29 Haziran 2015 Pazartesi

masmavi

şimdi adını yazmaya utandığım salak bir şarkı var dilimde. nereden musallat oldu bilmiyorum. sabah onunla uyandım. kadıköy'e onunla indim. balık pazarından yukarıya çıktığımda hâlâ peşimdeydi. sırnaşık bir kedi gibi tıpkı. kovuyorum gitmiyordu. başka şeylerle ilgilenirsem unuturum dedim. gördüğüm ilk kitapçıya girdim. kararlı adımlarla kasadaki görevliye giderken önceden alıp da daha okumadığım kitaplar aklıma geldi. aniden durdum. kasadaki görevlinin şaşkın bakışları arasında sert bir u dönüşüyle kapıya yöneldim.  fakat bu kez de görevliye ayıp olur diye durdum, sanki özellikle aradığım bir şey varmış gibi çok satanlar tezgahında bir iki kitaba baktım, öyle çıktım. dışarıda hava ha patladı ha patlayacak kıvamdaydı. öyle ki; sonucu birbirine üstünlük kurma çabasında olan soluk güneş ve bulutlar belirleyecek gibiydi. lakin güneşin bu sefer hiç şansı yoktu. hem yağmurda ıslanmak keyiflidir ama şimdi değil, şimdi değil. almam gerekenleri çarçabuk alıp koşar adım durağa yöneldim. ilk gelen otobüse atlayıp tam akbilimi basmıştım ki...
kabusum geri döndü.
yıllardır biiir özleemdi.......
.
son çalan şarkı : ışın karaca - mavi mavi

27 Haziran 2015 Cumartesi

balkon

yaklaşık kırk dakika sonra güneş köşeyi dönüp burayı sıcaktan oturulmaz hale getirecek. en son böyle işsiz ama kaygısız bir şekilde ikibinoniki yazında oturmuştum bu balkona. öğleye kadar sokaktan gelip geçen insanları öğleden sonra da spartacus izlerdim dört bölüm üst üste. bugün değişen tek şey takvim yaprakları ve dizi isimleri. ama bu iyi mi yoksa kötü mü bilemedim şimdi. bildiğim bir sartre bulantısıyla  kafka'nın dönüşümü arası gel-gitlerimin ve kayıtsızlığımın devam ettiği. şikayetçi miyim peki? belki biraz. lakin beni asıl yoran seçim yapmak zorunda hissetmem. neden? ama neden? bugün iki saat arayla gelen iki iş teklifini de kabul etmedim götüm kalkık bir şekilde. hayır reddetmenin dayanılmaz hafifliğinden keyif aldığımdan değil gerçekten istemediğim için kabul etmedim. ve sahile gittim. bir saat kadar denizi dinledim. ama hiç bir ipucu vermedi pezevenk. hakeza kuşlar da öyle. oysa bu hayatta en sevdiklerimdi. fakat hiç vaktim kalmadı bayım. bir seçim yapmalıyım. yoksa öleceğim. vallahi öleceğim!
.
son çalan şarkı : sezen aksu - kaçırıcam seni

