstelik bu saniyelerin sayısı her geçen salise artıyordu. o naçiz iki kelimeden sonra soğuk ve sıcak sıfatları korelilere taş çıkartacak biçimde beynimde masa tenisi oynamaya başladılar. 
bir sıcak bir soğuk bir sıcak bir soğuk bir sıcak bir soğuk bir sı....
sabahtan beri yaşadıklarımın gözümün önünden o meşum film şeridi gibi geçtiği yetmezmiş gibi bir de gönlümün tam orta yerinden tören mangası eşliğinde geçmesi kayışın atmasına çoktan yeter şart teşkil etmişti.
artık nasıl baktıysam sarı saçlıya ya da ne zaman bayılıp ne vakit ayılmışsam. esnaf iskemlesinde tuzlu ayran içerken buldum kendimi. yalnız bir değil iki sarışın vardı karşımda. "yaşadıklarım çok ağır geldi alllahım şaşı oldum" diye tam yaygarayı koparacakken sarı saçlarından kimin suçlu olduğunu bilmediğim kısa saçlı şaşkın bakışlarımın cevabını en hazır haliyde önüme sundu;
- nermin hanım eczacımızdır. siz birden bayılınca telaşlanıp o'nu çağırdım. tansiyonunuz düşmüş. şimdi daha iyisiniz ya dedi
-iyiyim. size de zahmet verdim gibi bir şeyler geveleyip karizmayı çizdiren bu müşkül durumdan bir an önce kurtulmak için kapıya yöneldim
- beyfendi defteriniz diye yetişti ardımdan bizim sarı saçlı
- sağolun diyerek küfreder gibi çektim defter ve kalemlerin olduğu poşeti

tam çıkmak üzereyken
bizim kısa, sarı saçlı, zeki, son derece kibar kırtasiyecimiz
- ama sevda tepes....

sonrasını duymadım. 
bayılmışım.
..






21 Temmuz 2015 Salı

kıyılar kalabalık, açıklar tam benlik

kara tarafından marmara'ya, deniz tarafından ege'ye bağlı melez bir sahil beldesindeyim. denizin en kenarında. insanların en uzağında. denizi seviyorum. insanları değil. onları sadece izliyorum. ki bunu da kendi menfaatim için yapıyorum. hani çok merak edip nasıl bir menfaat bu dersen dizi delik pantalon verip karşılığında leğen almak gibi bir şey derim. ama asıl mesele bu değil. hem bunlar deniz kenarında konuşulacak mevzular da değil. çünkü konuşmamız gereken daha biçimsel sorunlarımız var.  hani ortaüçte yahut lisebirde şablon cetveller vardı. en üstte harfler, altında rakamlar ve nihayet en altta geometrik şekiller olan. sıralama yanlış olabilir. ama ekserıyetle turuncu olurdu bu cetveller. şimdi bir kıyıdaki "rio de janerio kalabalığına",  bir denizin görebildiğim en uç, en koyu mavisine bakarken birden bu turunculuk yansıdı beynime. tatil deyince çünkü deniz kenarına koşuyoruz en erken  ,  en bol taksitli rezervasyonlarla, uzmanlar söyleyince sabah ondan önce, akşam onaltından sonra güneşin altına yatıyoruz, tüm uyarılara rağmen en çok mübarek bayram tatillerinde ölüyoruz.  keza deniz kenarlarında önce üşüyor sonra alışıyor en sonunda boy veriyoruz "su çok güzel gelsenee" dediğimiz arkadaşımız için. klişeler bozmuyor bizi. bilakis daha çok motive ediyor bir sonraki "selfiler" için. turuncu şablonumuzu bize kim , nasıl verdi de biz bu kadar kolay kabullenip içini bu kadar hoyrat dolduruyoruz. yahut gölümüze kim hangi mayayı nasıl çaldı da bu kadar kolay tutuluyoruz? bilmiyorum. doğrusu bilmek de istemiyorum. çünkü artık hepimiz truman'ız!
candan'ın çok sevdiğim bir şarkısı var. şöyle diyor orada ;
"ya dışındasındır çemberin
ya da içinde yer alacaksın" 
sanırım her ikisini de reddeden bir uyumsuzum ben. ya da her iki yerde de olmayan çalışan bir huysuz.
şimdi mesela; güneşin alnında öylece bekliyorum. sanki bir şeyler olmasını bekler gibi. ama ve aynı zamanda o bir şeylerin olmayacağını bilir gibi bekliyorum. iyot kokusu, fransızca şarkılar ve deniz bu kadar güzel olmasaydı böyle beklemezdim elbet. yine de bu dünyada en güzel yaptığım şeyin beklemek olduğunu düşünüyorum bazen. çünkü çok güzel beklerim. söylemiştim. bir de çok güzel çay demlerim. beklerim!





