30 Nisan 2015 Perşembe

24

01.saat : bu şarkı çok güzel. şarkılar zaten hep güzel.
.
02.saat : boşluk
.
03.saat : renksiz, kokusuz, dikenli düşünceler
.
04.saat : o son kahveyi ve ondan sonraki demli çayı içmeyecektim.
.
05.saat : uyku
.
06.saat : olric. en güzel rüyam.
.
07.saat : güneş bugün harika demeyi çok istedim. lakin bulutlar da güzel..
.
08.saat: kahvaltıyla aram hiç bir vakit iyi olmadı. pazar dahil.
.
09.saat :altın sarısı saçlar, kar beyazı gömlek, zeytin karası pantolon ve en çok da mahmur yüzünüze kattığınız o asil ve dik duruşunuzla aşık ettiniz bu fakiri kendinize sayın hanımefendi.
.
10.saat: metroyu çok sevdim. en çok da sekizli vagonları. tren sevdamdan kalma bir kalıntı olsa gerek.
.
11.saat: masanın beri yanında olmak, umudu on kişiden sadece birine vermek sanıldığından daha çok hüzün veriyor bazen.
.
12.saat: bak bu şarkı da çok güzel.
.
13.saat: bazı alışkanlıklarımı farkında olmadan yitiriyorum. bazen özlemlerimi, bazen mutsuzluğumu. 
.
14.saat: eski bir dosta rastlamak hala ve ısrarla paha biçilmez. kış ortasında açan güneş gibi.
.
15.saat: bahariye'yi ve güneşi özledim. tabi ki kuşları da.
.
16.saat: belki beti, belki pola. ama ille de leyla. 
.
17.saat : çaysız yaşayamam.
.
18.saat: metroyu yine iki saniye ile kaçırdım. 
.
19.saat : bazı kadınlar öyle güzel gülüyor ki; buraya yazmak zorunda kalıyorum!
.
20.saat: nisan daha bitmeden eylülü özlemek. hayra alamet değil ama. öyle.
.
21.saat: caddelerde rüzgâr şarkısı vardı nilifer'in ne güzeldi?
.
22.saat: şöyle uzunca bir mektup yazmalı, kuşlar kıskanmalı.
.
23.saat: kendimce basit oyunlar oynuyorum bazen. bugüne kadar izlediğim en iyi üç filmi seçip onları yeniden izlemek gibi mesela.
.
24.saat : son tahlilde bazı şarkılar var ki; içinde hüznü kederi ve sevinci beraber taşır. mesela arrinconamela.  

.......yirmidokuz nisan ikibinonbeş / istanbul
.

26 Nisan 2015 Pazar

nedir, mesele nedir?

tam üç nokta iki km yürüdüm. belli bir güzergahım yoktu. ayaklarım ve dinlediğim şarkılar nereye götürdüyse oralarda yürüdüm. yürümediğim zamanlarda boş bankların, güneş gören merdivenlerin fotoğraflarını çektim. bir de güzel kadınları hafızama kaydettim. misal şimdi de önümden bir güzel geçiyor, bir yetmiş boylarında, siyah saçları omuzunda, her şeyden öte güzelliğinin farkında ama adımları çok mütevazı. belki de üzgündür. ama bu güzelliğinden ve naifliğinden bir şey eksiltmiyor. bir söz vardı hani; hayat aldığın nefeslerin toplamından değil nefesini kesen anların toplamından ibarettir. sanırım böyle bir şeydi. ama ben değiştirmek ya da ilave etmek istiyorum. gördüğün güzellikler kadardır hayat. bu güneş, bu çiçekler. bahar kokusu ve dahi gülümseyen narin insanlar. anılarım sonra. lise bir yazındaki bilhassa. hiç unutmam. beşiktaş şampiyon olmuştu. ve ben ilk kez aşık olmuştum..
.
sanatkar isimli bir kadıköy cafesinde tüm varlığını güneşe yatırmış kedi gibiyim şimdi. hatta koca cafede güneşte oturan tek canlıyım. lakin huzursuzum. oysa mutlu olmak için tüm şartlar mevcut. bahar var, güneş ve canım insanlar. ne olduğunu bilmediğim bir şeyleri özlüyorum.
bulamıyorum.
.
lemon tree - fools garden
.

