20 Mayıs 2015 Çarşamba

hayat ne tuhaf ibrahim dolunaylar falan

tuhaf bir gün. tatsız, renksiz, kokusuz. neler oluyor. hiç bir fikrim yok. dört ay sonra ilk kez kuşların sesine uyanamadım. kentsel dönüşümün işçileri uyandırdı bu sabah beni. geç kaldım. ama acele etmiyorum. yürüme mesafesindeki müşteriye bildiğim en uzak yoldan gidiyorum. kapıda sitemkâr karşılanıyorum. gülümsüyorum. ödeşiyoruz. bir saat kadar bir şeyler tarif ediyorum. yarısını anlıyor, yarısını anlamıyor. sıkılıyorum. alakasız bir telefona "tamam hemen şimdi çıkıyorum" diyorum. çayımı içmeden sokağa zor atıyorum kendimi. hava olabildiğince güneşli, etraf haddinden fazla bahar. lakin ruhumda bilmediğim bir hazan giysisi. varım ama yokum. nasıl anlatsam? anlatamıyorum. yüreğim kayıp. ayaklarımın götürdüğü yere gidiyorum. bağdat caddesinde, ters istikametteyim. karşıya geçmeliyim. trafik ışığı yok. yaya geçidi var. ama kimse yol vermiyor. birbirinden son model arabalarına kurulmuş 'yüksek şahsiyetlerin' gözlerinin içine bakıyorum. aldırış etmiyorlar. dayanamıyorum. okkalı bir küfür savurarak kendimi yolun ortasına atıyorum. önce ani bir fren sesi, ardından "canına mı susadın be adam" haykırışını duyuyorum. bir şey söylemiyorum. dönüp bakmıyorum bile. hemen önümdeki sarı dolmuşu dolduruyorum. bildiğim halde en kibar ve en sahte ses tonumla  "kaptan kadıköy ne kadar acaba" diye soruyorum. cevap gecikmiyor "ikibuçuk lira beyfendi."  beyfendi? sanrım çantama yahut kravatsız takım elbiseme söyledi. olsun. önümdeki sarışın kadından değil de hemen yanındaki esmer hanımefendiden rica ediyorum paramı uzatmasını. ama o neden ben diye sorar gibi bakıyor. nedenini ben de bilmiyorum bakışıyla cevap veriyorum. paramın üstünü vermek ise sarışına düşüyor memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle. soğuk ve mesafeli bir minnetle teşekkür ediyorum. çarşıda inip metroya doğru yol almaya çalışıyorum. çünkü insanlar. ah insanlık. bütün marmara hatta ortadoğu ve balkanlar burada sanki. kalabalık. çok kalabalık ama yalnızız. uzun, kısa, güzel, çirkin, yorgun, yaşlı, zengin, genç, yoksul, öğrenci, memur, iyi, kötü, sarışın, kumral. sıfat yetiştiremeyecek denli fazla ve karışığız aynı zamanda. o an süperman'i düşünüyorum. uçmak nasıl olurdu acaba? ama sadece düşünüyorum. sonra en sakin kaldırımlardan metroya sekiyorum. dörtlü vagonların ilkine oturur oturmaz hindistan ve gitme temalı mor kitabımı açıp ilk kez soluksuz okuyorum. normalde insanları izlerdim. ama bugün normal bir gün değil biliyorum. metrodan iniyorum. ofise geliyorum. bilgisayarım bozuk. çalışmaya ne hevesim ne de gücüm var. boğuluyorum. bir saat kadar sonra alıp çantamı çıkıyorum. tekrar metroya biniyorum. bir saat içinde toplu bir göç dalgası yaşanmış gibi öncekinden daha da korkutucu bir kalabalık. ayakta beş istasyonu hiç bir şey yapmadan bir zaman makinasının içindeymiş gibi geçiyorum. metrodan iniyorum. her zamankinin aksine yürüyen merdivenleri bu sefer yürümek istemiyorum. sağ tarafta öylece dikiliyorum. reklam afişlerini, beton merdivenlerdeki yazıları okuyorum boş boş. bir yandan da karşı merdivende metroya yetişmeye çalışan telaşlı insanları izliyorum. nihayet yüzeye çıkıyorum. alabildiğince güneş, mümkün mertebe bahar. hatta biraz daha ciddi düşünürsem yaz. ceketimi çıkarıyorum. yürüyorum. yönsüz, pusulasız. aklımdan geçenleri anlamaya çalışıyorum. dank ediyor işte o an bir şey. "lan yoksa siktiğimin dolunayına mı bir şey oldu yine" diyorum. karşıdan gelen uzun boylu, gözlüklü kadın  gülümsüyor. sesli düşünmüş olabileceğimi düşünüyorum. ya da ben çok alınganım. bilemiyorum. sadece ağlamak istiyorum. yapamıyorum. saat onbirbuçuktan bu yana tuhaf şeyler oluyor. çözemiyorum. bulanık suda balık avlar gibiyim. tutamıyorum hiç bir şeyi. ne zamanı, ne olan biteni. dedim ya tuhaf şeyler oluyor içimde ibrahim. sanki bir bilimkurgu filminin kahramanı gibi hissediyorum. bir şeyler oluyor. hissediyorum. lakin bulamıyorum. sabah okuduğum kitap mı buna sebep. yoksa bahar mı? ya da ne? bilemiyorum ibrahim. bilemiyorum. hem şimdi nereye gideceğim. ne yapacağım onu da bilmiyorum. 
ama ve sanırım güneş gören bir cafe bulacağım önce
ve sonra bir sigara
bir de çay
bütün hüzünlü şarkıların ve yarım kalan aşkların şerefine içeceğim.
evet. böyle.
.
son çalan şarkı brazzaville - peach tree