26 Haziran 2015 Cuma

sonsuzluk ve bir gün

beynimin içinde dönen ferdi tayfur şarkısı eşliğinde çok erken kalktım bu sabah. erken dediysem kargalara denk. balkona çıktım. üşüdüm. içeri girdim, bunaldım. ferdi hep aynı nakaratı söylüyordu kafamın içinde. dağıtmak için radyo voyage'ı açtım. pencereyi kapattım. pessoa'yı elime almadan telefonu şarja taktım. daha ikinci sayfada pessoa'yı fırlattım. zarifoğlu'na baktım. bakışlarıyla adeta "bugün bulaşma bana" dedi. tezer özlü sessizdi yine. ama çok güzel gülüyordu. radyoyu kapattım. telefonun şarjına baktım. geri oturdum. sessizlik canıma tak edince kalktım berbere gittim. iki senedir aynı berbere gitmeme rağmen son iki ayda üçüncü kez yaşımı sordu. söyleyince de "oo maşallah hiç göstermiyorsun hocam" dedi üçüncü kez. bir şey demedim. samimiyetsizce güldüm sadece. işimi sordu. bir şeyler geveledim. sıkıldım. süvari birliğinin komutanı gibi sağ elimi yukarı kaldırıp "bu kadar yeter" dedim. "saçını yıkayalım abi" dedi. "gerek yok eve gideceğim zaten" dedim. eve gitmedim. kırmızı ışıkta karşıya geçtim. bir taksici hafif çapta küfür etti. döndüm, "mübarek gün yakışıyor mu?" dedim. özür diledi. kabul ettim. dönüp markete girdim. eskiden arabayla, müzik eşliğinde o daracık reyonlar arasında dolaşmayı ne çok sevdiğimi hatırladım. denedim, o duyguya giremedim. dışarı çıktım. yeşil ışığın yanmasını beklerken iki minibüse kaşlarımla yok işareti yaptım. yeşil yanınca karşıya geçmekten vazgeçtim. haluk bilginer'in masumiyet filmindeki muhteşem bekir tiradı düştü aklıma. usul usul minibüslerin aksine yürümeye başladım. çok güzel bir kadına rast geldim. cemal süreya'nın bir dizesini anımsadım. mırıldandım da. ama kadın anlamadı. galiba turgut uyar seviyordu. 
.
son çalan şarkı : eternity and a day

17 Haziran 2015 Çarşamba

cüneyt arkın game of thrones'da oynasın

jon snow ölmüş diyeler
üç gün sonra duyaram
senarist ben senin ...
şöyle garip bencileyin!

ned stark'ı giyotinlediler
iplemedik
robb'u okladılar
sklemedik
şimdi de jon'u hançerlediler
           -senarist, anladın sen onu -

oysa malkoçoğlu olaydı böyle mi olurdu
yedi düveli dize getiren yedi krallığı da fetherdi
kış tepesi, kara kalesi bir uçan tekmeye biat ederdi
cersei, khaleesi aşkından bitap düşerdi

mithad der ki; ey halkım
bırakın feneri, cimbomu ve koalisyonu
bunların hepsi küffarın oyunu
yeni sezonda çare; malkoçoğlu 


son çalan şarkı  : game of thrones

refleks

sözler veriyorum kendime. daha üzerinden yirmidört saat geçmeden bozuyorum hepsini. vazgeçilmez bir tiryakilik gibi haftanın tek günleri hep aynı cafeye geliyorum. aynı yere oturup hep aynı şeyleri yapıyorum. son zamanlarda hayatımdaki tek istikrar bu. ama ve her seferinde bir dahaki farklı olacak diyorum. olmuyor. çünkü geçmişimi çok özlüyorum. misal bundan tam onaltı haziran öncesi ne güzeldi. ama sonu kötü bitti. ben yine de geleceğimi iplemeyip gelmişimi ve geçmişimi çok özlüyorum. fallara belki bu yüzden hiç inanmadım. ama ve belki yine bu yüzden hayatımda ilk kez dün gece kahve falı baktırdım. bir arkadaşımın arkadaşı için bu işte çok iyi demişlerdi daha önceden. ama dün ben iyi değildim. 
- içtiğim kahvenin fincanını tersine çevirip adeta burnuna dayayarak e hadi bak o zaman falıma dedim.
-bugün günümde değilim dedi.
- zorlama öyleyse siktiret. benim de çok matah bir hayatım yok zaten dedim. durdu önce şöyle bir yüzüme sonra falıma
baktı ve Özetle;
-bir döngünün içinde bekliyorsun, arkanı dönüp gitsen önün çok ferah aslında dedi.
doğruydu dediği; aslında yıllardır bir döngünün içinde debelenip duruyordum. uzunca bir süre boşvererek, bazen kendime üzülerek ve çokça kelimelerin içini oyarak hafifletmeye çalıştım bu durumu. şimdi her pazartesi-çarşamba ve cumaları bu cafeye geliyorum. her geldiğimde mutlaka yazıyorum. belki yazmak için elimde kalan tek sebep bu cafe.. sözler verip tutmamak için. dinlediğim şarkıları gelip geçen insanların yüzünde okumak için. ve belki siktir olup gitmek için...
.
son çalan şarkı: duman - öyle dertli