23 Nisan 2015 Perşembe

bilmemek artık çok ayıp bayım


istanbul, 23.nisan.ikibin.15 

"seçemediğini değiştiremez bazen insan. hayatın dümen suyuna gitmenin riyasıyla devam eder yoluna" diyor yazar.

bu çıkmaz yola girdiğimde genç sayılabilecek bir yaştaydım. ama olan bitenin, kendimi nasıl bir karanlığa attığımın farkında değildim. farkettiğimde biraz daha yaşlı idim.  çıkışın imkansız olduğunu anladığımda ise daha da yaşlı. 
.
sonra bir gün bekir'le karşılaştım! sessizce dinledik birbirimizi. nihayetinde hayatımın orta yerine yerleşecek o meş'um cümleyi söyledi bana; "yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydası yok.kaderin böyle.yol belli,eğ başını usul usul yürü şimdi."

o gün bugündür yürüyorum. bazı yazıyorum bazı okuyorum. bazen de izliyor ya da dinliyorum. ama hepsinden yarım yarım. hiç biri tam değil. tıpkı hayatım gibi. biraz ondan biraz bundan.  dedim ya hep yarım. 
yazarı tarafından yarım bırakılmış bir roman gibi hissediyorum çoğu zaman.
.
şimdi mesela bir istanbul metrosundayım.  işe gidiyorum.  ters yöne gittiğim için vagon kalabalık değil hatta boş denecek kadar sakin.  çantamdaki kitabı çıkarıyorum. ruhsal anlamda birbirine taban tabana zıt iki kitabı aynı anda okuyorum bu dönemde. biri huzuru öteki huzursuzluğu anlatıyor. garip belki ama ikisi de ayrı haz veriyor. bunu neden yapıyorum bilmiyorum.  

ne mutlu ne de mutsuzum. uzun zamandır böyle bu. sanki biri düğmeye basmış ve zamanı durdurmuş gibi. halihazırdaki otomatik hareketlerimiz bir motorun elektriğini kestikten sonraki devinimini tamamlamak için yaptığı mecburi dönüşler gibi.  etrafımdaki insanlara, eşyalara ve hatta zamana, her şeye ve herkese karşı bir vurdumduymazlık, bir nötrleşme hali.  neden ve nasıl?  bilmiyorum. tıpta yahut herhangi bir ilim dalında karşılığı var mıdır? onu da bilmiyorum.
.
"huzurlu kitabı" okumayı bırakıp telefonumun not bölümüne bunları yazıyorum şimdi. insanın istediği şeyi istediği anda yapması ne büyük bir nimet. ama ve öte yandan her zaman söz konusu olmuyor işte böyle şeyler.  ya da bahane katsayımız ortalamanın çok üstünde. her şey gibi bunu da bilmiyorum.
.
ineceğim istasyona yaklaşırken  sezen kulağıma  "gidemem"  diye fısıldıyordu. az önce okumayı bıraktığım kitapta ise  "ve gittik" diyordu serap teğmen.  
gitmek ve kalmak. işte bütün mesele!
bazen düşünüyorum da; acaba imkansız, ütopik bir hayal gibi gözüktüğü için mi böyle sımsıkı tutunuyoruz gitmek fiiline.
bilemiyorum!
.
son çalan şarkı : lisa hannigan - ı dont know

19 Nisan 2015 Pazar

içiMdekiler-II

1-bahar
içinden istanbul geçen şarkıları biriktirirdim bir zamanlar. şimdi içimi delip geçen şarkıları topluyorum bir bir yüreğimde. hüznüme ve bedenime bir tek onlar iyi geliyor çünkü. ama artık yoruldum bayım. çok yoruldum. bahardandır diyor arkadaşlarım. öyle olmadığını ben biliyorum. lakin sebebi nedir bilmiyorum. o kadar yorgunum ki biz uysal koyun gibi şeridimizden ağır ağır ilerlerken emniyet şeridini kullanıp yanımızdan vızır vızır geçen şerefsizlere küfür edecek takâti dahi bulamıyorum. keza önümde ve arkamda seyreden son model arabaların içindeki çok güzel kadınlar bile ilgimi çekmiyor artık. bir tek şarkılar var. bir de her sabah yüzüme yüzüme vuran güneş.

