12 Ağustos 2015 Çarşamba

kartopu


" suşi hayır. hayır suşi buraya gel. buraya gel dedim suşi" diyor basbariton bir ses. önce rüya görüyorum sandım. sesler çoğalınca yattığım yerden şöyle bir doğruldum. "suşi diye köpek ismi mi olur lan" diyerek gerisin geri yattım. malum yaz, hava sıcak. sonra nem işte, çok fena. kapı-pencere açık uyuyorum kaç gündür. böyle olunca da en ufak bir ses rüyanıza dahil olup hariçten gazel okuyabiliyor. gerçi bizim dış ses gazelhan değil opera sanatçısı çıktı. üstelik komut vermeyi de çok seviyor. babası asker falan olmalı. komutlarının ardı arkası kesilmiyordu.
"suşi oğlum hadi gidiyoruz. çabuk buraya gel."
adam balık mı besliyordu yoksa köpek mi? öğrenmenin tek yolu vardı. bir gözüm açık, diğeri kapalı, balkona seyirttim. vallaha da doğru. adam bembeyaz, çok şahane tüyleri olan, sevimli mi sevimli bir canlıya japonların kutsal yemeğinin adını vermiş. hayır şimdi adam japonlara mı hakaret ediyordu yoksa köpeğe mi uyku sersemi idrak edemedim. topak, kartopu, pamuk, köpük gibi bir sürü geleneksel isim dururken sen tut o canım yaratığa 'hakaretamiz' bir isim koy. olacak iş değil. zaten garibim de ismini beğenmemiş olacak ki, sahibi ne derse o tersini yapıyordu. bildiğin itlik yapıyordu yani.  halbuki ve bana kalsa kartopu tam ona göre bir isimdi.
peki niye kartopu? neden topak veya köpük değil de kartopu?
şimdi, uzaktan bakınca tüyleri kar kümesini andırıyor, havaların bunaltıcı sıcaklığı, zaten ben de bir kış insanıyım desem bu sözlerime ne burayı okuyan güzel insanlar aldanır,  ne de siz inanırsınız bayım. hatta ve hani olur ya bir şekilde kartopu okuma, yazma ve konuş-m-a bilse hazır mesaj sözcükleri kıvamındaki bu yavşak cümlelerim için; "hassikktir, gadasını aldığım" derdi.
o yüzden kıvırmayacağım. lafı dolandırmayacağım. hiç kimsenin ve hiç bir şeyin tesiri altında kalmadan gerçeği, yalnızca gerçeği yazacağım.  o kadar gerçek ki tam on bir sene rüyalarımda gördüm birazdan anlatacağım hikayenin final sahnesini. daha da görürdüm de araya üniversite, askerlik falan girdi. o yüzden on bir senenin üstüne bir on sene de kantitatif iktisatla, askerlik anılarımı dönüşümlü kabus olarak gördüm her gece . tabi arada bu hikayem de yokladı ama ilk yıllarda olduğu gibi yoğun değildi. şimdi işte yazarsam, yüzleşirsem, affedersem yıllar sonra ve tam anlamıyla vedalaşabilirim belki içimdeki bu yara ile. olmadı psikoloğumu döverim artık.
kartopu diyordum evet. sene, seksenli yıllar. varoşluktan orta sınıfa yükselmeye çabalayan bir mahallede yaşıyorduk. aynı zamanda şimdiki siyasetçilerin dilinden hiç düşürmediği barış ve kardeşliğin hüküm sürdüğü değişik etnisiteden bir sürü insanın yaşadığı bir mahalleydi burası. şimdikinin aksine büyüklerimizin gayet iyi anlaştığı, kutuplaşmaların olmadığı bilakis akşamları ev oturmalarına falan gidildiği bu kardeşlik havası minik ve yıldızlar kategorisinde pek işlemiyordu. zira her daim bir iddialaşma, bir savaş hali vardı mahallelerimiz arasında. belki biraz masum, belki biraz hoyrat. pazar sabahları, o kadar kovboy filmini de boşuna izlememiştik. bir karşılığı olmalıydı.
tabi daha çok masumca ve çocukca fırlaşmalardı bunlar. ama ve yine de aşağıda, levazım bölüğüne yakın mahalleyle çok temas etmemeye çalışıyorduk. kendilerine "şayenler" adını veren bu itler, pisliğin her türlüsünü yapıyorlardı. biz daha çok okul güzergahımızdaki daltonlar'la dalaşıyorduk. bizim daltonlar orjinallerinin aksine boyuna değil de hafif sikletten, ağır siklete, daha çok enine artan bir sıralamaya sahip üç erkek bir kız kardeşin liderlik ettiği yukarı mahalle çetesiydi. bize karşı köpek üstünlükleri vardı. ne zaman ciddi bir münakaşa, bir sürtüşme yaşasak kartopu önderliğinde darmaduman ediyorlardı bizi. buna bir türlü çözüm bulamamıştık. yine bir yaz günü olağan aylaklık gezmelerinden dönerken onların sınırından geçmek zorunda kalmıştık. zira aşağı mahalle şayenler'inin acımasızlığını göze alamayıp yolu uzatmıştık. lakin bu uzatma bana pek iyi gelmedi. uzun yürüyüşte ayakkabının bağı koptu.  