16 Haziran 2015 Salı

geniş zamanlar

anlaşılmak herkesin harcı değildir sevgilim. anlamak da. beni yazdıklarımdan tanıyamazsın. denedim çünkü ben de tanıyamadım kendimi yıllardır. oysa kibri, hardalı, gürültüyü sevmem. cumartesileri, romantik komedileri ve güneşi severim. ama en çok da fransızca şarkıları, iskandinav sinemasını, türk edebiyatını ve çayı seviyorum. hani kafiye olsun diye değil ama bir de aylaklığı çok seviyorum.  şimdi mesela cadde üstü bir cafede oturuyorum. malum haziranı yarıladık. her yer haddinden fazla sıcak. yaprak kımıldamıyor. ben göksel dinliyorum. sonra insanları izliyorum. ve çay içiyorum. ama sigara değil. kahve değil. çünkü en çok çayını seviyorum bu dünyanın. bir de sevdiğim ve bildiğim şarkıları mırıldanmayı. biraz rüzgar estiğinde göksel'e eşlik ediyorum misal. ve fakat etrafımdakilerin sert bakışlarından sesimin kötü olduğunu anlayıp hemen susuyorum. iki buçuk aydır çantamda sefil olan emrah serbes kitabını açıp iki cümle okuyorum. aklıma alakasız başka bir şey geliyor. iştahla yazmak istiyorum. kitabı bırakıyorum. kalemim var ama kağıdım yok. kitabın son sayfasındaki krem rengi boşluğa yazıyorum. başta çok hoş görünüyor yazdıklarım. ilkokul beşte çünkü güzel yazım beş üzerinden beşti. belki ondandır diye düşünüyorum. yazdıklarımı bir daha okuyunca biraz saçma, biraz fantastik, haddinden fazla romantik buluyorum. hiç düşünmeden, bir hışımla sayfayı kitaptan ayırıyorum. çöpe de atmıyorum. cebimde saklıyorum. belki bir gün sana okurum diye.. 
.
son çalan şarkı : göksel - açık yara

