26 Şubat 2015 Perşembe

aşk -bahardır- abiler bir düşünün isterseniz

@ güneşin de etkisiyle haddinden fazla bahar bugün. iyi ki ama bugün iyi ki bahar.
iyi ki güneş. iyi ki aşk. allahım şükürler olsun.

@ hemen solumda oturuyordu. gucci marka siyah çantasıyla ilgilenmedim! koyu yeşil ojeleriyle de. permalanmış sarı saçlarını da dert edinmedim. hakeza ne füme renkli deri ceketiyle ne de güneş gözlüğü ile okumaya çalıştığı kitapla ilgilenmedim! ama o kokusu yok muydu o baş döndüren aynı anda hem cenneti hem cehennemi yaşatan. beni baştan çıkaran o kokuydu. allahım affet!

@ metrobüs diyorum nimet mi külfet mi bilemedim hâlâ? sabahın 10:15 i ama hala göğüs göğüse, omuz omuza çarpışmalar, yer yer hafif çaplı yaralanmalar. hani bana kalsa metrobüse biniş anı kadın ve erkeğin eşit olduğu tek mecra derim! allahım sen bilirsin.

@ eskiden oysa 128ler (bostancı-mecidiyeköy) vardı. evet belki birbuçuk iki saatte giderdik ama kitap falan okurduk. şimdi yaraları sarıp kitabın kapağını açana dek ineceğimiz yere varıyoruz. çok çok hızlı herşey...

@ bu arada tehlikenin farkında mısınız sevgili dostlar, aziz romalılar? 
   bir kısım sosyal medyada kar manzaralı son resimlere az önce baktık. ısınan havayla birlikte şimdi sırasıyla önce tomurcuklanan ağaç fotoları ve hemen akabinde fırıncı küreğinden hallice ayak manzaralı deniz fotoları var. geç kalmadan tedbirinizi alın!


@ son tahlilde usta şairlerimiz mutluluk üzerine çok kafa yormuşlar geçmiş vakitlerde. işte kimi resmini çizdirmeye çalışmış kimi kahvaltısız olmaz demiş. oysa ve bana sorarsan, mutluluk;  bir kuşun kanadındadır sevgilim.

24 Şubat 2015 Salı

hector and the search for happiness (2014)



leon bir sevgi filmiydi,  hector  ise mutluluk.
bu filmi izleyin ve mutlu olun. ya da olmayın. tamamen size kalmış!

23 Şubat 2015 Pazartesi

yağmuru kim döküyor ibrahim?

@ bahariye yağmurda da güzel. hep güzel.

@ beşiktaşım dün akşam yine yenilmiş. üzüldüm.

@ bu yaştan sonra instagrama başladım. twitere döndüm. anlayacağın doktor, sosyal medya ile eskisinden daha çok haşır neşirim ama hâlâ içime çekmiyorum.

@ maviyi diyorum renklerden hep en çok sevdim. ama yeşile platonik bir bağım var. bilmem nedendir?

@ anneme yalan söyleyemiyorum. hemen anlıyor.

 öyle 'ah keşke çocukluğuma dönsem' demedim hiç bir vakit. özlem her daim oluyor evet  ama o günlere dönme arzusu ı ıhh. belki mantıksız geldiği için. bilemiyorum.
lakin geçen hafta bir şey oldu. annemdeydim. çocukluk ve ilk gençliğimin evi ve mahallesinde. o eski halinden eser yoktu tabi mahallenin.
bana eskiyi hatırlatan tek şey sakin sakin ama lapa lapa yağan kardı.. bir anda yıllar yıllar öncesine gittim. dönmek istemedim..güzel şeyler tabi bunlar...

@ oysa çocukluğumla bugünüm arasındaki fark sadece ikibuçuk şeker kadar. çocukken çayıma üç şeker atardım şimdi yarım şeker atıyorum.

@ nerde bir merdiven görsem, yorgun,yaşlı ve uzunca durup hemen fotoğraflıyorum. e zaten hayat dediğimiz de bir fincan kahve, iki güzel fotoğraftan ibaret değilmi ki?

@ hiç söylemedim ama nilüfer'i hep sevdim. 

