19 Ocak 2015 Pazartesi

bugün günlerden pazartesi

yazmaya karar verdim. ama ne olursa. kurgudan ve mübalağadan uzak. kim okur kim okumaz, ne düşünür ne düşünmez hiç umursamadan. çünkü hiç iyi değilim doktor. hem hiç.
.
bu yüzden işte çocukluğumun geçtiği bu meydanda haykırıyorum şimdi;
yazmayarak boğulmaktansa yazarak ölmeyi tercih ediyorum...
.
uzunluğunu bilmediğim ince bir yolda yürüyorum bir süredir. fakat nereye gittiğimi bilmiyorum. sonumun nasıl ve ne olacağını da. karamsar olmak için tüm şartlar mevcut. çünkü ve zira hayat hiç bu kadar anlamsız gelmemişti.
dedim ya uzun, ince bir yol. sonunun nereye çıkacağını bilmediğim bir yol. doğrusu sonunu , sonucunu biraz da bilmek istemediğim bir yön bu. sanki bu belirsizlik ayakta tutuyor beni. kimse belirsizliği sevmez ama galiba ben seviyorum bu yetim kalmış tanımsızlığımı. çünkü biliyor ve öyle hissediyorum ki gün gelecek bu çöküş hali beni ben yapacak. ya da her gün biraz daha karartıp tamamen tüketecek... 
bilemiyorum. 
bildiğim bugünlerde o çok sevdiğim kış güneşinin bile fayda etmediği.. bir parça olsun umut aşılamadığı. halbuki bir tutam kış güneşi için dünyaları vermeye razıydım eskiden. şimdi olsa da olur olmasa da gamsızlığındayım.
oysa tam anlamıyla an'ı yaşıyorum günlerdir. ne geçmişi sorun ediyor ne geleceğe bel bağlıyorum. öylece durmuş hayatımın noktalanmasını bekliyorum. o gün belki bugündür diye umut ediyorum her allahın günü. 
.
bir tek şarkılar var her zaman olduğu gibi. anlamını bilmediğim şarkılarla ayakta durmaya çalışıyorum. bilhassa fransızca şarkılar. 
çünkü okuyamıyorum. izleyemiyorum. misal bu sabah yolda okuma niyetiyle çantama attığım tezer özlü'yü bir sayfa okuyabildim en fazla. kafamı, dikkatimi  toparlayamıyorum. insanları izliyorum sadece. canım insanlar. kim bilir ne hayalleri var her birinin? bu uğurda sabah akşam şehrin hızına ayak uydurup oradan oraya seğirtiyorlar. çırpınıyorlar. mücadele ediyorlar. gıpta ediyorum onların bu yaşama azmine. ama benim yok takatim. havlu atalı çok oldu çünkü. söylemiştim geçmiş gün ; belki önümüzdeki hayata...
.
her şeye rağmen yine de şanslıyım. sanki geçmişin hatırına güneş sıcak yüzünü esirgemiyor bugün. yaşlı ve yalnız bir belediye parkında tek başına oturmuş yazıyorum şimdi tüm bunları. kim bilir belki de tıpkı forrest gump'da olduğu gibi birazdan hiç tanımadığım biri yanıma oturur ve ben birden anlatmaya başlarım bu basit ve sıradan hayatımı o'na. kim bilir?
.

16 Ocak 2015 Cuma

tanpınar'ı ayarlama enstitüsü

geçen kış tam da bu zamanlar keskin bir virajdayken saatleri ayarlama enstitüsü'nü okuma kararı almıştım. olmadı. okumadım. bir sürü başka kitap okudum, saçma sapan bir dolu dizi ve film izledim ama tanpınar'a dokunmadım.
bugünlerde yine aynı keskin virajdayım. işsizim de üstelik. ama iş arayacağım yerde aylak aylak dolaşıyorum soğuk istanbul sokaklarında. hayatıma anlam katacak bir şey arıyor gibiyim sanki. ama ne aradığımı bilmiyorum.  büyüsüne kapılabileceğim bir sokak, bir mekan yahut bir kitap ya da herhangi bir sanat eseri işte. hatta bir hayvan. bir martı mesela. söylemiştim. kuşlar benim en kıskandıklarım çünkü.

bilemiyorum?
bir şey işte.
.
ama öte yandan düşünüyorum da; sonu bu denli kesin olan bir hayat için çok fazla düşünüyoruz. çok fazla dert ve yük ediniyoruz,. sence de çok, çok fazla değil mi her şey?
.
acaba diyorum bu kış tanpınar'ı mı okusam?

