29 Eylül 2015 Salı

seninkisi cam kenarı sormana lüzum var mı?

biri kafama çekiçle vuruyor. kim bilmiyorum? eve geldim. iki tane ağrı kesici attım. hemen yattım. belki  uyuyabilirim. ama bana mısın demedi. her kimse çekici bıraktı balyozla vuruyor şimdi. sağdan sağdan, özellikle burnumun direğine doğru şiddetli bir ağrı. öyle bir ağırlık. şimdi uykum var gibi. çünkü radyoda slow şarkılar.  galiba biraz da duygusalız. dışarıda yağmur var. sıcaklık hissedilir derecede düştü. pencere açık. polis ve ambulans sirenleri, uyursam acaba üşür müyüm diye düşünmeme fırsat vermiyor.  yeniden başımın ağrısını hatırlıyorum. bir de az önce kanalın birinde sarışın ve dominant bir ablayı tavlamaya çalışan gözlüklü abinin dediklerini anımsıyorum. " çok sakin bir yer, ne tüpçü, ne sucu sesi. korna sesi bile duymazsın" diyor yaşadığını yeri anlatırken. o abinin yaşadığı yere gitmek istiyorum hemen şimdi. hatta abiye talip olmak işten bile değil! öyle şiddetli vuruyor sağdan, hep sağdan. bir elime geçirsem onları... bir elime geçirsem...
..
yunus'tan geçiyorduk. cam kenarını sana bırakmıştım. sevinmiştin. bizim evler de böyle. ikişer üçer katlı bahçeli ne güzel. çiçekler, böcekler, bahar, renkler ve daha bir sürü şey söylüyordun gülen gözlerinin refakatinde. bense o buğulu gözlerin derinliğinde sana söyleyemediklerimle boğuluyordum. sonra işte kıskançlıkla suçluluk arası gidip gelen nöbetler. ve beynimde dinmeyen, hep tekrarlayan o fd melodisi; gardım düşüyor, tutamıyorum. korkuyorum bakışların çarpınca bana. birbirimize bir kaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık!
..
adım mithad kemal. soyadım selim. otuz dokuz yaşındayım. bir devlet dairesinde dördüncü derece birinci kademe memurum. hiç evlenmedim. iki kez nişanlandım. annem nazar var dedi sende. büyük teyzemle küçük halam büyü var dedi. böyle şeylere karşı olduğum için gıyabımda ve benden gizli üçer muska yazdırıp dört kere kurşun döktürmüşler.  öğrendiğimde "bırakın bu boş işleri anne yaa" dedim. "öyle deme oğlum allah'ın gücüne gider" dedi. patronum daha bilimsel yaklaştı olaya ve masrafları kendisi karşılayarak istanbul'un en meşhur psikiyatrlarından birine yolladı beni. kadıncağızı nasıl bunalttıysam artık üçüncü seansın ortasında "lütfen gelmeyin artık mithad bey. bu seanstan da ücret almayacağım sizden" diyerek beni reddi hasta yaptı.
.
..sonra bir akşam üstü olric çıka geldi. tüm imkansızlıklarım içinde bir uçurum çiçeği gibi açtı dünyama. elimde çay fincanı ofisin mutfağına yöneldiğim anda dünyanın en güzel gülen yüzü ve gözleri bana bakıyordu. patronu sormuştu gülümseyerek.
-murat bey?
-!%*