@ sevgili dostlar, aziz romalılar uzuuunnn bir aradan sonra yorumları yine yeniden açtım. eti sizin, kemiği benim artık..

nilüfer- yağmur

kısa süreli yağmur geçişleri

 oysa ve sadece farklı yönlere giderken istasyonda mecburi duraklayan iki trenin cam kenarı yolcuları kadar yakındık birbirimize. o moda'dan ben altıyol'dan. eski süreyya sinemasıydı tek şahidim-iz. 
bir kadına bu kadar yakışacağını hadi itiraf edeyim aşık olacak kadar bütünleştireceğini bilmezdim o'nu görmeden önce.
öyle bir şeydi ki bu dışı da içi de beni yakıyordu.
dünyanın en mühim işini yaparcasına takındığı o vakur yüz ifadesi sonra bir aşkın alevinde kavrulurcasına tutkuyla içine çektiği nefesi ve cenneti görmüşcesine parıldayan o ela gözleri?
ahh o gözler.. o narin, naif eller
canım ilk kez bir sigara olmak istedi bugün.
.

21 Şubat 2015 Cumartesi

15 Şubat 2015 Pazar

beş vakit - 4


sabah :   
pazar, saat dokuz suları. sessizlik ve çiseleyen yağmur hakim havaya. yerde ise olması gerekenler sadece. bazı seyyar satıcılar, işe giden pazar nöbetçileri, benim gibi keyif insanları bazı ve çiftleşen bir kaç kedi.  uzun zamandır şehrin en sevdiğim zamanları pazarın öğleye uzanan bu sessiz ve salaş görüntüsü. hani ve belki de benim gibi devam sorunları olanlara vazgeçmemek için güzel bir kanıt bu haller...
...
bekleme salonlarını hep sevdim.
hava limanı, otobüs terminali, vapur iskelesi farketmiyor hiç. yolculuklar hep heyecanlandırmıştır çünkü beni.
sessizce, kendi halinde kimi gazetesini yahut kitabını okurken, kimi sadece müzik dinlerken ve kimi sadece ve sadece kim bilir hangi dünyalara veya rüyalara dalmışken bu insanların aralarındaki ahenge dikkat ettiniz mi hiç?
neden bilmem her seferinde değişik bir huzur buldum bu sıradan bekleyişlerde. belki bir daha hiç görmeyeceğim ya da bir kaç hafta sonra başka bir yerde karşılaşıp  tanımayacağım bu insanlara bilmediğim bir yakınlık duydum hep.
...
onbirinci kişi olarak girdiğim deniz otobüsü iskelesinden ondokuz kişiyle bakırköy'e doğru halat çözüyoruz.
biraz uykusuz çokca hüzünlüyüz. bir sevgiliye bakar gibi baktığımız marmara denizi tüm kalkanlarımızı indirmiş durumda. ben her zamanki gibi önceliği kuşlara veriyorum. içgüdüyle teknolojinin yarışını izliyorum adeta. tam istediğim gibi  yarışı hep kuşlar kazanıyor. şu siyah kuşlar hayır karabatak değiller ama isimlerini bilmediğim suya on cm mesafede f16 hızıyla uçan kuşlara takılıyorum. hızlıca beş altı kez kanat çırpıp kanatları dümdüz hale getirip bir süre süzülen sonra yine kanat sonra yine serbest dalış yapan kuşlar. canım kuşlar.. tek bildikleri ve yaptıkları buymuş gibi. ama oldukça keyifli görünüyorlar.
yine kıskanıyorum onları.
hep kıskanıyorum. elimde değil.
...
öğle:
yabancı isimli bir alışveriş merkezlerinden biri. hava soğuk olmasına rağmen içerisi sakin. her zamanki gibi buluşmaya erken geldim. ama bu sefer oldukça abarttım. bir saat vaktim var. kahveciye indim. burası da sakin. havuz kenarında en rahat koltuğa kuruldum. kitap okumak istemiyorum. canım çılgınca yazmak istiyor. ne olursa ama. beni harekete geçirecek olan tek şey müzik. tom waits'i çıkardım hemen cebimden! şimdi yazmaya hazırım.
evet.
...
ikindi:
kahveci çocuk boşalan masaları toparlıyor, sandalyeleri hınçla itiyor. belki bizim yerimizde olmak istiyor bu pazar günü. onun yerinde olmak isteyenlerin olabileceğini aklına dahi getirmeden. sonra yanımdaki masada en fazla yirmibeşinde saçları topuz, montu lacivert olan genç bir kadın çıldırtan bir sakinlikle kahvesine şeker koyup en uçtaki masaya hareketleniyor. hemen önümde sağ çaprazımda ellili yaşların ilkbaharında olduğunu tahmin ettiğim beyaz sakallı bir abi dikkatle bir kitabı okuyor. arada kupasından bir yudum kahve içiyor. ben kitabı merak ederken  hemen önümde bir çifte takılıyor bu sefer gözlerim. beş yaşlarında bir çocukları var. kadın çocukla, abi akıllı telefonuyla ilgileniyor.
sıradan bir pazar günü, sıradan insanlar. vakit dolduruyoruz. derken muhteşem bir koku. hafif, meyve özlü gibi ama hayat dolu sanki bahara davet ediyor. kadın kokusu.  kaynağını merak ediyorum. sağıma dönüyorum. kahve sırasında beş farklı kadın. tahmin etmek güç. ancak ve belki  yüzlerinden anlayabilirim. en umutlu, en mutlu bakan olmalı. evet evet ortadaki uzun boylu, kumral kadın. sade bir giyimi, anlamlı ve mutlu bir yüzü var. kokunun sahibi o olmalı mutlaka. 
...
akşam:
arkadaşım yolda biraz daha konuşuruz diyerek deniz otobüsü yerine metrobüse bırakıyor beni. şanslıyım. biner binmez oturuyorum. sonra genç bir çift geliyor yamacıma. tartışıyorlar. öyle ki sezen'in sesini açmak zorunda kalıyorum. yine de duyuyorum onları. meseleleri incir çekirdeğini doldurmuyor. ama onlar sımsıkı sarılmış, bırakmıyorlar. 
söyleyemiyorum. 
...
yatsı:
her şey çok güzel olabilir.
.

