25 Temmuz 2015 Cumartesi

sevda tepesi

sabah altı kırkbeşte biraz da  çekinerek girdim çarşaf gibi denize. kara canlılarından iki türlü yafta yememiz hem muhtemel hem kesindi. zira koca sahilde bir ben, bir onbeşmetre ötemdeki abi, bir de balıklar vardık. gece mesaisinden dönen genç ve orta yaşlı güruh "sabah sabah deli mi skti olm" bakışı atarken  ekseri yaşlı bey amcalar "aferin, evlat işi biliyorsunuz" nazarıyla baktılar bize. dedem rahmetli; "deniz, insanı acıktırır evlat" derdi. sahiden acıktırıyor. yalnız ve sadece fiziksel değil duygusal olarak da acıktırıyor.
çabucak girip çıkmıştım denize. vücudum güneşle hem hal olurken müziksiz olmazdı. işte tuzlu su etkisi tam da bu noktada devreye girdi. iyot kokusu, hafif esen rüzgar, kıyıya vuran dalgaların sesi, güneş ışığı, kum, engin deniz, ufuk çizgisi. fail hangisiydi bilmiyorum ama beynindeki nöroşirürjik dalgalar bir anda teyakkuza geçti. önce bir film şeridi gibi tamama ermiş ve ermemiş tüm aşklarım geçti gözümün önünden. sonra elim telefonumdaki slow-isimli listeye gitti. şarkıların her birinin her bir aşkımla ayrı hatırası vardı. eksiği yoktu. yaraya tuz değil kezzap dökmüştüm resmen. üstelik hepsi de türkçe sözlü. galiba en son sıla söylerken kaybettim kendimi.  "vur kadehi usta" demişti de ne kadeh, ne usta vardı sabahın yedisinde. o kafayla denize vurdum ben de kendimi. bu kadar acı bünyeye fazlaydı. çok fazla. o kadar ki artık yaşayamazdım. lakin yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey vardı; yüzme biliyorsan, ekstra ağırlık olmadan denizde ölemiyorsun. bir hışımla karaya çıktım. şöyle etraflıca bir baktım, karada da adam akıllı bir ölüm yoktu bana. tren. tabi ya dünyadaki tek tesellim. raylar geldi aklıma dahiyane bir şekilde. tezer özlü'de çok severdi evet.  kendimi tebrik ettikten sonra köşede, buranın yerlisi olduğuna kanaat getirdiğim manava selam sabah faslını bay pass edip direk alıcı formunda sordum;
- tren yolu ne yana düşer usta
- cumhuriyetten beri tren gelmez te be buralara
- cumhuriyetten önce gelir miydi ki dedim
- onu muhtara sorcan be
anlaşılmıştı. karada, denizde ve demiryolunda bana ölüm yoktu. tek çare olarak hava deneyimi kalmıştı. fakat yükseklik korkum vardı. ölümden değil ama yüksekten ölesiye korkuyordum. 
....
kendi sıkıcı filmimin hem yönetmeni hem oyuncusu gibiydim sabahtan beri. terk-i diyar için kara-hava-deniz-demir tüm ulaşım yolları denemiş fakat ölüme ulaşmaya bir türlü muvaffak olamamıştım. önce beckett'a sövdüm. yenil yenil nereye kadar amk. dedim. bozuk saat bile günde iki kez... 
uzatmadım. beckett'dan çıkıp tam masumiyet'in bekir'ine bağlanmak üzereyken "suzan defter" hikayesinde bir defter ve üç beş kurşun kalem karşılığında ölümle anlaşma yapan ekmel bey düştü hatırıma.
geri döndüm hemen. az önce tren yolunun tarihçesini anlatan manava kırtasiyeyi sordum bu sefer.
-ikinci soldan sonra sağa dön te karşında dedi
teşekkür edip manavdan ayrıldıktan bir kaç dakika sonra elimle koymuş gibi buldum kırtasiyeyi.
 yaşına oruzbeş ile kırk arasında herhangi bir rakam yakıştıramadığım, kısa sarı saçlı, güleryüzlü bir kadın istanbul esnaflarında görmeye alışık olmadığım bir müşteriperverlikle , dışarıdaki havadan daha sıcak karşıladı beni. hani biraz gülebilseydim şayet içtiği çaydan da ikram ederdi eminim. ve ben buna hayır demezdim. hatta o'na tehlikeli şiirler okur, sevdiğim yazarlardan, müzik gruplarından, bilhassa oi va voi 'den ve ladino song'dan bahsedebilirdim. biraz insan olabilseydim şayet.
fakat dışarıda yumurta pişiren sıcağın aksine dondurulmuş hazır gıdalar gibiydim. beş metrekareyi haddinden fazla soğutabilecek 7.000 btu'luk klima etkisinde, son derece soğuk ve basbariton sesle bir harita metod ve bir kaç da pilot kalem istedim. gereksiz soru- cevap alışverişini engellemek için de harita metodun 4 ortalı , kalemin de mavi olmasını özellikle ekledim.
sarı saçlı, başka bir arzu olup olmadığını sordu köydeki diğer samimi ve ilgili esnaflar gibi.
-var ama siz çözemezsiniz dedim.
-efendim, anlamadım dedi kibar esnafımız