19 Mayıs 2015 Salı

bir on9 mayıs hatıratı

cadde üzerinde güneşli bir cafe daha buldum. önünden iktidara yürüyen partiler, metrobüse giden minibüsler falan geçiyor. arada bir buraya gelip çikolatalı pasta ısmarlayıp duble çay içiyorum. ve sadece emre aydın dinliyorum. burası çünkü öyle bir yer. sonra caddeyi, gelip geçen insanları izliyorum uzun uzadıya. bazen hüzünlerinde kendimi çek ediyorum. bazen de öylesine, hiç düşünmeden manasızca  ve sessizce yaptıklarını izliyorum bir charlie chaplin filmi izler gibi. çok canım sıkkınsa bir çay daha söyleyip acemice bir sigara yakıyorum. acemice evet. "hiç yakışmıyor eline" demiştin çünkü bir seferinde. o gün başka şeylerde söylemiştin ama aklımda sadece bu kalmış...
bir de acıbadem dörtyoldan ikbaliye'ye yürürken kendimle ilgili bir şey farkettim bu öğleden sonra. bunu kendime itiraf etmeye korktum önce. ama düşünce zihinden çıkmıştı bir kere. tabi ki burada yazacak değilim ne olduğunu. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. yalnız şu kadarını söyleyeyim ; her şeyden, herkesten kaçıyor da bir kendinden kaçamıyor insan. bunu da böylece bir kenara yazalım. hayat çünkü çok kısa, özlemler çok uzun sevgilim.
.
emre aydın - akşamlarda parmak izlerin

16 Mayıs 2015 Cumartesi

biraz daha hüzün

bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim..-pablo neruda-

-hoş geldiniz efendim, ne alırdınız?

- biliyorum mevsimi değil ama varsa biraz hüzün alabilirim

-  elbette. özel bir tercihiniz var mı?

- önden emre aydınla başlayabiliriz mesela.  ama bi'saniye karışık yapabiliyor musunuz?

