11 Kasım 2015 Çarşamba

sen de bir gün elbet ferâhfezâ'yı seveceksin*

sol gözüm tembel benim. çok tembel. bunu öğrendiğimde ilkokul üçe gidiyordum. annemle ssk okmeydanı hastanesindeydik. muayene için öğleden sonraya kalmıştık. saatlerce beklemekten sıkılmış, "gidelim gidelim" diye tutturmuştum. annem o gün benim bu mızmızlanmalarıma kulak verse, muayene olmadan gitseydik belki de hiç bir zaman tembel bir göze sahip olduğumu öğrenemeyecektim. ama annem bir şekilde kandırdı beni. zaten gözlerimi çok sık kırpmamdan dolayı bir anormallik olduğunu farkedip doktora götüren de oydu. oysa bana göre her şey normaldi. aynalı kapıda tesadüfen farkettiğimde herkesin sol gözünün az gördüğünü düşünüyordum. yine aynı aynalı kapıda mantar tabancasıyla yüzüme ateş etmişliğim var daha küçük yaşlarda. bu anı net hatırlıyorum ama gerçek mi yoksa rüya mıydı daha onu çözemedim. anneme sormalıyım....
göz tembelliğine dönersek   nasıl bir şeydi, yenir miydi yoksa içilir miydi hiç bir fikrim yoktu.  hiç bir şey bilmediğim gibi anlamıyordum da. bir de kadın doktorun sanki özellikle bu anı bekliyormuş gibi annemi azarlamasını anlamıyordum.
"geç kalmışsın hanım, çok geç. nerdeydiniz bu vakte kadar. al şunu reçeteyi de bir an önce yaptır" diyerek hunharca karaladığı beyaz kağıdı annemin suratına atmadığı kalmıştı. angela merkel gibi sirke satan bir surat ve kanuni'nin tahtına benzer uzun sırtlıklı koltuğuna yaslanıp tepeden bir iki cümle daha kurdu ama unuttum şimdi.
demek devlet ve mütemmim cüz-i olan makamı böyle bir şeydi. o büyük koltuğa oturdun mu rampa aşağı giden magirusun vitesini boşa atmış gibi karşındaki "kuluna" saydırmak mübahtı. dakika sınırlaması olmadan hem de...
annem benim çok geç kalınan "tedavisi olmayan hastalığıma mı" yoksa doktorun kaf dağının zirvesinden devletin en ceberut ifadesiyle kendisine seslenmesine mi üzülsündü. kararsızdı. ama gözleri sonuna kadar doluydu. hani faydası olacağını bilse eminim o an değil tek gözünü iki gözünü birden çıkarıp doktorun masasına bırakırdı. ama işte devlet hep haklıydı, güç makam sahibindeydi ve alınyazısı bazen çok ağırdı..
..
ifşa edilme anını saymazsak bu tembelliği çok sevdim aslında. nasıl sevmem, babamla birlikte geçirdiğim en sahici, en unutulmaz en, en, en bi'güzel  çocukluk anılarım hep bu tembellik sayesinde yaşandı. o zamanlar tabi şimdiki özel hastane furyası yoktu. varsa da biz bilmiyorduk. ortanın ne solunda ne de sağında bizzat altındaydık. vakıf guraba senin, cerrahpaşa benim bazen de göztepe sgk gibi uğur dündar'ın haber programı yaptığı hastanelerde sabahın beşinde sıraya giriyorduk. fırından çıkan ilk ekmeğin arasına konan en eski kaşar ve bir bardak çayla kahvaltıların en güzelini yapıyor, ardı ardına trene, vapura biniyor, yeni camide kuşlara yem bile atıyordum. "tembelliğimi" sevmeye başlamıştım. sayesinde küçük istanbul turları yapıyordum. galata kulesi'ne de ilk ve son kez yine babamla bir doktor dönüşünde gitmiştim.
neden sonra devlet hastanelerinden bir sonuç alamadığını düşünen babam ayda bir kez nereden bulduğunu bilmediğim bir doktorun özel muayenehanesine götürmeye başladı beni.  gözüme damlatılan  damla dışında her şey çok güzeldi yine. vapurla karşıya geçmeler, esnaf lokantalarında yemekler. iki kıta arasında salınıp gidiyorduk. ben halimden memnundum. güldüğüne göre babam da mutluydu sanırım..
ne var ki, damlatılan her damladan sonra vialux marka saatimin mavi ekranındaki rakamları okuyamadığımda bir bit yeniği olduğunu anlamıştım! bir akşam dönüşte bunu babama da söyledim. "bu doktor bizi kandırıyor olmasın baba" dedim.
"neden" dedi gülerek.
"biliyorsun damladan beş dakika sonra hiç bir şeyi okuyamıyorum. harfler rakamlar birbirine karışıyor. sonra da bana uzaktaki harfleri okutmaya çalışıyor. o damla olmasa bal gibi okurum onları" dedim. sevgiyle gülümsedi babam yine.  hiç bir şey söylemedi. başımı okşadı. şakağımdan öptü beni. .. sonra, epey bir zaman sonra doktora gitmemeye başladık. neden başladığımızı bilmediğim gibi neden bitirdiğimizi de bilmiyordum... ama güzel günlerdi..
...