ben o sırada çoktan iptal olmuştum. ama yine de kahve fincanı ile murat beyin odasını işaret etmeyi başarmış olmalıyım ki, giderek uzaklaştı benden. ilk ateş ofisin koridorunda açılmıştı ve ben kalbimden işte o vakit vurulmuştum. bunca senedir olmayan şey, çakmayan kıvılcım bir eylül akşamı yakmıştı beni. o an içimde ılık bir şeyler akmıştı sanki. beklediğimdi. olric'ti. adım gibi emindim. lakin hayatın gerçekleri vardı; sonunda hep almanlar ve bir de "kader" kazanırdı. olric'le birbirimize geç kaldığımızı anladığımda başımdan aşağı değil kaynar sular bizans surlarından akıtılan kızgın yağlar hem de defalarca aktı. bir daha. ve bir daha. alışmaya çalışıyordum duruma. feridun düzağaç en sevdiğim sanatçıydı o günlerde. tabi ki alev alev şarkısı. ama öte yandan kader de dalgasını geçiyordu bizimle . aynı proje ve aynı güzergahtaydık. lakin sadece arkadaştık olric'le. olmak zorundaydık. şartlar denen vahim şey bizden önce icat edilmişti zira. ya deveyi güdecek ya diyardan gidecektik. üçüncü bir seçeneğimiz yoktu. sadece bir aşk kadar olsa da geç kalmıştık çünkü birbirimize.
..
çok fazla şey istemedim oysa bu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey. içtiğim kahve gibi sade olsun bir de. kalabalığa ve gürültüye yer olmasın.. tıpkı manasız ve çıkıntı bazı huylarım gibi..kimse kusursuz değildir. insanız, hata yaparız. yanlışlarım elbette ki çok, buna mukabil doğrularım da var. hangisi daha fazla diye oturup da bir teraziye koymadım. ama dün gece sabaha karşı dört gibi hayatı alıp tam karşıma oturttum. bir tahterevallide gibiydik.  ya da ve aslında en başından beri öyleyiz. zaman zaman yalancı baharlar yaşayıp dengeleniyor gibi olsak da  hayat hep ağır basıyor. lakin fizik ve tahterevalli kurallarına göre arada hayat yerde, benim de ayaklarım yerden kesilmiş vaziyette havada olmam gerekirken  tam tersi yerlerde sürünen hep benim. sanırım hile yapıyor köpoğlu!
..
şubat ya da mart ortasıydı sanırım. akşam iş çıkışı trenle maltepe'yi henüz geçmiştik. cam kenarını her zamanki gibi olric'e bırakmıştım. ama dışarıda akşam ayazı ilikleri donduruyor muydu, kar sade mi yoksa yağmurla karışık mı yağıyordu, bir sonraki istasyon süreyyapaşa demişler miydi, o sırada saat kaçı kaç geçiyordu hiç biri ne umrumda ne de aklımda değildi. zira olric yine bir bakışıyla zamanı durdurmuştu. bu bana, kalbimi gözleriyle sıkan ve beni yerküreden yıldızlara uçuran ikinci bakışıydı. üçüncü bir bakışı kaldıramayabilirdim. gözlerimi ve sözlerimi nereye koyacağımı şaşırdım. oysa ölmek için en müsait yer ve zamandı. böyle şanslar bir daha zor gelirdi kısa insan ömründe. hatta gelmezdi bile.
çünkü
aşk,
o'nun her sabah aynı saatte, aynı yerde olduğunu bilmektir
ve buna sevinmektir
beraber yürürken balonla seyahat etme hissini tatmaktır
gözlerinde kaybolmaktır
aşk olric’dir
dedim ve bir daha işe gitmemeye, acımı ve aşkımı kalbime gömmeye karar verdim o soğuk gecede. böyle devam edemezdi çünkü. bu hem olric'e hem kendime haksızlıktı. birinin sahneden inmesi gerekiyordu. pek centilmen biri sayılmazdım. ama sanırım ikimizin iyiliği için benim 'memur ve centilmen'i oynamam gerekiyordu. çok başarılı olmasa da oynadım bu oyunu! istifamı beyaz bir kağıda, siyah bir dolmakalemle imzaladım.  ertesi sabah işe gitmedim. ertesi sabah da. daha ertesi sabah da...
..
bugün işten erken çıktım. birileri sabahtan beri kafama bir şeyler çakıyor. kim bilmiyorum. iki tane ağrı kesici içtîm. kesmedi. uyumaya çalıştım. durmadı. yazı yazdım. olmadı... 

.
kaan tangöze- bekle dedi gitti