o ayakkabı ki; kadınlarınki gibi topuktan bağlanan, sandaletimsi ama naylon ayakkabılardan biriydi. hiç unutmam yeşildi rengi. "yeşil ayakkabı mı olur lan?" demeyin. naylon olunca oluyor işte. neyse.. sanki bu olay başıma geleceklerin habercisiydi. ama çocukluk işte. anlamadım. bir de işaret ve işaretçilere hiç bir vakit inanmadım. hislerime güvendim hep. bazı yanıldım, bazı başardım. ama doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmedim. o gün daltonlar'ı kollayarak bizi mahallemize götüren son düzlüğe kazasız belasız çıkmıştık. fırtına öncesi sessizlik deyimini o gün bizzat yaşayarak öğrendim. ortalık bir teksas kasabası gibi sessiz ve gerilimliydi. üstelik aniden bastıran rüzgar, uçuşan kağıt ve naylon poşetler bize tetikte olmamızı salık veriyordu adeta. ama dedim ya çocuktuk. anlamadık. bruce willis'in işaretler filmi de çekilmemişti daha. hem zaten inanmıyordum ben işaretlere. daltonlar'dan hiç bir izin olmamasının verdiği güvenle rahvan ve rahat yürüyorduk ki sessizliği bir köpek sesi bozdu. kartopu'ydu. arkamızı dönmemizle tabanlarımızı yağlamamız aynı saniye içinde oldu. çünkü sayıca azdık. ve düşman hattındaydık. kartopu'nu söylemiyorum bile. tek çare topuklamaktı. ama işte topuktan koptu benim şerefsiz ayakkabı. kaldık mı en arkada. bizim piçler çoktan beş at boyu fark atmışlardı bana. kartopu'nun sesi ve nefesi her geçen saniye daha bir yaklaşıyordu kıçıma. kestaneyi çizdirdik, bari götümü ısırmasın it oğlu it diye aniden geriye dönünce şaşırdı köpekceğiz. ben ondan,  o benden tırsarak bakıştık bir süre. bekliyorum ki o kısa hayatım, bir film şeridi gibi geçsin gözlerimin önünden. gelen geçen olmadı.
bu ani ve beklenmedik hareketim kartopu'nu çok şaşırttı. onun şaşırmasına da ben şaşırmıştım. ikimiz de donup kalmıştık. sanki o an film çeviriyorduk da yönetmen STOOOP diye ünlemiş yahut evinde bizim filmi izleyen ve en heyecanlı yerinde çişi gelen bir abi dvd player'ın pause tuşuna basmıştı. veda cümlelerini toparlamaya çalışan iki sevgili gibi bana dakikalar hatta saatler uzunluğunda gelen  o bir kaç saniyede kartopu ile göz göze geldik. sonra o havladı, ben elime hangi ara aldığımı hatırlamadığım yırtık naylon ayakkabımı salladım. korkup geri kaçtı. köpek tırsınca arka dörtlüdeki daltonlar da tırsıp şöyle bir durdular. gizli güçlerim falan olduğuna inandılar herhalde. o arada benim de nasıl kendime güvenim geldiyse artık, çevre kontrolü, yere sağlam basmalar, kanatları açmalar falan o biçim. bir tatar ramazan tesbihim eksik elimde. arkamda bizim elemanların  uzaktan bizi izlediklerini de farkedince ben iyice havaya girdim. çocuk beynimde o güne kadar biriktirdiğim bütün galiz küfürleri, sağ elimin işaret parmağı eşliğinde daltonlar ve havarisinin üzerine boca ettim. sonra da sırtımı dönüp zafer kazanmış, yaralı bir kumandan gibi yırtık ayakkabıya silah muamelesi yapıp omzundan aşağı sarkıtarak, hafif de topallayarak el-kol hareketleriyle bir an önce beni bağrına basmak isteyen mahallenin bebelerine doğru yürüdüm.  beş ya da altı adım atmıştım ki, etimden et , canımdan can gitti. gözlerim yuvalarından fırladı. dudaklarımda limon büyüklüğünde uçuklar çıktı. öyle ki, iki mahalle öteden sesimi duymuştu canım annem. "yandım anammm, yandımmm " dediğimde.

öyle demişim.
hastanede kuduz aşısı yerken kankam cengiz anlattı hikayenin kalan kısmını.
meğer bizim bebeler ipini koparan kartopunun bir süperman gibi üzerime uçtuğunu görmüşler. "koş lan koş" diye beni uyarıyorlarmış ben spartacus kafasını yaşarken. zafer sarhoşuydum. hiç bir güç, hiç bir hareket beni yolumdan alıkoyamazdı. hem zaten işaret ve işaretçilere hiç bir zaman inanmamıştım.
.
son çalan şarkıgaye su akyol - yıllar yılan