19 Temmuz 2015 Pazar

descartes ben senin ta.....

uyku tutmadı.  karga bokunu yemeden kalktım yine.  tabi bu erken kalkışta  psikopat bir güvercine denk gelmemin etkisi büyük. sabah sabah kara şimşek'in kit'i gibi doo do do doo do do doo do do diye kükreyip durdu, beynimi skti pezevenk. zaten canım sıkkın. canım hep sıkkın bu aralar.  bir şey arıyor gibiyim. geçmişten ya da gelecekten. ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. fakat nasıl bir şey olduğunu söyleyebilirim. huzur verecek bir şey... bir şey. bir şey... ama ne?
aslında iyi kullanabilsem fevkalade bir alışkanlık bu erken kalkmalar. ama bu dört duvar sıkıyor beni. tıpkı bir süredir dünyanın boğduğu gibi. eylemsizleştiriyor. bir vakit öylece tavandaki su lekelerini izledim. sonra balkona çıktım. lakin balkonda en fazla beş dakika oturabildim.. hemen içeri girdim. çünkü tezatlarla dolu her şeyim. içeride sıcaktan bunalıyorum. dışarıda üşüyorum. iki saat sonra yine o üşüdüğüm balkondan yazıyorum bak şimdi. ama artık üşümüyorum. çok fena özlüyorum. neyi? emin değilim. belki lise üçü. belki üniversite dördü. ama asla başı ve ortasını değil. çünkü ben mutlu sonları severim. ama en çok seni. bunu biliyorsun.
lakin bir insanı sevmekle başlayıp bitmiyor işte her şey. bunu da en iyi yine sen biliyorsun. çünkü insan unutulmuyor. aşk tamama ermemişse tükenmiyor. yaşıyor bir yerlerde. ama acıtıyor. çok acıtıyor. kağıt kesiği gibi sızlatıyor. sayfalarca yazıyorsun bazen ardından, okuyorsun. beğenmiyorsun yazdıklarını. ne kadar ağlak, güçsüz oldum diyorsun. gururla ile arzu, kibir ile özlem, kalbinle beynin bilek güreşine tutuşuyor. her halûkarda kaybeden sen oluyorsun. siliyorsun sonra satırlarca. dün mesela, önceki hafta, geçen ay ve bir yıl önce içimdeki seni öldürmek istedim hep. yapamadım. çünkü ben katil değildim! lakin içimdeki senle dışımdaki yokluğun birlik olup her gün öldürdü beni. ufaladı. küçülttü. ezdi. nüksetti. ağrıdı. sızladı. içli bir şarkı gibi yaktı. pişman mıyım peki? değilim elbet. yine severim, hep severim, zaten seviyorum.

son tahlilde; seni özlediğim zamanların haricinde daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum sevgilim. misal iki etimeğin arasına hem zeytin ezmesi hem krem peynir sürüyorum. ki hiç yapmadığımdı. bugün, 'artık' hayatımın elementlerinden biri olan pazar alışverişinde, marketin birinde bon jovi çalarken istedim bunu yapmayı. yaptım da. öte yandan bir müzik aleti çalmayı hep istiyordum zaten. artık vurmalı mı olur üflemeli olur bilemiyorum. bunu zaman gösterecek. ama hâlâ ıslak hamburger yemedim mesela ve kızarmış dondurma. söz verdim. yapacağım. yaparım bilirsin! yalnız şu özlemek fiiliyatının yürekteki tahribatını nasıl yapacağız, hangi koalisyonla onaracağız? işte onu bilemiyorum cinaslı kafiyem. işte onu bilemiyorum. 
 bildiğim ; sesini kentsel dönüşüm işçilerinin gürültüsüne katık ettiğim gaye su yine çok duygulu okuyor. o'nu dinliyorum. o söylerken ben gelecek yazı düşünüyorum. oysa düşündüklerimden anladığım hiç bir şey yok. sadece düşünüyorum.  belki bir sonuca var'ırım...
.
gaye su akyol - zaman asla affetmez

18 Temmuz 2015 Cumartesi

1985


15 kasım 1985 yazıyor fotoğrafın arkasında.