10-çürük:
markette elmaların en kurtlularını seçtim. öyle demişti çünkü televizyonda bir profesör. aslında boşuna kürek salladığımı, batmak üzere olan gemideki suyu kaşıkla boşaltmaktan öte bir şey yapmadığımın farkındayım. ama ve lakin yine de hoşuma gidiyor bunu yapmak. benim için farklı, yeni bir şey çünkü. yıllardır elimin tersi ile ittiğim kurtlu hatta çürük çarık elmaları ayıklıyorum şimdi. bunu düşünürken sanki bir film aklıma gelecekmiş gibi hissettim bir an için. ama gelmedi. üzüldüm. iyi bir senarist ve yönetmen buradan bir film çıkarabilir diye düşündüm sonra. 

18-masumiyet:
acaba diyorum bazen de kendime;  ikibinyedi baharında demirkubuz'un masumiyet filmini izlememiş olsaydım şimdiki gibi mi düşünecektim? bu kadar kader'ci olacak mıydım? şu an durduğum zaviyeden mi bakacaktım kendime. filmin , içimdeki fay kırıklarına büyük bir puzzle'ın parçaları gibi eksiksiz oturması basit bir tesadüften mi ibaretti yoksa?
bu sıralar kendime en çok sorduğum soru. 
bir kitap değiştirebiliyorsa şayet bir insanın hayatını bir film neden değiştirmesin ki? hem bu hayatta kitaplardan çok filmlere inanan bir insan için bu kadar zor olmamalı...  bu kadar zor olmamalı. 

27-gitmek:
"huzur verici bir müziğe sahip ispanyol parçası"  diyorlar  la flor de estambul için. peki ben niye her seferinde hüzünleniyorum. hüzünlendikçe tekrar ve tekrar dinleyip yine ve yeniden hüzünleniyorum. zaman ve mekan kavramını, hatta kendimi yitiriyorum?
hem bu iyi bir şey mi bilmiyorum. ama sevdiğime göre iyi bir şeydir sanırım. hiç bilmediğim, tanımadığım bir geçmişe ve geleceğe yolculuk yapıyorum o anlarda. kim bilir, varmak isteyip de varamadığım yerdir belki bilinç altımda? estetik kaygısıyla garip şekillerde istanbul'un göbeğine dikilen o ucube kuleleri gördüğümde kapılıyorum bu hisse bir de. bilemiyorum belki de pazar ve çok soğuk  olduğu için böyledir. hem ne demişti yazar; 
pazar günleri hayatın intikam günleridir....
ait olmadığım bir çizgide ancak kullanıcı hatası ile yoldan çıkabilecek bir tren monotonluğunda ilerlediğim ancak böyle zamanlarda dank ediyor kafama. unuttuğumu sandığımı ama unutmadığımı ise bu ve benzeri şarkılar çalıyor ruhuma zaman zaman. sonra diğer şarkılarını merak ediyorum pastora soler'in. unutmak için ötekinin hatırlattıklarını. ama başka bir şarkı dün gece rüyama giren sen miydin diyor uzun süredir dinlemediğim bir radyo istasyonunda. evet o'ydu. bana kızdığını ve küstüğünü düşünmüştüm. o ise çok rahattı. yine gülüyordu. ve yine çok güzeldi. ama işte o yarım kalmışlık duygusu yok mu? mecidiyeköy girişindeki o garip şekilli beton kuleyle birlik olup iyice taşlaşıyordu yüreğimde. ama en çok bu zamanlarda gitmek istiyorum.


47-sonuç:
hayat diyorum; bazen de radyonda fransızca şarkı çıkma ihtimalini sevmektir.
.
son çalan şarkı : stromae - formidable

18 Nisan 2015 Cumartesi

kartpostal yazıları-aşk olsun


öyle bir bakmak ki bu.
yazmaya çalıştım, yazamadım. anlatamadım da. tarifi imkansızdı zira. önce yüreğime sonra beynime kazındı. klasikti. anlatılmazdı. yaşanılırdı. lakin tekti. çünkü nefes aldığım müddet hiç silinmeyecek o bakış zihnimden. ve sanmıyorum ki bir başkası bir daha öyle baksın bana. yine de üzülüyorum işte bir ademoğluna böyle bir anı yaşattığını bilemeyeceksin hiç bir zaman!