9 Şubat 2015 Pazartesi

hayat ne tuhaf klişeler falan

klişeleri yazmak da söylemek de hep kolaydır. ama işte bazen de zorunluluktur. hayat diyorum gerçekten tuhaf doktor. ya da biz biraz garibiz.
çünkü ve zira bu akşam ya da bir kaç zamandır gerçekten bilmiyorum kim oldugumu. nereye gittiğimi. ne yapmaya çalıştığımı ya da yapmadığımı.
uzun bir yolun başında duruyorum öylece.
bir tuhaf haller.
aslında sormak istediğim ; yaşamak nasıl bir oyun? ya da bir oyun mu?
yahut İmtihan? nedir, mesele nedir doktor?
dedim ya tuhaf haller  işte.
misal  ilk gençliğimin geçtiği evdeyim bu akşam. hiç hesapta yokken hem. öyle ki ve hatta yüzde binbeşyüz yokken hesapta. çünkü yaşlı annemin yalnız yaşadığı onbeşte-ayda bir uğradığım baba ocağına daha iki gün önce uğramıştım. hesap kitap, plan program alt üst. yoo hayır çok şükür hastalık hali mevzu bahis değil.  ha benim ruh halimi saymazsak şayet. hem  adı yaşlı sadece. allah uzun ömür versin görsen benden daha dinç ve sağlam annem. 
kendimi dinlemeye, dinlenmeye ihtiyacım vardı. odamda, yirmi yıl öncesindeyim şimdi. her şey aynı. duvarların rengi, masanın yeri, hafız'ın hediye ettiği saat, duvardaki çiviler bile hep yerli yerinde. bir tek geceleri sessizce dinlediğim eski radyomun yerini telefonum almış durumda. hem dinliyor hem yazıyorum gecenin bir vakti.
sanki dün geceki ve bu sabahki ruh halimden daha iyi gibiyim. çünkü eteğimdekilerin bir kısmını annemin kucağına boca ettim. hani ve belki iç güveysinden hallice deyimi özetler hem halimi, hem ruhumu . daha iyi gibiyim. sanki. galiba.
işin aslı emin değilim. 
daha doğrusu sadece yazarken iyiyim. yazının dışında geçirdiğim diğer zamanları yaşamış addedmiyorum çünkü.
şimdi işte eteğimde kalan son kırıntıları da buraya boca ediyorum. 
yıllardır tuttuğumdu bazıları içimdeki.
bazen iyi geliyor. iyi geldiğini sanıyor yahut insan. matrix'e inanasım geliyor böyle zamanlarda. yanılsamalardan mı ibaretiz acaba ve sadece?
ama işte bir yandan da kendimle ailemin yahut 6 yaşından bu yana bana şekil veren gelenek görenek ve bağlı mütemmim cüzleri arasında kıstırılmış gibi hissediyorum. 
bilirsin  "sen erkeksin ..." diye başlayıp devam eden cümleler silsilesi vardır en kritik anlarda bir erkeğe söylenmemesi gereken. lakin işte aile de bunun için var.söylerler...
zaten bu cümlenin sonunda da pavlov'un köpeği gibi kendimden feragat etmeliyim tezini ödev bellersin. çünkü " ama benim hayatım n'olacak" deme şansın yok. es kaza demiş olsan da kontra cümlesi hemen hazır yine; "sen erkeksin....."
..
gece. saat biri onüç geçiyor. düşünceler durulmuyor. hisler, duygular hayaller ve istekler bir yanımda gerçekler ve sömürüye bulanmış bir takım duygular öte yanımda. vicdan ise tam orta yerde. göğsüme oturmuş kalkmıyor.
seç seçebilirsen!
..
hayat işte tuhaf....
gün boyu kadıköydeyim yağmurda, soğukta. ne olduğunu bilmediğim ama kaybettiğim bir şeyi aradım  saatlerce sokaklarda.
ayaklarım isyan ettiğinde alkım kitabevinin önündeyim.
sonunda, tam bir yıl sonra tanpınar'ın saatleri ayarlama enstitüsü'nü aldım. elli sayfa da okudum üstelik. 
geçen kış hüzünlü bir ayrılık sonrasında niyet ettiğim ama okumayı bir türlü beceremediğim  saatler başka türlü ayrılık sancılarının yaşandığı bu kış ortasında elimde şimdi.
ama ben nerde ve kimin elindeyim hiç bir fikrim yok doktor.  hiç bir fikrim yok.
.
ahmet kaya - öyle bir yerdeyim ki