14 Ocak 2015 Çarşamba

seksenbir dakika

son deniz otobüsüne koşarak ve teoman dinleyerek yetiştim. turnikeden geçiş yapan kırkbirinci kişiydim. ama aslında istanbul gibiyim bu akşam ben de. biraz yorgun, biraz üzgün ve yaşlanmış. ağladım da biraz. yalan yok şimdi...20:40
.
20:56 da yenikapıdaydık.. tarifeye göre 21:10 da kadıköy'de olmalıyız. ama sanki zaman , her şey durmuş da bir ben kalmışım gibi dünyada. ya da tam tersi bilemiyorum. tuhaf bir durgunluk. ağır bir yorgunluk..
.
saat 21:12 kadıköy'e gelmek üzereyiz. karnım acıktı. akşam yemeğini saat dörtte türk sanat musikisi çalan bir cafede yemiştim. dilek türkan engel var şarkısını söylerken niye bilmem hüner coşkuner geldi aklıma. oradan hareketle
kadıköy- mecidiyeköy- arnavutköy- bakırköy ve nihayet tekrar kadıköy. bütün köylerini dolaştım bugün istanbul'un.
.
deniz otobüsünün bostancıya devam ettiğini unuttum. görevlinin kadıköy yolcusu kalmasınnn haykırışıyla uyandım. iskeleye güç bela attım kendimi. 21:14.
.
eve az kaldı. karnım hâlâ aç. zarifoğlu gibi tuhaf bir zevk almaya başladım bu durumdan. ya da ve belki sırf o'na benzemek istediğimden. bilemiyorum. bir belediye otobüsünün en arka terkisindeyim şimdi. ki tekli ön koltuktan sonra en sevdiğim yeridir. bir an için yazıdan başımı kaldırdığımda orta yaşlı kumral kadının çok hüzünlü ama çok hüzünlü bana baktığını gördüm. kendi hüznümden utanmış gibi eğdim başımı önüne.
tesadüf. 
aynı kapıdan, aynı durakta indik. farklı yönlere yürüdük. 21:54
.
bu şarkılar dengemi bozuyor. 22:01

son durak

sabah erken saatler. tezat haller birbirini kovalıyor. dışarısı zehir gibi soğuk ama metrobüsün içi kalabalığın etkisi ile sauna gibi. kulağımda tarantino filmlerini çağrıştıran değişik bir müzik.  yukarıda mavi ve açık bir gökyüzü. altında tek tük martılar uçuşuyor. sonra "hiçkok" un kuşları gibi bir sürü insan pike yapıyor metrobüsün içine. uzunçayır diyorlar buraya. çok geçmeden sağ yanımdaki cam buğulanıyor. buğulara yazı yazdığımız çocukluk anlarımız geliyor aklıma. buğulanmadığı zaman ise hohlayıp yapay buğu oluşturduğumuz zamanlar. sol yanımda oturan delikanlının ağzındaki kokuyu örtbas etmek için çiğnediği naneli sakız katık olduğu koku ile daha iğrenç duyumsanıyor. başımı camdan yana çeviriyorum. üzerine çiğ yağmış bembeyaz çimleri görüyorum. gözlerimi kapatıyorum. ronan keating time after time diyor o sırada. bembeyaz karlarla kaplanmış ve bir gölün kenarına konuşlanmış dağ evini görüyorum uzaktan. kırmızılar içinde bir kadın neşeli kahkahalar atarak el işaretleriyle birlikte çok çabuk yanına gelmemi istiyor benden. durmuyorum o'na doğru koşuyorum. ama ben koştukça o uzaklaşıyor sanki. başka sesler de geliyor kulağıma. kırmızılı kadının önce görüntüsü sonra sesi kayboluyor. neden sonra son durak diye gür ve net bir ses duyuyorum. gözlerimi açıyorum. kulaklığım kucağıma düşmüş, karşımda koltuğunun hemen yanındaki yüksekliğe çıkmış metrobüs şoförü; " zincirlikuyu son durak beyim" diyor. oysa hiç bitmesin istiyorum bu yolculuk. bu müzik. ve bu rüya. ama daha yeni binmiştim demek istiyorum. diyemiyorum. bir kaç saniye öylece şoföre baktıktan sonra;
"son durak evet" diyebiliyorum sadece.
son durak.
.

 ronan keating - time after time

13 Ocak 2015 Salı

yine

mutsuzuz leyla
y
u
k
a
r
ı
d
a
n

a
ş
a
ğ
ı
y
a
soldan sağa hep mutsuz....
.
ahmet kaya - doruklara sevdalandım

12 Ocak 2015 Pazartesi

yağmur diyorum ne güzel yağıyor?


 hislerimi gizlemekte pek mahir sayılmazdım. dolayısı ile kelimelerimin mütemmin cüz-i olan hüznümü de boş yere saklamaya çalışmamalıydım dün akşam. çünkü er ya da geç tüm gerçekler bir bir çıkıyordu ortaya. tıpkı bu sabah vakti sanki gök delinmişcesine yağan yağmurun yüzümdeki ve cümlelerimdeki tüm maskeleri düşürdüğü gibi...

oysa çok fazla şey istememiştim bu hayattan. çoğu alelade insanın istediği basit ve sıradan bir kaç dileğim olmuştu. olmadı. önümüzdeki hayata artık.