on beş ka sım bin dokuz yüz sek sen beş
on beş ka sım bin dokuz yüz sek sen beş
on beş ka sım bin dokuz yüz sek sen beş
on beş ka sım bin dokuz yüz sek sen beş
on beş ka sım bin dokuz yüz sek sen beş
...
yok bulamıyorum. hafızamın dehlizlerinde o güne ait hiç bir şey yok. 1985'den tek aklıma gelen beşiktaş'ın averajla kaçan şampiyonluğu ve aynı anda kırılan gözlüğüm. kayıtlarda başka veri yok. o da gözlüğüm kırıldığı için mi yoksa "balta" şekerbegoviç 2-1 önde olduğumuz maçta karşı karşıya pozisyonda topu "kova yaşar"ın ayaklarına nişanlayıp bizi şampiyonluktan ettiği için mi aklımda kalmış emin değilim. belki birinden biri olmasaydı 85'e ait hiç bir şey hatırlamazdım. ya da ve belki o zaman on beş ka sım bin dokuz yüz sek sen beş'i hatırlardım. kim bilir? ben bilmiyorum.
elimdeki fotoğrafta iki adam, sekizi boş, ikisi dolu tam on çay bardağı var. ortada ise beyaz bir masa. masanın etrafında kahverengi, formika sandalyeler. adamlardan birisi babam. yanında da iş arkadaşı var. babamın arkadaşı gözlüklü, esmer bir adam. bıyıkları da var. babamın da var. benim yok. ama konumuz bu değil. arkadaşı babamdan yaşlı gözüküyor. muhtemelen babam ona abi diye hitap ediyor.  ikisi de objektife odaklanmış. belli ki fotoğrafı çeken abi, önce malum klişeyi sonra da flaşı patlatmış çekiyooruuuuuuum diye. babamın arkadaşı gayet rahat. iki sandalyeye uzun oturmuş. sağ dizini ikinci sandalyede kırmış, sol bacağını dümdüz uzatmış ve sol eliyle de masanın üzerindeki dolu bardağı tutmuş. babamsa hazırlıksız yakalanmış gibi. tam çay bardağını ağzına götürdüğü esnada çıkmış fotoğrafta. ama bu o'nu benim gözümdeki dünyanın en güzel çay içen adamı unvanından alıkoymamış. bilakis belki de tüm zamanların en güzel çay içişi bu. sırtını krem rengi yahut artistik adıyla şampanya renkli duvara vermiş çay içiyor. bardak sağ elinde. sol dirseğini yanındaki sandalyeyle desteklemiş. elini ise yumruk şeklinde tutup başına yastık yapmış. o yumruğu hatırlıyorum ben. gökhan keskin yaradana sığınıp otuz metreden atletico bilbao'ya gol attığında sevinç yumruğu olmuştu. o yumruğu diyorum çok iyi hatırlıyorum. yüksek giriş evin balkonundan sergei bubka misali sırt üstü uçarken beni yukarı çeken "süperman"in yumruğu o yumruk.  o yumruğu hatırladığımı söylemiş miydim? cağaloğlunda bir esnaf lokantasında yenen yemek sonrası hesabı ben ödeyeceğim grekoremeninde mehmet amca'ya el ense çeken yumruktu o yumruk. fotoğraf diyordum. babam düşünceli gibi ama değil. çayı yudumlayışı ve objektife bakışı daha çok kararlı, tüm sorunlarını aşmış, dingin bir adamın varlığını işaret ediyor. sanki bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi bugün ilk kez gördüğüm bu soluk fotoğrafta. boğuk, sigara kokulu sesini duyar gibiyim şimdi. babamı diyorum. çok özlüyorum.
.
francoiz breut - km 83

17 Temmuz 2015 Cuma

taci ağabey

şu hayatta rolleri vardır herkesin, bilirsin doktor. rollerimiz, oynarız malum. kimileri doğuştan yeteneklidir rolüne. dolayısı ile hayata da son derece hakimdirler. sorun yoktur onlar için. benim gibiler ise adapte olmakta sıkıntı çekerler hep. çocukluk, ilk ve son gençlik, orta yaş yılları sorunludur hep. rahat edemezler hayatta. en başta kendileri olmak üzere kavgalıdırlar hep hayatla.
ama taci ağabey öyle değildi. biliyorsun rezil bir ortancaydım ve abim yoktu benim. abi diye benimsediğim tek insan taci ağbi. hayata dair umudum. idolüm o benim. futbolda marco van basten'im. sinemada nuri bilge ceylan'ım. müzikte yann tiersen'im. romanda yusuf atılgan'ım. çok kitap okur. bir o kadar film izler ama az, ama öz konuşur. düşün, radyo dinlemeyi seven cep telefonu sahibi olmayı istemeyen nev-i şahsına münhasır bir adam.  çocuk da istemedi. yok hayır sorumluluktan kaçtığından değil. bilakis başta çocukları olmak üzere insanları severdi. ama işte dünya halleri bilirsin. öyle bir dünya, öyle bir hayat ki yerkürenin bir ucuna savurdu taci ağabeyi bundan bir kaç kış kadar önce. kimseyi istemedi havaalanına gözyaşlarını görmeyelim diye. böyle de ince ve içli adamdır. tavlada bileğini bükemezsin ama yufka yüreği çabuk kırılan naif bir istanbul beyefendisi. aradım bayram münasebetiyle avustralya'yı. 

-yok dediler. 
-ne zaman gelir dedim.
-artık hiç gelmeyecek dedi ağlamaklı bir ses doktor. inanır mısınız?
ben inanmadım.