26 Temmuz 2015 Pazar

yol arkadaşı

şehirlerarası yolculukları hep sevdim. gidilen şehirlerden ziyade yolları , yolda olmayı sevdim daha çok. ortaüç yazında kim bilir beni adam yerine koyup nasihat mı yoksa hasbihal mı ettiğini o gün anlamadığım dedem ; "mutluluğu hiç bir yerde arama evlat mutluluk gittiğin yoldur" dediği için bu kadar benimsemişimdir belki de.
cam kenarından izlenen tarlalar, meyva bahçeleri, köylülerin bizim gibi şehirlillerinkine hiç benzemeyen, hayatın her zerresinin hakkını vermeye çalışır dingin hareketleri, mola yerleri, mola yerlerinde içilen kimi geçmiş kimi geçmek üzere demli çaylar, ne idüğü ve ne dedüğü belirsiz ama belli bir vakit ayrı kalınca hep özlenen anonslar, ani bir frende uyku sersemi ne olduğunu anlama çabaları, sabaha ve güneşe karşı şoförün sevdiği türkülerle uyanmak diyorum. çok güzel şeyler.
hele bir de sıkı bir yol arkadaşın olursa yannda yol=mutluluk=yüksek doz ölüm demekti benim için. o yüzden hep dikkatli seçmişimdir yol arkadaşlarımı. ve yine bu sebeple az ama özdür arkadaşlarım. planlamamı iyi yapmıştım. ayfer tunçla gidip zarifoğluyla dönecek bir haftalık arada da üçyüzoniki sayfalık nermin yıldırımla vakit geçirecektim! lakin ve heyhat "hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi" ayfer hanım ve zarifoğlu daha gidiş yolunda yalnız bıraktı beni. her ihtimale karşın yanıma aldığım tomris uyar'da dönüş yolundaki ilk mola yerinde beni bırakınca mısır çarşısında kaybolan çocuk gibi ağlamaklı oldum birden. uyanık muavin ters giden bir şeyler olduğunu anladı.
-iyi misiniz beyfendi dedi
bozuntuya vermedim. metin ve kendimden emin bir sesle uğur polat'ı hem takdir hem taklit ederek
-yok bi'şey. siz bana bi'su verin lütfen dedim
-hemen veriyorum abime bir su dedi sanki üste para alacakmış gibi bir neşeyle. ama ben bu neşeli günler atmosferinden çok bir anda makas değiştirip ikinci çoğuldan ikinci tekile oradan da birader-kanka ekolüne yürümesine şaşırdım.
o suyu getirene kadar kalan üçyüz kilometrede ne halt edeceğimi düşündüm. çok fazla sürmedi bu kukumav hallerim. zira walk away diyordu tom waits kulağıma kulağıma. ne vakittir şöyle etraflıca dinlemediğimi farkettim tom kardeşimi. listeme baktım. altı adet şarkısı beni bekliyordu. hemen oracıkta altı şarkılık mini bir tom waits albümü yaptım kendime. o sırada acar muavin suyumu getirdi. 
-vazgeçtim. kahve istiyorum ben dedim.
ben olsam suyu kendimin kafasından aşağıya dökerdim. ama bir seyahat dergisinde okumuştum. şoförlerle birlikte, muavinler de bir dizi psikolojik testten geçiyorlarmış. 
dişlerini sıkmadan, gayet insanca gülümsedi ve
- hay hay hemen getiriyorum efendim. sütlü mü sütsüz mü olsun kahveniz dedi
benim kafam mı yoksa muavinin kafası mı iyiydi yahut ikimizde mi kötüydük anlayamamıştım
- sade olsun tom waits başka türlü gitmez çünkü dedim
-efendim dedi
tam zttt erenköylük bir ambians oluşmuştu ama psikolojik testlerden geçiyorlardı. biliyordum.
- sade dedim, dedim.
- hemmen sade bir kahve abime dedi
kalan yolun yirmibeş kilometresini bu dengesiz muavinle yemiştim. daha gidilecek ikiyüzyetmişbeş km vardı. ve benim bir karar vermem lazımdı. bunun için adaylar tom waits ve yazmaktı.
ikisi bir aradayı seçtim. ve tom waits dinlerken bunları yazmaya başladım.
.