.

9 Ocak 2015 Cuma

kafiye olsun diye değil

yine ne çok bahseder olduk kendimizden.
nefes almadan
susamış gibi anlatmaya meğer ne çok muhtaçmışız
oysa ve mümkün olsa sevgilim
yalnız seni yazar, yalnız seni yaşarım
usta bir şairin iki kafiye arasına çektiği görünmez ipte dans eder gibi
yalnız seni
.
MFÖ- gözyaşlarımızı bitti mi sandın

8 Ocak 2015 Perşembe

beş vakit - 3

sabah
önemli bir karar arefesinde hissediyordum kendimi. ihtiyacım olan biraz cesaret. belki biraz vurdumduymazlıktı. o'nu karşıma alıp ; "gidiyorum ben şu şehirden , herkesten, her şeyden ve hatta kendimden gidiyorum" diyecektim. yayınlanmamış yazılarımı, defterlerimi, kitaplarımı, filmlerimi. her şeyimi işte. kendimi bile bırakarak ardımda hatta. evet kendimi bile. çok büyük gafletti çünkü acımasızca gelip geçen günlerin insiyatifine bırakmak bir hayatı..
olmadı. yapamadım yine...
...
öğle
inceden kar yağıyor şimdi burada. pencerenin kenarında ayakta dikiliyorum. mayıs polenleri gibi gelişigüzel ve tane tane düşüyorlar. dans eder gibi bazen sağa sola ve yukarı aşağıya. şu an dünyanın en mutlu varlıklarının onlar olduğuna yemin edebilirim. arabaların beyaza bulanmasını izliyorum bir yandan. metalik gri, lacivert, füme, siyah arabalar beyazlaşıyorlar azar azar. beyazlar zaten beyaz. hemen penceremin altındaki yeşil çimenler direniyorlar lakin çok fazla şansları yok. gözü yaşlı birer çocuk gibiler şimdilik. göz gözü görüyor fakat elli metre ötesi seçilmiyor. biraz puslu ve gri. aslına bakarsan düşüncelerim de öyle. kar gibi yağıyorlar hep zihnime zihnime. bu açmaza geleceğimi bile bile bekledim kalorifer ve camın kavuştuğu noktada. kim bilir, belki de başka güzel şeyler gelir aklıma diye. gelecek hayallerim de olabilirdi hem. oysa boş yere bekledim. olmadı yine. gelmedi hiç biri. yalnızlığımdan başka...
...
ikindi
burayı okuyan kaç insansınsınız ya da bu ısrarlı takip niye bilmiyorum ama farkında mısınız tehlikenin!! her yeni yazıdaki tekrarları, artan melankoli katsayısını, sıradanlıktan öte bir şey vaadetmediğini kelimelerimin. her fâni gibi bazen ben de takılırım bunlara. ama sonra cevabımı yine kendim veririm. yüzlerce blog arasından sadece üç beşini belleyip okuduğum anlar gelir aklıma. susarım.
her gün yazmak istiyorum aslında ne olursa olsun diyerek, umursamadan hiç bir şeyi lakin kendimden, kelimelerimden sıkılmaktan o "bulantı hissini " kaybetmekten korkuyorum sanırım.
sıradan hayatımı, kelimelerle oynayarak renklendirmeye çabalıyorum. zira ötesini yapacak cesaretim yok. zamanında içimdeki cunta, anayasanın değiştirilmez maddeleri gibi pranga vurmuş vicdanıma. benliğime.
oysa ben her sonbahar ayaklanırım. bu sefer tamam derim. bu sefer tamam. içimdeki özgürlük rüzgarlarına kapılırım. ama sonra..
sonrası insan kendinden korkar mı?
kağıdı kalemi alır, yazar durur, yazar durur. gidemem yazar dururum sadece.
ve fakat her yazı eyleminden önce bir şarkı seçerim kendime. yazı bitene kadar o şarkı döner durur odamda. misal katil ve maktûl'ü seçtim şimdi.
...
akşam
son üç gündür yarıda bıraktığım üçüncü film oldu words and pictures. oysa ki en sevdiğimdi juliette binoche. clive owen da var üstelik. lakin olmuyor. boşluklar bir türlü dolmuyor.
bir haftadır karar vermemi bekliyorlar. ailem, dostlarım, arkadaşlarım, uzak yakın akrabalarım ve hatta içimdeki o yabancı. artık karar vermelisin diyorlar. hiç bir şey söylemiyorum onlara.yaşlı bir münzevi gibi pencerenin kenarında bensiz geçip giden hayatımı izliyorum sadece. sokaktaki insanları ama en çok da kuşları izliyorum her gün. kuşları çünkü hep sevdim. özgürlüğümün temsilcisi kuşlar. canım kuşlar. kıskanıyorum da bazen onları. kıskanmak demişken yine ve mesela gündüz uyuyabilen insanları kıskanıyorum hâ. ve ben de gündüzleri uyuyabilmek istiyorum. hep uyumak istiyorum. lakin imkanı yok. hem birbirimizi kandırmanın manası da yok. zira hüzünlü bir şarkının içinde eriyip yiteceğim günü bekliyorum artık.
...
yatsı
sessizlik.