pendik.2009
.
son çalan şarkı : niçin baktın bana öyle

17 Nisan 2015 Cuma

kuğu fırtınası

-türk kahvesi var mı diyorum sanki müptelasıymışım gibi.
o da komutanına tekmil veren asker ciddiyeti ve intizamında;
-olmaz mı beyim diyor.
-bi'az şekerli getir o zaman diyorum cengizhan'a benzeyen bu sıradışı  garsona.
.
en güneş alan masaya kuruluyorum. fakat güneş yakıyor bir süre sonra. ceketi çıkarıyorum. aksi gibi bu seferde rüzgar sağlam esiyor. ceketi yeniden giymekle giymemek arasındaki kararsızlıkta beklerken kahveyi getiriyor bizim afili garson. kararsızlığımı unutup küçük ece ajandamdaki notlarıma bakıyorum.  onyedi nisanın altında kuğu fırtınası yazdığını görüyorum. esen rüzgarı buna bağlıyorum. sonra aklıma üşüşen gereksiz düşünceleri kovalayıp mühürdar caddesinin insanlarını izlemeye koyuluyorum. haftaiçi ortalamasının altında bu sefer kalabalık. şikayetçi değil bilakis memnunum bu durumdan. sanki pazar sabahının öğleye sarkan zaman dilimindeymişim gibi. tek eksiğim müzik. doktor yasakladığından beri kulaklıkla müzik dinleyemiyorum eskisi gibi. ama bu güzel havaya indila yakışır diye geçiriyorum içimden. zaz da olur elbet. fransız olsun yeter ki.
.
kapıdan kovduğum düşünceler bacadan geri geliyorlar. içimden konuyu değiştiriyorum. lakin kati surette buna müsaade edilmiyor. kendimle olan mücadelemi kaybediyorum. böyle zamanlarda en kolayı baharı suçlamaktı benim için. ama  ilk defa bir mazerete sığınmıyorum. yenilgiyi peşinen kabulleniyorum. en ağır antlaşmalara imzaya hazırım artık.
.
sonunda zihnimdeki baklayı çıkarıyorum. yukarıda güneş harika. aşağıda insanların gündelik telaşını izlemek ve kendilerinin bile bilmediği hikayelerini kurgulamak da öyle. hakeza taze biçilmiş çimen kokuları, beyaz papatyalar, şarkılar çok güzeller. son tahlilde aylaklık diyorum bayım hepsinden muhteşem. 
lakin.
eksik bir şey var.
eksik.
bütün hayat kabızlığım hep bu yüzden işte.
anlıyor musun?
.
 acaba diyorum bazen zarifoğlu çok mu haklı?

"ara sıra elle tutulur bir şeye mecbur olmadığımız için mi perişanız?

ha, ne dersin?
.
28 cemaziyelahir, kadıköy
.
son çalan şarkı :  indila - s.o.s

12 Nisan 2015 Pazar

sınırsız pazar güneşi

bu pazar güneş harika bayım. üstelik bedava. hem isteyene on paraya sınırsız kahvaltı her yerde. ama benim derdim başka. güneş gören bir cafe arıyorum. belki biraz da sakinlik. her zamankinden farklı bir yer olsun istiyorum bu kez. bir kaç sokak dolaştıktan sonra hayyam çay evini buluyorum. belki onlarca hatta yüzlerce kez önünden geçtiğim güneşsever cafeyi henüz keşfediyorum. tam karşısı antikacılar sokağı. hayyam'ın çaprazında tarihi moda çay evi. güneşten yoksun ve mahzun biraz. karşısında ise sekiz liraya  "2015 model" gözlükler satan bir seyyar.  çay evinin masa ve sandalyeleri tahtadan ama çok şirin. sokak istediğim sakinlik ve naiflikte. şansıma fransız bir çiftin yanına düşüyorum. fransızca bilmiyorum lakin fransızca konuştuklarını biliyorum. - o kadar filmi boşuna izlemedik herhalde-
fransız çift gidene kadar müzik açma gereksinimi bile duymuyorum. onlar gider gitmez ise zaz'dan la lune'yi patlatıyorum. güneşli anılarımı özlüyorum.
.
son çalan şarkı : zaz - la lune