göz tembelliğimin ağrısının kalbime vurduğu, acısını ilk kez hissettiğimde orta bire gidiyordum. din kültürü ve ahlâk bilgisi hocamız bir soru sormuştu. parmak kaldıran üç beş öğrenciden biriydim. hoca beni işaret ederek;  "evet,  bay gözlük söyle bakalım" dedi pis bir sırıtışın üzerine inşa ettiği gevrek bir eda ile. gülüşmeler oldu sınıfta. o gün bana kimlerin güldüğünü, isimlerini, yüzlerini unuttum. hatta soruyu ve cevabını da unuttum. ama kırk kişilik sınıfın içinde çocuk gururumu kıran o hocanın yüzünü, adını ve o günkü kibirli oturuşunu hiç unutmadım.
demek, devlet ve o'nun şaaşalı koltuğuna oturanlar böyle şeyler yapabilirdi. istediği kişiye istediğini söyleyebilirdi.  ilkokul üçte aldığım uygulamalı devlet ve ekâbirleri dersi ortaokulda da devam ediyordu. demek, tevhidi tedrisat bunu gerektiriyordu.
..
lise üçe geldiğimde yasemin vardı, staj vardı ama gözlük yoktu. okulda gözlük takmıyordum artık. hatta gözlüğü okula götürmüyordum. özel doktorun bir ara  "  bu saatten sonra ne geriler ne ilerler. gözlüğü takmasa da olur " babında söylediklerini anneme karşı kalkan olarak kullandım. aslında yasemin'e  kendimi beğendirmenin altyapı çalışmalarıydı bunlar. yasemin yan sınıftaydı. sirkeci büyük postane'de staj yapıyordu. ben babamın bir tanıdığı sayesinde mercan'da muhasebe bürosunda staj yapıyordum.  bazen gerçekten iş için bazen de kendime iş icat edip sırf yasemin'i görmek için büyük postaneye giderdim. lise üç bitti, stajlar bitti, koca bir yıl geçti ben yasemin'e açılamadım. ama bir beyanname günü yok hayır borç yapılandırma vergi, sgk affı ödemelerinin son günü, son saatleri ilk baharın veda turlarına çıkıp yaza selam durduğu bir mayıs akşamı,  bir ders daha aldım!
bilmem söylememe gerek var mı? millet olarak son gün, son saatlere bayılırız. vergimizi, harcımızı son saatte yatırır, önemli başvurularımızı  kilometrelerce kuyruk oluşturarak son günde yaparız. öyle bir gündü işte.  bizim kadirşinas! müşterilerimiz saat dörtten sonra lütfen getirdiler paralarını. şimdiki gibi teknoloji yok. varsa da yeterli değil. çarp-topla-böl-çıkar posta çekini yaz derken bankalar kapandı. tek çare gece onikiye kadar açık büyük postane. bilenler bilir büyük postane adı gibi gerçekten büyük bir postane. ödeme kuyruğu büyük postanenin büyük mermer merdivenlerine, dışarıya taşmış. stajeriz. ama patron ne olursa olsun bunlar bugün ödenecek diyor. herkes gergin. sıradakiler, içerdekiler, çalışanlar, çalışmayanlar. hatta büyük postanenin çatısındaki kuşlar bile o akşam farklı ötüyordu. ben zaten ayrı gerginim. o gün yasemin'i görememişim. üstelik bir saat sonra beşiktaş'ın kupa finali var. ama ben yüzsüzlerin vergi affını ödemekle mükellefim. güç bela ilerleyen sırada saat dokuz gibi bankoya yanaştık. o arada gözümüzün önünde memur bir tanıdığının işlemini sıra harici aldı. "hoop ne oluyor" dedik yanımdaki arkadaşla. dememizle birlikte devletin yılmaz savunucusu 'memur callahan' bankoya çıktı. hem de ayakkabılarıyla. insan bari ayakkabılarını çıkarır. ama devlet hem güçlü hem haklıydı. ne derse o olurdu. yine de iyi niyetle yaklaşalım istedik. bardağın dolu tarafını aradık. bulamadık. hani gangnam style o zamanlar icat edilmiş olsa bu devlet erbabı kesin onu yapacak derdik bankonun üstünde yahut fatih ürek'in yılan dansı. lakin hiç biri piyasada yoktu daha. sadece break dance biliyorduk. onu da memur callahan bilmiyordu. nemrut suratından öfke, ağzından hakaretler yağıyordu. hemen arkamızdaki sat komandosu tatbikatından yeni gelmiş görünümdeki abi "devleti" ikaz etmese oracıkta boğacaktı bizi. bu beklenmedik sat müdahalesi ile sıcak koltuğuna gerisin geri oturmak zorunda kalan memur callahan, devletliğinden ödün vermeden işaret parmağıyla ben size gösteririm diyordu. çünkü devlet hesap sorardı, ders verirdi, ders almazdı. o makam, o güç herkese verilmezdi.  ılık bir mayıs akşamı, liseden işte bu dersle mezun olmuştum.
..
ertesi yıl yasemin dokuz eylül siyasal'ı kazandı. ben istanbul iktisat'ı.  galiba kader de istemiyordu bir araya gelmemizi. o yaz gözlüğü yeniden takmaya karar verdim...

 .
son çalan şarkı : incesaz - ferâhfezâ
.
attilâ ilhan-ferâhfezâ