7 Ocak 2015 Çarşamba

zaman ve mekan

bunu niye yaptığımı bilmiyorum. ilk ne zaman başladığımı da. ama az önce yine yaptım. ve sanırım ömrüm boyunca yapmaya devam edeceğim. ezberlenmiş ya da öğretilmiş bir alışkanlık gibi aldığım her yeni kitabın ilk sayfasına tarih ve yer şerhi düşerim mutlaka. ve bazen de bir kaç kelimelik kendimce kısa cümleler. o an aklıma esen. tarihe not düşer gibi. belki de bir hatırlama ayini. gün gelir gereksiz bir an da gereksiz yere lazım olur diye. ya da pervasız düşüncelerimi susturmak için. bilemiyorum.
çok üzerinde durmuyor-d-um. şimdiye kadar. aslında bilgisayarın başına oturduğum yazmak istediklerim değildi bunlar. ama hiç unutmam işte yağmurlu ve serin bir eylül günü elif şafak'ın baba ve piç kitabını uzun bakışmalar sonucunda aldığımı. ne olduğunu bilmediğim, tarif edemediğim bir şey, bir duygu beni çekti kitaba. hakkında olumlu ya da olumsuz hiç bir yorum okumadığım, kimseden öneri almadığım halde. o an zaman durdu adeta ve kitapla konuştum bir süre. tarihten ziyade böyle an-ı-ları biriktirmeyi seviyorum sanırım kitaplarla ilintili. yine ve misal emrah serbes'in erken kaybedenler'ini sarı bir dolmuşun torpidosunda keşfetmiştim sağanak yağmurlu bir ağustos akşamında. hakeza sadık yalsızuçar'ın garip'ini onlarca çok satanın arasına adı gibi garipçe sıkışmış bir halde buldum. okudum. sevdim.
ama işte bu tarih ve yer belirtme güdüsü!
hani belki yıllar yıllar sonra sahaflara düşecek bu okunmuş kitaplarım, okuyanlara değişik bir duygu tattıracak. tıpkı zaman zaman benim yaşadığıma benzer. " vay be demek 1978 börek günü hatırasıymış bu kitap." diyerek kısa bir ünlemle anacak. belki de hiç bir anlam ifade etmeyecek okuyana. hatta görmeyecek bile notlarımı. lakin her şeye rağmen bir börek ve pilav günü geleneği gibi yahut kurulmuş bir saat gibi ben not ediyorum. ve çiziyorum takıldığım cümlelerin altını. belki yıllar sonra okuyanla aynı cümleri çizeceğiz. ya da benim çizmediklerimi o çizecek. yıllar sonra adını bilmediğim biri, adını bilmediği bir adamın altı çizili kelimelerini okuyacak benden habersiz. tıpkı yıllardır buraya yazdığım satırları okuyan çoğu tanımadığım insanın okuduğu gibi okuyacak yazarından ödünç aldığım cümleleri. market reyonun aynı ürüne uzanır gibi uzanacağız aynı cümlelere belki de. kim bilir?
.

konuşmadığımız her ne varsa

diyorum ki sevgilim; gel otur konuş benimle.
fakat sadece benimle.
ve ama sadece sen konuş
söyle aklına eseni, ne olursa olsun mesela
diyorum ki sevgilim;
bakir bir adanın kıyılarına vuran dalgalar gibi konuş benimle.
yahut mutluluk ve aşk kokan bir melodi gibi.
diyorum ki ne güzel olurdu dinlemek seni.
hem yalnızca seni.
ses etmem söz
 kıvrılır bir kenarda sessizce dinlerim seni.
öyle ki çığ sessizliğinde k2'nin.
ya da çalışkan ve uysal bir öğrenci bedeninde dinlerim
veya güneş girmeyen evin hastası belki maun bir sehpa gibi hareketsiz
belki de elinden bir türlü bırakamadığın aşk romanı olarak dinlerim seni.
ama mutlaka dinlerim bilirsin
diyorum ki sevgilim konuş yeter ki
hem durmadan hiç
misal okumayı yeni sökmeye çalışan beş yaşındaki kız çocuğunun şımarıklığında ve bıcırıklığında ya da
en lisansüstü perdeden konuş gerekirse.
bazen salaş bir cafenin en tatlı ve en güzel garsonu kılığında
bazen hesaplardan kafası karışmış muhasebeci tadında
bazen de taksim-levent hattının en kraliçe vatmanıyken
stetoskopun en pahalı mücevherlerden bile daha çok yakıştığı doktor görselinde konuş
ama hep sen olarak konuş
 ve ama hep benimle
çünkü susma
büyük geliyor bu yalnızlık bana
konuş ki billur sesin dağılsın zihnimin çorak topraklarında
konuş ki var olduğumu bileyim
diyorum ki sevgilim mütemadiyen.....
.
F.D. - tek başına