5 Şubat 2015 Perşembe

bir zamanlar görgülü'de

bir adam, üç kadın oturuyorlar görgülü'de. arkadaşımı bekliyorum. kadınlar mütemadiyen konuşuyor. adam sigarasını içiyor. ondokuz dakika oldu tam tamına. adamın değil ses rengini öksürük tonunu duymadım daha.
ama kadınlar mütemadiyen...

.
kızıltoprak istasyonundan geçtim buraya gelirken. tam iki sene bir fiil banliyö maceralarım. unutulmaz. işbu istasyon, kedileri ve canım tren rayları. lakin raylardan eser yok şimdi. sanki ayrılık acısı çekiyor rayların yattığı kızıl topraklar. toz ve kan revan içinde. bakımsız. 
anılarım ama. ilk günkü gibi taze hâlâ. o günlerim, haftalarım, akşamlarım, aylarım bir film şeridinden daha hızlı aktı hafızamdan genzime doğru. tuhaf, buruk ama aynı zamanda tatlı bir his. hayır özlem değil başka bir şey. anlatamadığım ama çok güzel hissettiğim.
kızıltoprak'ta bir fiil iki sene, kadınlar mütemadiyen...
.
oysa yıllar ne çabuk geçiyor. bir istasyon eczanesinde görmüştüm ilk kez seni. soğuk bir kasım akşamüstünde. hiç unutmuyorum. günlerden cumartesiydi. nasıl unutabilirim hem. kalp ağrısı için, çok acil bir ilaç demiştim. sen de dünyanın en faydalı, en umut verici ama en güzel ilacını vermiştin bana. öyle güzel gülmüştün ki..
yıllar ne çabuk geçiyor, bir fiil iki sene, kadınlar mütemadiyen..
. 
Eleni Vitali & Mavroudis - Isos Ftaine Ta Feggaria