içimden konuştuğumu sanıyordum. iç ses ayarlarımın 40 yaş bakımının geldiğini işte o zaman anladım. ama ve nasılsa artık  ihtiyacım olmayacağı için fazla üzerinde durmadım. sadece toparlamak için;
-buralarda dedim hem bir şeyler içebileceğim, hem de yazabileceğim sessiz, sakin bir yer biliyor musunuz ?
-sevda tepesi dedi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
sevda tepesi
dışarının gavur öldüren sıcağı ile 25 btu'luk klima soğuğu bu beş metrekarelik küçücük dükkanda aynı anda çevremi sardı. aynı saniye içinde hem terleyip hem üşüyebilme beceresini gösterebilen ender insanlardan biriydim artık . üstelik bu saniyelerin sayısı her geçen salise artıyordu. o naçiz iki kelimeden sonra soğuk ve sıcak sıfatları korelilere taş çıkartacak biçimde beynimde masa tenisi oynamaya başladılar. 
bir sıcak bir soğuk bir sıcak bir soğuk bir sıcak bir soğuk bir sı....
sabahtan beri yaşadıklarımın gözümün önünden o meşum film şeridi gibi geçtiği yetmezmiş gibi bir de gönlümün tam orta yerinden tören mangası eşliğinde geçmesi kayışın atmasına çoktan yeter şart teşkil etmişti.
artık nasıl baktıysam sarı saçlıya ya da ne zaman bayılıp ne vakit ayılmışsam. esnaf iskemlesinde tuzlu ayran içerken buldum kendimi. yalnız bir değil iki sarışın vardı karşımda. "yaşadıklarım çok ağır geldi alllahım şaşı oldum" diye tam yaygarayı koparacakken sarı saçlarından kimin suçlu olduğunu bilmediğim kısa saçlı şaşkın bakışlarımın cevabını en hazır haliyde önüme sundu;
- nermin hanım eczacımızdır. siz birden bayılınca telaşlanıp o'nu çağırdım. tansiyonunuz düşmüş. şimdi daha iyisiniz ya dedi
-iyiyim. size de zahmet verdim gibi bir şeyler geveleyip karizmayı çizdiren bu müşkül durumdan bir an önce kurtulmak için kapıya yöneldim
- beyfendi defteriniz diye yetişti ardımdan bizim sarı saçlı
- sağolun diyerek küfreder gibi çektim defter ve kalemlerin olduğu poşeti

tam çıkmak üzereyken
bizim kısa, sarı saçlı, zeki, son derece kibar kırtasiyecimiz
- ama sevda tepes....

sonrasını duymadım. 
bayılmışım.
..