don quixote

saçma sapan bir yerinden tutunuyorum hayatın. sadece yapmak istediklerimi yapıyor, yapmak istemediklerimi yapmıyorum. tam yedi gündür böyle. fakat bu beni mutlu etmiyor. çünkü tanıdığım, tanımadığım herkes akıllı uslu öğütler vermeye çalışıyor. canım sıkılıyor. belli bir yaşa gelmiş olmam ve büyüğünden küçüğe hâlâ nasihat dinliyor olmam değil canımı sıkan. o kadar konuşan insan içinden bir tanesi bile " peki, sen ne istiyorsun" demedi, demiyor. beni çıldırtan, hayattan ve insanlardan soğutan da asıl bu işte. sanki dünyanın bütün yeldeğirmenleri durduk yere hem hiç sebepsiz hem hiç ikaz etmeden savaş açmışlar gibi bana...
iki gündür evden dışarı çıkmıyorum. muhtemelen yarın da çıkmayacağım. ertesi günde. ve daha ertesi günde. kalabalıktan , gürültüden ve hayatın bu saçma hızından oldum olası nefret etmişimdir hep. fakat şartlar yüzünden yıllarca tüm bunlara katlanmak zorunda kaldım. ama artık bitti. son. the end. finale. bedenimin değil belki ama ruhumun iflas ettiğini benden başka kimse görmüyor. hiç bir heyecanım, özlemim, beklentim, amacım yok. kalmadı. günde en fazla sadece beş saat uyuyabiliyorum. uyumadığım zamanlar iki öğün yemek yiyorum. bazen kitap okuyor bazen film izliyorum. ama müzik her zaman hayatımda. şarkılar konusunda sadık'a hep arka çıkmıştım. lakin yanıldığını bugünlerde daha iyi anlıyorum. şarkılar olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. fransızca şarkılar bilhassa.
ve şimdi.  geleceğimi düşünmek istemiyorum. geçmişimi de.
hiç bir şey düşünmek istemiyorum doktor. hem hiç bir şey...
..
rupa&april fishes - maintenant
.

6 Ocak 2015 Salı

yabancı

altı gün oldu sakal traşı olmadım. şimdi, sabahın yedisinde aynada bir yabancıya bakıyorum sanki. herkesten, her şeyden ve kendinden uzak bir yabancı. tükenmeye yakın, yorgun bir adam. uyumsuz, huzursuz  ve agresif. etrafındakilerin anlamak istercesine yalvaran gözlerle baktığı bir adam. ama o hiç bir zaman çıkamayacağını düşündüğü kafesteki yaralı bir aslan gibi.
yıllar önce izlediğim words adlı filminde bir adam ;
"-hepimiz hayatta seçimler yaparız. zor olan, onlarla yaşamaktır...." diyordu. düşünüyorum da şimdi zor olan seçimlerimizi yaşamak mı yoksa bizatihi hayatın kendisini yaşamak mı?
karar veremiyorum.
sadece uzunlugunu bilmediğim ince bir yolda yürüyorum. ve bu yolda üşüyorum, kızıyorum, özlüyorum, yazıyorum, dinliyorum, izliyorum ama çok az okuyorum. bu sabah mesela sırasıyla tezer özlü, pessoa ve murathan mungan'dan birer parça okudum. lakin sıkıntım geçmedi.
.
hani olur ya bazen zaman hiç akmasın, olduğu gibi dursun istersin. bazı durumlarda da ise tam tersini, zamanın hızla akıp geçmesini istersin. işte şimdi o ters yandayım.
.
içimi sıkan o huzursuz toz bulutundan kurtulmak için en iyi şeyin uzaklara gitmek olduğu düşüncesine ne içimdeki ne de dışımdakiler sıcak bakıyorlar. ezberlenmiş, klişe gerekçelerle muhalefet ediyorlar bana. bense nasreddin hoca'ya sarılıyorum o vakitler;  "ya tutarsa" diyorum. ya tutarsa. onlar  hiç bırakmadıkları atalarının sözlerine biat ediyorlar; "evlat; doğduğun değil doyduğun yer evladır bu zor zamanda" diyorlar. direniyorum ve son bir umut ahmet kaya kartını çekiyorum; "siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz" diyorum. fayda etmiyor. adeta reality show yapıyorlar toplumun en küçük ve en hassas yapısı olarak. bir sen misin sıkıntılı, huzursuz, mutsuz. dünyanın haline bir bak, savaşlara, açlık ve sefalete. asgari ücretle geçinmeye çalışanlara,vs,vs,vs. derdin ne be adam,  derdin ne?  
 oniki mart ve yirmisekiz şubattan bu yana gördüğüm en okkalı muhtıra'ya kafamda yankılanan candan erçetin'in git müziği eşliğinde ve gölgesizler filminin repliğiyle cevap veriyorum bu sefer;  