8 Nisan 2015 Çarşamba

gel

kırmızı ışıkta yeşilin yanmasını bekliyorlar. hiç konuşmadan. bazen yedi kişiler, bazen beş. bazen sayılamayacak kadar çok. bazen dünyada başka insan kalmamışçasına yalnız. ama hep farklı. güzel, yaşlı, orta boylu, kumral, öğrenci, güleryüzlü, zengin, beşiktaşlı, mutsuz, yazar, tiryaki, uçarı, düşünceli, gözlüklü, uykusuz, memur. üzerlerinde taşıdıkları onlarca sıfatla bekliyorlar. ama ve aslında gidiyorlar. bir yerden ötekine, bir insandan diğerine. doğudan batıya, kırmızıdan yeşile.
belki diyorum bir gün..
belki işte sen de bir gün o telaşlı kalabalığın içinde.....
.
balmumcu diyorlar buraya.. 
zincirlikuyu'nun az aşağısı beşiktaş'ın biraz yukarısı.
bir iletişim kazasından dolayı bir buçuk saat vakit geçirmeliyim. ismini vermek istemediğim, caddeye hakim meşhur bir cafede bu zamanın dolmasını bekliyorum şimdi. güneş güneybatıdan haykırıyor benliğini. insanlar her hareketlerinde ayrı bir hikayeyle geçiyorlar önümden. böylesine güneşli bir günde benim için hiç mahsuru yok beklemenin. öyle ki; değil bir buçuk saat gerekirse on beş saat bile beklerim. yeter ki bu güneş , bu insanlar ve.
elbetteki şarkılar olsun. 
bir de... 
bir de işte sen....
o yorgun kalabalığın arasından, anlamını bilmeden sevip söyleyeceğimiz şarkıların hatırına diyorum. 

iklim değişmeden gel-sen.. 
.
balmumcu diyorlar buraya.
.

4 Nisan 2015 Cumartesi

moda tramvayına bir bilet

böylesine güneşli bir günde evde oturmak taammüden cinayettir bayım. hatta az ilerisi tanrıya hakarettir. 
biliyorsunuz değil mi?
 hiç bir cumartesi, hiç bir işime böyle isteyerek, böyle severek gitmedim.evet küçük de olsa bir iş sahibiyim artık. ve evet işim karnımı doyurmuyor şu an için. ama ruhum... 
ahh benim cefakar, vefakar, güzel ve yalnız ruhum! ne vakittir onu hiç bu kadar uçarı, bu kadar coşkun görmemiştim. 
aşık olduğum vakitler hariç. adalar dahil.
orhan veli bir kez daha haklı çıktı.
bizi bu güzel havalar öldürecek bayım.
bu güzel havalar.
......... dört nisan- kadıköy altıyol
.
son çalan şarkı : Javier Limón - Agua Misteriosa

3 Nisan 2015 Cuma

kartpostal yazıları-kırkbeşlik


kırkbeşlik plakları inceledim bugün yaşlı bir sahafta. tek tek, uzun uzun. hiç birini diğerinden ayırt etmeden. oysa bir tanesini bile dinleyecek pikabım yoktu. bunu bilerek, bir bir ve özenle inceledim hepsini. çünkü yapacak daha iyi bir işim yoktu.
ayten alpman, alpay, gönül akkor, tanju okan....
yaşlı sahafa en azından bunu borçlu hissettim.
ama ve işin aslı sevgilim;
ılık bir akşamüstü müzeyyen dinleyebilme ihtimalimizi sevdim.
hem ne çok!
...............kızıltoprak,3 nisan
 .
 müzeyyen senar - fikrimin ince gülü
.

2 Nisan 2015 Perşembe

kırkbeşlik

ben sahafın önündeki tezgahta hararetli bir şekilde kartpostalları karıştırırken o dergilere bakıyordu. bazen de bana. sonra gözlüklü ve saçı olmayan bir abi daha geldi yanına. o sırada bir esnaf kötü bir espri yaptı. ötekisi biri açık iki çay söyledi. ben kartların parasını ödemek için girdiğimde içerdeydi. esmerdi. sanki beş dakikalık kaçamak bakışlarımızdan değil de yıllardır tanışıyormuşuz gibi ama sadece gözlerimiz selamlaştı. bir ödev konusunu araştırıyormuş. uzun boyluydu. konuşmaları uzayınca araya girdim. kartları ve parayı birlikte uzattım sahafa. para üstünü alırken iyi günler diledim. o'na söylediğimi ikimizde biliyorduk. neden bilmem kimse konuşmadı. hüzne çalan ama umut da veren sıcak bir yüzü vardı. son sözü çıkarken kapnın çıngırağı söyledi.
...
ayten alpman -  ben varım
.