15 Eylül 2015 Salı

que sera sera

eylül güneşi ile inatlaşıyorum. o yaktıkça ben inadına kaçmıyorum. çünkü ve biliyorum ki; bir iki ay sonra onu deli gibi özleyeceğim. o yüzden yakıcı sıcaklığına direnmeye çalışıyor, inatla gölgedeki boş masalardan birine geçmiyorum. galiba biraz da hareket etmeye üşeniyorum. hem daha önce iki kez masa değiştirmiştim. dördüncüsüne geçmek için utanmıyordum da sanırım biraz yorgun, çokça tembeldim. galiba biraz da taşıması zor olan ağır düşünceler içerisindeydim.
oturduğum cafede öğle ezanı, yemek yiyenlerin çatal kaşık seslerine karışıyor. ya da çatal-kaşık sesleri öğle ezanını bastırıyor mu demeli? bilemiyorum. bu yazıya neden böyle ve buradan yazmaya başladığımı da bilmiyorum açıkçası. sabah uyandığımda farklı bir gün olacağını hissetmiştim. ama farkın ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. yaşayıp görecektim. son derece klasik ama bir o kadar heyecanlı bir aksiyon filmini izledikten sonra gece iki gibi yatmıştım.yatmadan önce de üç gündür salladığım sabah koşusunu garanti altına almak için telefonun alarmını 07:30'a kurdum. alarm çalmadan 07:28 de uyandım. alarmı kapattım. beş dakika daha yatayım dedim. annem içeriye seslendi. bursa'dan en iyi arkadaşım selim gelmiş. oturduk lafladık biraz. sayısaldan büyük ikramiyeyi kazanmış. gözlerinin miyopluğunu lazerle çizdirip gözlüklerini atmış, seyrek saçlarını da bir güzel ektirmiş. aynısını bana da tavsiye etti. hatta abartarak, kazandığı paranın hatırı sayılır miktarını da dolara çevirip A4 boyutundaki korumalı sarı zarfa koymuş ille de almalısın diye koltuğumun altına sıkıştırmaya çalıştı. ben "istemem, olmaz öyle şey" diye direttim. o üsteledi. kafa-kol boğuşurken uyandım. saate baktım. dokuzu otuz iki geçiyordu. parkta koşmak için geç kalmıştım. yatmaya devam etmedim. ama yataktan da çıkmadım. hani tarif etmek gerekirse yatağın içinde gandhi gibi bağdaş kurup krem rengi duvara kaybettiğim bir şeyi arar gibi baktığımı anımsıyorum. bir turuncu elbisem eksikti. beyaz mıydı yoksa? hem galiba o adam da gandhi değil buda idi. neyse ne. önemli olan bendim. çünkü ve yine tuhaftım bu sabah. mayıstaki o tatsız his ruhumu yontuyordu. elimi yüzümü yıkayıp kahvaltı etmeden dışarıya dar attım kendimi. tam kırküç dakika durmaksızın kadıköy'e yürüdüm. böylece sabah koşusunu bir şekilde ikame edip  "dört gündür sporu boşladın mithad efendi" diye bana hesap soran iç sesimle ödeştim. altıyol'a varınca neden bilmem akşam oynanacak şampiyonlar ligi maçları aklıma geldi. çağrışım yapacak hiç bir şey olmamıştı. ya da bana öyle geliyordu. bilinçatıma bulaşmamam gerektiğini uzun zaman önce öğrenmiştim. sorgulamadım. nerdeyse iki senedir iddaa oynamamıştım. geçen cumartesi bir spor kanalında olympiakos-bayern münih maçının tanıtımını yaparken karar verdim oynamaya. köşedeki bayiden iddaa eki olan bir spor gazetesi aldım. gazeteye şöyle bir bakıp  simitçinin yanındaki çöp kutusuna attım. ekini çantama koydum. moda'ya doğru yürümeye devam ettim. kulağımdaki müzik bittiğinde piraye cafede garsona çay söylerken buldum kendimi. moda'ya çıkarken hangi ara sanatçılar sokağına sapıp ne vakit nazım hikmet'e girdiğimi hatırlamıyorum. şaşırmadım. ama üzüldüm sebepsiz. galiba biraz da kederlenmeye yer arıyordum. oysa ilk kez başıma gelmiyordu. arabayla giderken daha sık olurdu. kilometrelerce yol gidip eve nasıl  geldiğimi hatırlamadığım çok olmuştur. sonra babam geldi aklıma. peşinden bir kaç anı. ve doksan bir sonbaharı. yerdeki sararmış eylül yapraklarından birinde bir şeyler anlatıyordu babam. hayır hayır rüya görmüyordum bu sefer. gayet kendimdeydim. birazdan garson çayımı getirecek ve ben bir sigara daha yakacaktım. ilk defa bugün, birden fazla sigara içmiş olacaktım bir tam gün içinde. babam diyordum. basbayağı anlatıyordu işte. eskişehir otogarındaydık. biliyorum şimdi pek çok şeyi gibi otogarı da yenilenmiş eski şehrin. belki anılarımın silinip gittiğine şahit olmamak için yeni halini hiç görmedim. görmek istemedim. o yüzden bu eski ama güzel şehrin doksanbir-doksanbeş arasındaki hali var zihnimde ve rüyalarımda hâlâ. üniversiteye başlayacağım ilk sene, ilk kez ayrılacağımız ve evimizden yaklaşık üç yüz otuz kilometre uzaktaki köhne bir otogarda dolu gözlerle, ısırılan dudaklarla karışık bir vedalaşma merasimi. belki sırf bu yüzden adet olsun diye yapılan en sıradan vedalar dahi kanatır yüreğimde bir türlü kabuk bağlamayan bu tarihi yarayı. işte böyle yaralar yaraları, hüzünler hüzünleri kovalar ne zaman geçmişe gitsem. garson, babamın da içinde olduğu sararmış yaprakları siyah postallarıyla dağıtarak çayı getirdiğinde sırım gibi boyu tepedeki yakıcı güneşe şemsiye vazifesi gördü. kafamı şöyle bir kaldırdım. bir buçuk sigara içimine binanın köşesinde kaybolacak gibiydi güneş. ama ben kitabımı. çayımı ve sigaramı aldım, az önce bahçeye girerken bahçedeki erkeklerin yüzde sekseninin dikkatini çeken sarışının tam karşısına, duvarın dibindeki en gölge masaya taşındım.