"derdiiim, derdim hem burada hem de çok uzaklarda olmak istemem sanırım"
*

.
candan erçetin - ben kimim

*gölgesizler-2009

4 Ocak 2015 Pazar

yokluk

uzun zamandır fasit bir daire içinde yürüyorum. biliyorum. çünkü yukarıdan kendimi izliyorum. çıkmak için çırpınıyorum. lâkin yapamıyorum. zirâ içinde sen varsın. ben varım. yarım kalmış bir hayat var. allahın belası sorumluluklar ve bir türlü yolunda gitmeyen işler var. bazı yavaş, bazı hızlı geçen, bazen de hiç geçmeyen zaman var. gönderilmemiş mektuplar, suya yazılmış hayaller var. aşk da var elbet. ve gurur. ve inat. ama en çok özlem var. bir ölüm yok!
.
.

3 Ocak 2015 Cumartesi

belki üstümüzden bir kuş geçer

türkân 
haklıydı.
tam dört sene önce vermişti hakkımdaki hükmünü.
aylakkere aylaktım. o akşamüstü telefonda konuştuklarımızı bugün akşam hafif çiseleyen yağmur altında üstelik aynı caddenin kenarında yürürken düşündüm. yürüdüm düşündüm, düşündüm yürüdüm ve yine düşündüm tekrar yürüdüm, hep yürüdüm.yalnız yürüdüm. bir cevap bulamadım ama. hani herhangi bir aracın içinden görseydim kendimi. dışarıda yürüyen o adama üzülürdüm sanırım. olaylar nasıl ve ne zaman gelişti de bu hale geldi ve çığ gibi büyüdü de ben hep yürüdüm farkında değilim. hani ve sanırım ilk kez sıkıcı evkaf memuriyetine denk gelen memuriyetimden istifa edip heey özgürlük dediğim çok eski bir mart ayı da olabilirdi milad benle birlikte bir çok insanın kavrulduğu ılık bir mayıs akşamüstü de. yahut vıcık vıcık terle karışık deodorant kokan bir ağustos sabahı? ama yook hiç biri değil...
soğuk bir ekim akşamı olmalı kesin. doğuştan fanatik bir aylak olmalıydım. hep bir huzursuz, hep bir huysuz hep bir kararsız, hep sebatsız.
ben daha düşüncelerimi bitiremeden kahkahalar arasında;
-hikayeni yazsana sen yahu dedi.
dedim "ben hikaye yazmayı bilmem ki."
-bilmeyecek ne var ayol böyle bana anlattığın gibi yazacaksın işte dedi.
ama dedim "benim el yazım çok çirkin"
yılmadı. ısrar etti..
-ben temize çekerim dedi
dedim o zaman ; "ben anlatayım sen yaz."
- yahu adam yusuf ağbi yaşasaydı kıskanırdı seni bu kadar tembel olma dedi
sahi kıskanır mıydı?
karanlık geceyi yırtarcasına yankılanan acı bir fren sesi sonra......
..
yolun bundan sonrasına katırlarla devam edeceğiz
sahi n'olcaktı bundan sonrası?
 fren sesine yoğunlaşan kalabalık gibi hemen oracıkta üşüştü başıma envai çeşit düşünce. çünkü burnum boktan çıkmıyordu. üstelik bu sefer kılavuz da karga da bendim. tamam eyvallah geçmişe mazi de geleceğe nasıl bakacaktım? şimdi futbolcu olmak vardı anasını satiim. hayır milyon dolarları saymak için değil. hazır bahanem olsun diye. ama ve lakin bırak kıçın sıkıştığında önümüzdeki maçlara bakacağız artık diyecek bir mesleği , bir kedim bile yok. ama göbek bağım var tel tel. hani olmasaydı gepgeniş aile bağları şimdi sana inan olsun sevgili tasımı alır, tarağımı bırakır herhangi bir küçük kasabaya giderdim. yoo hayır. artık akıllandım. sahili şart koymuyorum.  çünkü ve zira küçük sahil kasabaları doldu hep. ama işte şöyle ucuz ve küçük, yaşanılası bir kasaba diyorum.
önce arabayı sonra laptopu ve akılllı -akılsız ne kadar elektronik varsa satardım. bi dokuz-on ay yeterdi bana. o arada kafama göre bi iş tutar kışları çalışır, yazları gezerdim. hem gezdiğim yerleri yazardım sonra. belki resimlerini de çeker kart bile atardım sana...
ya da ve mesela. acaba birlikte mi ....?
.
n'çok kuş var di'mi?
ha deyince gitmek de yazmak da zor biliyorsun sevgilim.  ama her an aklımda olman, rüyalarım olmasa bile seni görmek çok kolay artık bunu da biliyorsun. yine de ve ısrarla sait faik'ten ödünç alınmış bir girizgâhla başlamak istiyor ve diyorum ki büyük hayâller kuralım sevgilim.... büyük hayaller. mesela ömrümüzün toplamından büyük hayaller. tahayyül edebiliyor musun? etme..
çünkü bu defa hayâlde kalmasın hiç bir şey. yaşayalım. benliğimizi koyalım hayallerimize. benliğim senliğine armağan olsun mesela, bütün olalım, durmayalım. hayâlken gerçek olalım. hem ikimizde biliyoruz ki, muhtaç olduğumuz hayâller önce kalbimizde sonra aklımızda saklı.
şiirden bozma gemilerle açılalım mesela okyanuslara yahut devrik cümlelerden müteşekkil vagonlarla uzanalım sonsuzluğa.
zor değil biliyorum. hissediyorum bunu. orhan veli'ya inat anlatabilirim de sanırım.
çünkü ve zira öyle bir gelecek var. bunu da biliyorum.
 kimseye hesap vermek zorunda değiliz hem. geçmişe mazi , geleceğe yorum yok deriz.
ha mecbur kalırsak yazı dilim kadar iyi olmasa da ben konuşurum gelecekle. her ne kadar deli dolu ve sağı solu belli olmasa da adaletli ve anlayışlıdır âti. söyledim ya bir köşeye çeker konuşurum ben o'nunla! ;
"bak dostum, seviyoruz birbirimizi" derim.
sonrası allah kerim.
hem yola çıkmak başarmanın, amcalar da baba yarısıdır der büyüklerimiz. iki kişilik ve sadece gidiş bileti alırım. sormana elbet lüzum yok seninkisi cam kenarı olur. istediğin müzikten başlamak da serbest hem. zira benim dinlediğim tek müzik sensin. sen ki başucu kitabımsın.
.
bir gün
.diyorum ki sevgilim
..gidelim bu şehirden
...vallahi gidelim
.
yüksek sadakat - belki üstümüzden bir kuş geçer