4 Şubat 2015 Çarşamba

bir aylak adam

seksenbirbin üçyüz modadayım. bu güzel havanın, güneşin derdine düşmüş insanlarla birlikteyim. hoş kokulu, güzel giyimli kadınlar, sinek kaydı traş olmuş uzun boylu adamlar geçiyor yanımdan. yaşlılar güneş alan tüm bankları istila etmişler. onlardan arta kalanlarda ise kediler hakimiyet kurmuş durumda. ama benim favorim hala ve ısrarla mavi gökyüzünü tuval haline getiren o beyaz kuşlar. bir de ve elbette vaya con dios.
inanmazsın ama mutluyuz şimdi. işsizlik, hayat şartları, sorumluluklar, sorunlar, yükler, özlemler, pişmanlıklar, iyikiler, keşkeler. hiç biri umrumda değil.  ama hiç biri.
kış güneşi, sınırsız aylaklık ve ben. mutluyuz doktor. mutlu. 
anlıyor musun?
.
baharı bekleyen kumrular vardır bilirsin. bir de kış güneşini bekleyen adamlar. benim gibi. lakin işte bu havalar mahvetmiyor da öldürüyor beni şairin aksine. biraz mutluluktan biraz yoksunluktan. bir şeyler yapmalı. Mutlak bir yolu olmalı...
.
tramvay yoluna geliyorum. modadan kadıköye inen. denizi gören o darboğazdayım. bir sanat eserine bakar gibiyim. ve bir süre sonra geçeceğini bildiğim kelebek ömürhuzurun içindeyim. tadını çıkarıyorum. öyle ki kanatlanıp o boğazdan önce marmaraya sonra gökyüzüne açılmak istiyorum. lakin çok sürmüyor. hain bir tramvay klaksonu hayallerimi sırtından bıçaklıyor. kenara çekiliyorum. bu iş burda bitmedi diye söyleniyorum sarı tramvayın ardından. bu iş burada bitmedi.
.
merkeze yürüyorum. küskün ama umutlu. dedektörle altın arayanlar gibi güneş alan mekan arıyor gözlerim. yerde bulamadığımı gökte buluyorum. ismini vermek istemediğim bir teras cafede oturmuş bunları yazıyorum şimdi. sağımda sonsuz marmara. karşımda güneş. sessizce hasbihal ediyoruz. son damlasına kadar kullanmak istiyorum bu hakkımı. oysa bitmesini hiç istemediğim bir rüya gibi o kadar güzel ki her şey.
o kadar...
.
  

3 Şubat 2015 Salı

istanbul'u izliyorum gözlerim açık

ikibuçuk sene sonra kravat taktım. hep görmek istenilen ama gerçekte yapmak istemediğimiz hareketler oysa.
işle ilgili gelişmelerin olabileceği bir kaç uzak-yakın tanıdığı ziyarete gidiyorum asya'dan avrupa'ya. bir metrobüs dolusu insan batıya doğru yol alıyoruz bulutlu bir salı sabahı. gelecek istasyonlardan geçiyoruz bir bir. lakin hiç biri varmak istediğim yer değil. biri hariç. çünkü şahane bir  fransızca şarkı  eşliğinde boğaziçini geçiyoruz. sanki ilk kez görüyormuşcasına hayranlıkla izliyorum sağ yanımdaki boğazın maviliğini, martıları, küçük balıkçı teknelerini. kandilli'yi ve ikinci köprüyü. yine sol yanımda göremediğim ama orda olduklarını bildiğim kız kulesini, galatayı ve süleymaniye'yi.
ama hiç bir şey, hiç bir duygu içimde yetim kalmış hüznü atmaya yetmiyor. 
ne atabiliyorum, ne anlatabiliyorum. 
çünkü  ve zira zaman burada ne hızlı ne de yavaş, olması gerektiği gibi acıtarak geçiyor.
.
dün tesadüfen okuduğum bir metninde pessoa şöyle diyordu;

kölelik bu hayatın yasasıdır. çünkü isyan etmenin de kaçmanın da mümkün olmadığı yasa budur.  kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri de köleleştirilir. özgürlüğe olan korkaça sevgimiz, köleliğin üzerimizdeki ağırlığını açıkça gösteriyor. çünkü ansızın özgür olsak bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten."