10 Haziran 2015 Çarşamba

sevgili albayım

insanlar mutsuz albayım! sanırım ben de mutsuzum. ama aslen çanakkaleliyim. mutsuzum çünkü; üç çocuklu bir ailenin ortancasıydım. ve ailenin çekirdek olamamasındaki tek suçlu bendim sanki. ablam ilk göz ağrısıydı ailenin. benden sekiz yaş küçük kardeşim de sevimli afacanıydı. bense ortancasıydım. ortada kalmıştım. ve tabi bütün angarya işler de bana kalmıştı. ortanca olmak ne pis bir şeydir bilir misin albayım?
bunalıyordum. isyan ediyordum zaman zaman. ama güzel şeyler de yok değildi hayatımda. özlem vardı mesela. sarışındı. çalışkandı. yeşil gözleri vardı. rengarenk boya kalemleri ve renkli çizgi romanları vardı bir de. görsen tıpkı encıla merkel'in çocukluğu. üstelik skarlıt yohanson'un gençliği ve muhtemel culya rabırts'ın yaşlılığı olacak fizikteydi gelecekte. fatih'in istanbul'u fethettiği yaşta çok daha güzel olacağını ikimiz de biliyorduk ayrıca.
işte bir tek o anlıyordu beni. öyle sanıyormuşum. meğer kendimi aldatıyormuşum. bir gün yine aile içi angaryalardan, asgari harçlıkla çalışan öğrenci muamelesinden bunaldığım bir akşamüstü;  "kaçalım buralardan, hayallerimizi gerçekleştirmeye gidelim aşkım" dedim.
-saçmalama mithad. biz daha çocuğuz ve orta bire gidiyoruz" diye merkel'leşti bir an da genç sevgilim. hızını almış ve freni tutmayan her kadın gibi devam etti.
-hem ileriye dönük kariyer planlarım var benim dedi.
özlemim, hasretim, katmandu çiçeğim, leblebi tozum, pamuk helvam, atlas okyanusundaki yosunum, aşk pusulam gibi bildiğim ve bilmediğim sevdiği ve sevdiğini düşündüğüm tüm iyi niyet sözlerini döşedim yollarına.  bir gül dökmediğim kalmıştı. param olsaydı onu da yapardım. ama nafile! o anlayışlı, anaç, sevgi dolu ve üstün sezgilerle donatılmış kadın gitmiş yerini oldukça küresel, kapitalist dünyanın çarklarına kendini teslim etmiş bir amazon kadını gördüm yosun yeşili gözlerinde. dünyam başıma yıkıldı. ezberimde olsa bir ferdi tayfur şarkısı patlatmam içten bile değildi. ama seksen sonları doksan ortaları çocuğuyduk biz ve repertuarımda sadece hadi yine iyisin tayfun vardı. lakin ben hiç iyi değildim doktor. hiç iyi değil. çünkü mutsuzdum. üstelik incir reçelini de sevmezdim. konu niye buraya geldi bilmiyorum ama hâlâ da sevmiyorum. işin doğrusu reçel sevmem ben. hem şu hayatta sahip olduğum pek bir şey yok piti kareli not defterim ve eskiz kalemimden başka. aslına bakarsan bir kedim bile yok doktor. beni anlıyor musun?
içmdeki iflah olmaz hayvan sevgisini her sabah pencereme konan martı ile telafi ediyorum. adı benjamin. seviyeli bir ilişkimiz var. mesafeli. tam olarak çıkar ilişkisi denemez. ben ona eksik gramajlı ekmeğin içini veriyorum o bana uçmayı, özgürlüğü anlatıyor içgüdüsel olarak. hepsi bu. görsen çirkin de bir şey. sıska, çelimsiz. serserinin teki.  muhtemel bu farklılığından dolayı diğer martılar aralarına almıyorlar benjamin'i. genelde  yalnız takılıyor. fakat bu çirkinliği ve yalnızlığı, dışlanmışlığı, tutunma çabaları ile öyle sevimli ki hergele. üstelik bir de bakışı var insana, insanlıktan çıkaran. bir kuş beyinli bu kadar mı anlamlı bakar? öyle duygu yüklü ki anlatamam albayım. ağlasam sesimi duyar mısın mısralarımda?
konu dağılmasın. ne diyordum?
hah evet şimdi hatırladım. bir ailenin üstelik çekirdek bile olmayı becerememiş bir ailenin ortancası olmaktan bahsediyordum. evden kaçma fikrimi çocukca bulan sevgilimin beni terketmesinden sonra artık okula gitmemim de bir anlamı yoktu. hiç unutmam siyah beyaz televizyonumuzu yeni aldığımız ve türk filmlerini kaçırmadığımız bir akşam nasıl olduğunu bilemediğim bir cesaretle ; "peder bey müsaadeniz olursa mühim bir mesele hakkında konuşmak arzu ederim sizinle" deyivermişim.  kardeşlerim ve hatta canım annem bir an da kayboldular koca salondan. ortaçağ bozkırında düelloya tutuşacak iki şövalye gibi kalakaldık babamla el yapımı hereke halısının üstünde. babam hiç bir şey söylemediği gibi dilimin tutulmasını artıracak vahamette  binlerce şimşek çakan gözlerini yüzüme dikmiş ağzımdan çıkacak kelimeleri bekliyordu. ecel, korku, faydasızlık, balık, batmak, yan gitmek bunları düşünüyor muydum yoksa babama mı söylüyordum net hatırlamıyorum şimdi. net hatırladığım son cümlem; "bu ezberci müfredatın bir parçası olmak istemiyor ve mektebe gitmenin lüzumuna inanmıyorum artık " olmuştu. ben daha cümleme noktayı koyamadan babam osmanlı tokadını sol yanağıma koymuştu bile. yıldızlarla karışık hereke desenleri sayıyordum kendime geldiğimde.
-oğlummmm diye koştu annem.
-bırak beni, bıraakk siz benim anne-babam olamazsınız. leyleklerin getirdiğinden artık eminim diyerek günlüğümü, pijamalarımı ve beslenme çantamı alıp çıktım evden.
-bırak hanım bu serseri karanlıktan korkuyor. iki dolaşıp geri döner zaten dedi peder bey peşimden hamle yapan anneme.
 karanlıktan ve yüksekten ölesiye korkmama rağmen. gurur yaptım. dönmedim.
yıllar bir film şeridi gibi çok hızlı geçti. öyle ki pireler berber, develer tellal oldu. naim süleymanoğlu cep herkülü, salvatore schillaci 90 dünya kupasında gol kralı, tansu çiller başbakan, beşiktaşım tam altı kez şampiyon oldu. türkçe pop patladı. fakat ben hâlâ bir bok olamadım. ama sırf babama "ben sana bir bok olamazsın demedim adam olamazsın dedim" sözünü söyleme keyfini yaşatmamak için dönmüyorum hâlâ eve.
söylemiştim. akrep gururu ile keçi inadı karışımı bir eşekliğim var benim albayım. ama aslen çanakkaleliyim.
.
son çalan şarkı : levent yüksel - zalim