2 Ocak 2015 Cuma

bir kış günü kadıköy'de..

onüç gündür işsizim. üzülmesin diye anneme söylememiştim. dün öğrendi. canı sıkılmış. canımı sıktı. üç kuruş birikmişle yapmayı planladığım işi yapmak gelmiyor artık içimden. heyecanım, özlemim kalmadı. hiç bir şey yapasım yok. ama alnıma yazılmış, sırtıma yüklenmiş sorumluluklarım var. onlardan birisi için şimdi çok sevdiğim ama bugün içinde bulunmayı hiç istemediğim kadıköydeyim mecbur. sartre'nin bulantı'sını çocuğa ödev olarak vermişler. kitaplığımdaki  bulantı'yı bulup  verdim önceki gün. beğenmedi beyfendi. yüzünü buruşturdu. eski bu dedi. oysa altını çizmediğim ender kitaplarımdan biriydi. babasının işsizliğini hatırlatmak istemedim. vazgeçtim. alışacaktı nasılsa. kararlıyım bu kez. sevmediğim işi yapmaktansa sevdiğimi bulana kadar dayanmaya çalışacağım. bunun için olduğumdan daha tutumlu olmam gerekiyor. bu maksatla sahaflar geldi aklıma. kilisenin önünden, yabancı dil broşürü uzatan ellerin arasından mühürdar caddesi boyunca yürüyerek akmar'a geldim. belki temiz bir ikinci el bulurum diye her zaman uğradığım sahafa baktım. ne onda ne de komşusunda yoktu kitap. bir başkasında yenisi vardı ama güvenemedim. alkım kitabevine yürüdüm.. 
kimseye danışmadan elimle koymuş gibi buldum bulantı'yı . kafka  ile camus'ya komşu olduğunu biliyordum çünkü. tam kasaya yönelirken tutamadım kendimi yerli külliyata yöneldim. daha elimdeki mungan ve selman bayer kitapları bitmemişken dahası tutumluğa her zamankinden çok ihtiyacım varken tezer özlü'yü öyle mahsun, öyle hüzünlü,  öyle güzel bakarken bırakamadım. atın ölümü arpadan olsundu. bir filmlerin bir de kitaplarım vardı şu dünyada dikili ağaç olarak. onlar için harcamayacaksam neye harcayacaktım elimdekini. 
dün akşamdan sonra karar verdim. ilkyaza kadar çalışmayı düşünmüyorum. madem kimse anlamıyor beni. kendim çalar kendim oynarım ben de. zaten bu gidişle yaza kadar ölmüş olurum!bu karmaşık düşüncelerle tezer özlü ve bulantı'yı uzattığım kasiyer şöyle bir baktı yüzüme. düşüncelerimi okumasına gerek yoktu. seçtiğim kitaplar bulanık düşünmesi için gerekli yeter-şartı sağlıyordu zaten.
bir anlık duraksamadan sonra klasik ve robotsal ifadeyle yirmiyedielli dedi. hadi bulantı neyse, bir de tezer özlü konunca masaya kız haklı olarak "yazık. kim bilir ne sorunları var adamın" diye düşündü. diyemedim bulantı çocuğun edebiyat ödevi için. ama kasiyerin üzüldüğü kadar üzülmedim. teşekkür edip çıktım dışarı. 