doğuştan sırtımıza vurulan ve büyüdükçe giderek artan sorumluluklarımız vardır çünkü. yapmamız gerekenler biz doğmadan planlanmıştır adeta. hatta düşünmemiz gerekenler. misal konuşmamız, giymemiz gerekenler bellidir hep. sonra yiyip içmemiz gerekenler, görüşmemiz gereken kişiler ve hatta özlememiz gerekenler de belli insanlar olmalıdır hep. evleneceklerimiz ve tabi ki çocuklarımız da. sonra cümlelerimiz, resimlerimiz ve notalarımız hep o görünmez çemberin içinde olmalıdır.
.
şimdi mesela;  istanbul'a merkezinden, bir simitçi kahvesinden bakıyorum.
kafası kesilmiş tavuklar gibi ordan oraya koşuşturan insanlar var dört bir yanda. çevirip sorsan hiç biri ne yaptığının farkında değilmişçesine kalabalığa ayak uydurmuşlar, telaş içinde koşturuyorlar. kırmızı ışıkta birlikte geçip, karşılıklı tükürüyorlar caddeye. birbirini itmeden toplu taşımaya binmeye çalışanı polis gözaltına alacakmış gibi pervasız ve itişkenler! avm girişlerinde, cami çıkışlarında hiç farketmiyor. hep aynı. hep bir acele, hep bir yerlere yetişme güdüsü. ama ve sanki bu düzensizlik ve karmaşa hayata bağlıyormuş gibi özümsemişler bu tempoyu. kimse yadırgamıyor. sorsan yüzdedoksandokuzu benim gibi küçük sahil kasabasını ister ağlaya zırlaya.
ama nah ister!
ben telefonsuz, internetsiz hatta insansız ve elektriksiz razıyım bu kasabaya.
hatta hatta tek bir kulubeye.
ya onlar?
..
hem dışardakiler öyle de içerdekiler çok mu farklı?
tekli , ikili, üçlü beşli gruplar. herkes elindeki akıllı telefonla ilişki halinde. adeta kahve fincanlarıyla konuşup, telefonlarını içiyormuş gibi kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. benim yüzlerine şahit olduğum insanların büyük çoğunluğu da sanki sıkı bir santranç maçında, bir sonraki hamlenin derdine düşmüş gibi düşünceli ve gülümsemesizler.
.
işli aslı çok da, hor da görmüyorum tüm bunları.
tek isteğim sadece tüm bu hengâmeden kurtulmak.
tek...
.
tanrım.
lütfen!
.
barış manço - allahımgüç ver bana

2 Şubat 2015 Pazartesi

üç nokta

ne zaman ki bir kadın anlaşılması zor, karışık cümleler kurmaya başlar, o vakit anlarım ki; gidecektir...
eski bir inka atasözüdür; gidene kal denmez!... 
kal demiyorum ben de... fakat en az o'nun kadar karışık cümleler kurarak yardımcı oluyorum bu yolculuğa. hani savaşta ve barışta, hastalıkta ve sağlıkta olduğu gibi. ayrılıkta da... 
...
ama ve fakat asıl bunlar acı vermiyor da...
o'nun o olma ihtimali nasıl heyecanla karışık dayanılmaz bir mutluluk doğuruyorsa insanın içine, o olmadığını anlamak diyorum. en az mutluluk çarpanı kadar acı veriyor...
hem yenilmek değil de mühim olan pes etmemek sanırım...
...
hayata ve mutluluğa dair altın cümleleri pek mahir kurarız da mutsuzluğumuzu aynı maharetle anlatamayız. çünkü mutsuzluk anlatılamaz. sadece şarkılarda dinlenir, kadehlerde içilir ve yalnız yaşanır...
cümleleri de öyledir mutsuzluğun; esir kampından toplanmış gibi yara bere içindedir, takâtsizdir her bir kelimesi... 
ne zaman kafası ve cümleleri karışık bir adam görsem anlarım ki, yalnız ve aşıktır...
...
yağmurlar



1 Şubat 2015 Pazar

rüyalarım olmasa


dar yollardan geçiyorum. ibiza sokakları olsa gerek. belki de casablanca.
emin değilim.
işin aslı sevgilim daha önce gitmediğim, hiç bilmediğim yerler.
ama tüm bu sokakların ortak özelliği ne biliyor musun?
önce denize sonra sana açılıyor olmaları.
tıpkı kurduğum tüm cümlelerin, dinlediğim bütün şarkıların ve izlediğim tüm filmlerin sana çıktığı gibi.
bir gün sana gösterebilmek umuduyla geçiyorum şimdi buralardan.
elbet bir gün.
.
ezginin günlüğü - rüya
.