demokrasi; halkın kendi kendini yönetme biçimiyse...

1-deniz kenarına inen insana hüzünlü şarkılar dinletmemeli

2-ille de hüzünlü şarkı dinleyecekse bu sıla ve göksel olmamalı

3- deniz kenarına inip hüzünlü şarkı dinlemekten geri duramıyorsa mutlaka ama mutlaka sigara içmemeli

4- deniz kenarına inip tüm tehlikeli ve yasaktır uyarılara rağmen hüzünlü şarkı dinleyip sigara içiyorsa o vakit uzaklara bakmamalı

5-  hiç bir uyarıyı dinlemeyip tüm bunları yapan insanı kendi haline bırakın zira ve artık yapacak bir şey kalmamıştır 

son çalan şarkı : sezen aksu - vay

7 Haziran 2015 Pazar

leyla'ya mektuplar

saat gece yarısını üç geçiyor. good bye solo isimli film az önce bitti. kendi halinde, sakin ve sıradan. hiç bir şey anlatmıyor gibi görünüp çok şey anlatan bir film bana kalırsa. dedim ya sessiz, sakin durgun akan bir nehir gibi. ağır ağır alıyor insanı içeri. bir şekilde kahramanlarından birinin yerine geçiyorsun. seviyorum böyle filmleri. bu sıralar kendimle ilgili yaptığım tek iyi şey bol bol film izlemek. bir de sıla dinlemek. kitap okuyamıyorum çünkü. günde en az bir, en çok üç film izliyorum.
çay dedin de aklıma geldi. şimdi ne iyi olurdu. demini almış bir çay ve evet yanında da bisküvi. uykum açılırdı hem. o zaman kesin bir film daha izlerdim. ama işte üşengecim. hem belki de gerçekten istediğim bu değildir.
acaba diyorum ekmel bey gibi  kalınca ve kareli bir harita metod alıp ona mı yazsam tüm hayat hikayemi. blogda yazdıklarım hiç bir anlam ifade etmiyor gibi artık..
hani ve sanki elle dokunup koklanmayınca bir değeri yokmuş gibi yazılanların.. 
çok mu nostaljik oldu?
hayır,  işin garibi bugüne kadar gerçek anlamda hiç günlüğüm olmadı benim biliyor musun? nerden bileceksin. hiç anlatmadım ki. hatırlat da bir ara çocukluğumdan bahsedeyim sana. 
misal ders haricinde tuttuğum tek harita metoda beşiktaş'ın maçlarını gösteren gazete küpürlerini yapıştırmıştım seksenlerin sonu, doksanların başında. kimler yoktu ki o defterde? metin-ali-feyyaz, les ferdinand, seba başkan ve tertibi walsh!, şifo mehmet , ulvi, kadir, gökhan ve babam. babam evet harita metoda sığmayan gazete haberlerini babamın küçücük dükkanının duvarlarına asıyordum. şimdi artık o defter yok. hiç bir şey, hiç kimse...  haklıydın leyla. zaman çok acımasız.. çok.
sanırım suzan defter'i bir kez daha okuyacağım.
.
son çalan şarkı : sıla - saki