bir an önce eve gitmekti niyetim ama gelmişken bahariyesiz olmazdı. ellerim yüzüm buz kesmişti anında. eldivenlerimi takmadım. kapşonu kapatmadım. istedim ki köpek öldüren bu soğuk kafamdaki zehirli düşünceleri de bir bir dondursun hatta tüm düşüncemi yok etsin. uyuştursun. hani bir nevi "eternal sunshine of the spotless mind" etsin. 
kitapçıdayken parçayı yinele tuşuna bastığım duman bilmem kaçıncı kez manası yok derken yürüdüm. rüzgara karşı, moda'ya doğru. ama bir şey oldu. her zaman sakız gülü sokağını kendi bulan ayaklarım bu kez şaşırdı. kilisenin sokağına döndü. bunu farkeder  farketmez hemen sarraf ali sokaktan kıvrılarak sakız gülüne çıktım. tüm ihtişamı ve arnavut kaldırımlarıyla sanki bana kucak açmış, gel diyordu canım sakızgülü.  icabet ettim. sağındaki ve solundaki irili ufaklı dükkanlara bakarak rexx sinemasının önüne geldim. vizyondaki filmlere baktım. müzeyyen'i gördüm! "fakat müzeyyen bu derin bir tutku"  uğruna yine böyle bir kış günü kadköy'ün altını üstüne getirip de bulamadığım, kilometrelerce yürüdüğüm kitaptı. filmini yapmışlar.  filme girip girmemekte tereddüt ettim. bir kaç dakika öylece ve sadece afişine baktım.... 
çay istedi canım. ve ocak soğunun da işlemediği düşüncelerimi bir yerlere bırakmak istedim. nazım hikmet'e yürüdüm ağır ağır. insanlar vitrinlere bakıyordu. bense bir anlam bulabilir miyim diye insanların yüzüne bakıyordum.
..
 onüç:onbeş olmuş saat ve ben hala yazıyorum nazım'da... 
yaklaşık yarım saattir buradayım ama ellerim daha yeni ısınıyor. normal insanlarınkinden daha çok üşür ellerim. bu duygu nasıl anlatılır bilmiyorum ama seviyorum bu durumu. garip bir haz veriyor ellerimin her kış normalinden daha soğuk olması. tuhaf bir durum belki ama kışı bu yüzden çok seviyor olabilirim.
bilmiyorum..
-şimdi bir çay daha içeyim. ellerimle birlikte içim de ısınsın...
belki sonra yine yazarım...
..
ondört:onsekiz 
defaetle söylemişimdir ama tekrar etmekte hiç bir beis görmüyorum. buranın çayının tadı başka bir yerde yok. en azından istanbul'da görmedim, tatmadım. ama ve lakin ikibindokuz haziranında safranbolu'da içtiğim çayı her daim ayrı tutuyorum.
..
beşinci çayımı söyleyip tezer özlü'yü okumaya başladım. daha ferit edgü'nün yazdığı önsözü okurken ben de olmayan ve yky'den çıkan diğer kitaplarını da almaya karar verdim..
...
diyor ki edgü önsözün bir yerinde; 
-baskıya başkaldıran her zaman haklıdır. 
peki soruyorum ben de; ya baskıya direnemeyenler n'olacak?  ya da şöyle söyleyeyim. haklı olmak mutluluğu getirir mi?

onbeş : kırkbeş
evdeyim.
 geçen cumartesi günü yarım bıraktığım  kış uykusu'nu   izleyeceğim birazdan...

onyedi:otuziki
film bitti..
.

d u m a n - manası yok