edip


cansever tomris uyar'a bir şiir yazmış doğum gününde. yalan yok şimdi çok kıskandım.
öyle yazamadığım için.
yüreğinden kalemine akıtmış tüm sevgisini. utandım çok.
öyle sevemediğim için.
evet cansever gibi yazamam.  belki o'nun gibi de sevemem ama:
yedi gün 24 saat seni düşünür, seni yaşarım sevgilim.
31/01/2015
.
model - sen o'na aşıksın

hasta


kafka'nın böceğinden halliceyim bugün. aslında iki gündür böyle. dışarı çıkmadım hiç. öyle iki seksen uzanmış beyaza boyalı tavanı izliyorum. uzman tabiplere göre grip bana sorarsan hayat kabızlığı. ilaçlardan nefret ettim hep. kendi ilacımı kendim yapıyorum o yüzden. bilimum otların karışımından kış çayı. bazen de sadece ıhlamur. limonlu elbet. ya da çay. yine limonlu.

baş ucumda radyo açık her zamanki gibi. olur da daha önce hiç dinlemediğim ama çok seveceğim bir fransızca şarkıyı kaçırmamak için. bugünlerdeki tek endişem bu güzelim fransızca şarkılar. ve fimler. onları ıskalamak istemiyorum. ama ve öte yandan işsizim de hâlâ. yirmidokuz gün önce çünkü; kendi isteğimle hiç kimsenin baskısı ve tesiri altında kalmadan sıradan ve basit iş hayatıma son verdim. ne bok yiyeceğimi hiç düşünmeden.  "iş bulmadan çıkılır mı olm deli misin" serzenişlerine aldırmadan arkadaşlarımın. çünkü daha önce de defalarca yaptım bunu. yumurta kapıya dayanınca da girdik çalıştık yine. dokuzdan altıya köle gibi. artık öyle olmasını istemiyorum. yoruldum da hem. öyle ki beşyüz yıl yaşamış gibi yorgun. ama sorsan daha yirmibeşinde hissediyorum. aradaki yaman çelişkinin farkındayım. ama işte değil çalışmak iş ilanı okumaya ne takatim ne de şevkim var. sağolsun insan kaynakları şirketleri halimi anlamış olacaklar ki kariyerden bulmuşlar özgeçmişimi. beğenmişler laf aramızda. sektöründe öncü bir kuruluş için beni benden istediler. önce "olur, gelirim" dedim. ertesi gün yan çizdim. sebepsiz iptal ettim görüşmeyi. 
çünkü bayım aradığım şarkıyı bulamadım hâlâ..
öyle bir şarkı olsun ki ; sonsuza kadar hep o'nu dinleyeyim.o'nunla huzur bulayım. hep benimle olsun. uyurken bile. başka şarkı çalmasın ne kulaklarımda, ne zihnimde. vücudumun tüm hücrelerinde yalnızca o'nu hissedeyim. anlamını benden başka kimsenin bilmeyeceği bir şarkı diyorum bayım. 
anlıyor musun?
son tahlilde demem o ki; ıhlamur kaynadı galiba..

cumartesi


saat oniki:kırksekiz. bir belediye parkının bankında oturmuş geleceğimi düşünüyorum. doğrusu düşünüyor gibi yapıyorum. aslında aylak bir kedi gibi vücudumu ısıtan güneşin ruhumu da ısıtmasını bekliyorum.
biliyorum. nafile.
yaklaşık kırkbeş dakikadır eternity and a day dinliyorum sadece. düşünmekten kaçıyorum. sanırım ben bu satırları yazarken onsekizinci tekrarını dinliyor olacağım şarkının. düşünmekten, özlemekten en acısı da yaşamaktan yoruldum. dinlenmek istiyorum artık.
sarmaş dolaş sevgililer, yaşlılar, çocuklar, gençler, kediler ve hatta kuşlar geçiyor önümden. zaman bir türlü geçmiyor. taşınması imkansız bir yük gibi sırtımda duruyor.
bulutların arasına gizlenmiş güneşi bekliyorum şimdi. onüç:sıfırbir saat ve hâlâ cumartesi.
-24/01/2015-