4 Haziran 2015 Perşembe

birikenler

&
göztepe metro istasyonunun dimdik , hattın ve belki de ülkenin en uzun birinci aşama merdivenlerini aşıp sağa döndükten sonraki fayanslı yolda ikinci aşama merdivene yürürken gözlerimi kapadım bugün. arkadan ve uzaktan tık tık duyulan zarif bir hanımın ayak seslerine karşılık yine uzakta, elli metre ötede yürüyen merdivenin homurtulu sesi vardı. niye böyle bir şeye kalkıştım bilmiyorum. amacım merdiven sesine ve dolayısı ile merdivene en yakın noktada gözlerimi açmaktı. sanki yıllar süren adımlamalardan sonra seslerin çoğalmasıyla panikleyip,  oyunbozanlık yaptım. sol gözümü  kısarak açtım. merdivenlere en az on metre vardı. bu sefer sımsıkı kapattım gözlerimi. adımlarımı sıklaştırdım. sesler arttı. aldırmadım. daha da hızlandım. çok değil beş-on saniye sonra siyah bir karaltının üzerine yüzükoyun kapaklandım. arkadan gelen ayak sesleri telaşlı ve hızlıydı bu sefer. - iyi misiniz diyen son derece kibar ve şefkatli  ses için geri döndüğümde ;
altı yaşındayken kapalı çarşıda anne ve babam arkada ben önde kare şeklindeki yer taşlarıyla gözlerim kâh açık, kâh kapalı bir şekilde oynarken kaybolup feryat figan ağladığımı ve bir esnaf yardımıyla bulunduğumu hatırladım.

&
kim basinger'ın en genç ve alımlı hali halt etmiş cazibenizin yanında. sakin ama kararlı adımlar. hemen omuzbaşında biten permalı, sarı saçlar. saçlar evet, doğal mı yoksa boya mı inanın hiç umurumda değil.  çünkü masumiyetin ve aynı zamanda şehvetin meali o dudaklar. ama en çok o vakur ve dik duruşunuz sayın hanımefendi. o asil duruşunuz diyorum bugün kırmızı ışıkta ve tam onaltıotuzdokuzda beni benden aldı.
bir güneş gözlüğü bu kadar mı yakışır bir güzel yüze...

&
özgürlük parkı, küçük istanbul olmuştu sanki o pazar öğleden sonrası. öyle kalabalık. yirmibeş teleye alabildiğince açık kahvaltı edenler,sigarasını içli içli tellendirenler, dedikodu yapanlar, koşanlar, coşanlar, bisiklete ve kaykaya binenler, çocuklu ve çocuksuz yürüyenler. hepsi ama hepsi bir eylem halinde. "şimdi ne bok yiyeceğim lan ben" diye bir düşünen bendim sanki bu pazar serüveninde. çok istedimse de bir türlü giremedim içlerine o güneşli öğleden sonrası. ayrık otu gibi kaldım süs havuzunun kenarında. baktığımda hemen hepsi uzaktan mutlu görünüyorlardı. fakat yaklaştıkça  bunun da oyunun bir parçası olduğu anlıyordum. çünkü çok güzel mutluluk oyunu oynuyorlardı. ben bunu bile beceremiyordum.  oysa beni gerçekten mutlu eden şey ; gözlerimi kapatmış tom waits dinleyerek yürürken ağaçların arasından süzülen güneşin ve hafif rüzgarın yüzümü okşamasıydı. parkta geçen üç buçuk saatimin en kayda değer gelişmesi, hatta yaşadığımı hissedip 'nefes alabildiğim' yegane an buydu sadece. 
sonra benim gibi yalnız bir banka oturdum dünyanın tüm yalnızlarının ağırlığını omuzlarımda hissederek. kim bilir belki bir yabancı yanıma oturur ve ben daha sormadan hikayesini anlatırdı. evet bayım, tıpkı forrest gump'daki gibi. ya da işte sıkıntımı dağıtmak için belki ben anlatmaya başlardım birden bire. olmadı. saatlerce oturdum. bir kuş bile gelmedi.

&
ortalama bir buçuk senede bir paketi zor bitirebildiğim sigarayı bırakma kararı almıştım tam ondört gün önce bugün. ama lanet , böylesine cazibeli bir haziran akşamında öyle özletiyor ki kendini. kifayetsiz kalır şimdi bütün kelimeler. anlatamam. ağlayamam. cadde-i manzarayı cepheden gören yerimi kaptırmamak için onbeş adım ötedeki büfeden de alamam. üşenirim. sezen dinlerim..