- hay hay nasıl istersiniz?

- biraz emre, biraz sezen biraz da ahmet kaya lütfen.

- yanında başka bir şey alır mısınız?

- zarifloğlu ve neruda lütfen.

10 Mayıs 2015 Pazar

mahur besteler kimin için çalıyor ?

ve sonra marla geldi ılık bir akşamüstü
mavi bir gülüşü, şiir gibi gözleri, pembe bir ruju vardı
bana sorarsan adı aşktı
ama arkadaşları o'na kısaca marla diyordu
ahh marla!
günahlarımın kefareti
en güzel düşüncem, bitmeyen şarkım
tam üç yüz altmış iki gün dört saat kırk iki dakika sonra bir mayıs akşamı gitti
tıpkı geldiği gibi
içimde derin izler bırakarak

acı çekiyoruz ibrahim
çok acı
hak ettik mi?
hem nasıl ve ölümüne
bu dünya hangi ara yaşanmaz hale geldi
yahut aşk treninden ilk kim düştü ölesiye, bilinmez
bir ara denklem kurmalı ya da 'meydan larustan' bakmalı
ama şimdi ölmek zamanı

işte bak! eli ve kolu çiçek dolu adam ve kadınlar geçiyor müfit tümerkan'dan
önlerinde kediler ve kuşlar karşılıklı tören mangası olmuş son derece kapitalist bir güne yavşaklık ediyorlar
ve bir evin açık penceresinden sezen yükseliyor kahverengi tonlarda
kimse bilmiyor
yaşam apartmanının arka bahçesinde
ölüyü gömüyorlar ibrahim

en çok da piraye'nin kedileri üzülecek
şimdi kim onlara kaşarlı tost verecek
üç masa ileride alkış kıyamet, yaşa, varol, mutlu yıllar, iyi ki doğdunlar
yalnız servinin kederi duyulmuyor
gözyaşlarının toprağa karıştığı yerde
ölüyü gömüyorlar ibrahim

sevda dediklerini bir meyveden ibaret saydık 
bize kimse söylemedi oysa
tahir olmak ne haddimizeydi 
öldük, çok ayıp ettik 
adem'in yasak elmayı yediği günden beri  ilk toprağı hep günahsız bebeler atıyor 
şimdi cevapsız sorularda
ölüyü gömüyorlar ibrahim

günahtır belki söylemesi ama
bu sefer ölmeyi ben de çok istedim 
hem ne çok bilemezsin
aşka inancımı yitirdiğim ilk mısrada 
ölümü gömüyorlar ibrahim
.
ahmet kaya - mahur 

9 Mayıs 2015 Cumartesi

mayıslar kimin ?

art arda içtiğim üç sigaranın iğrenç tadıyla yazıyorum tüm bu satırları şimdi. sigara demişken bir şey itiraf edeyim. tiryakisi değilim ve burada bahsettiğim her vakit içmiyorum. ama ve mesela dün ve bugün gerçekten içtim. yaklaşık iki senedir çantamda taşıyıp bitiremediğim paket birazdan içeceğim son sigarayla bitecek. kokusundan çok babamı öldürdüğün için nefret ediyordum.  ve anneme söz verdiğim için içmiyordum daha çok. ama...
ama işte...
kiminle konuştuysam keyifsiz, sıkıntılı mayıs başından beri. benim mayıs sıkıntım ise dört mayıs önce başladı. bu sene katlanarak ve parçalayarak devam ediyor. ne ayın ne de yolun sonu görünmüyor artık. eskiden kötü de olsa bir yolda yürüdüğümü varsayardım. iğne ucu kadar da olsa bir umudum vardı. ve sonra hayallerim. şu son bir aydır artık hiç biri yok. mayıs başından beri yalpalıyor ruhum. sığamıyor hiç bir yere. yarasalar gibi bir oraya bir buraya çarpıyor. ne güneş ne aylaklık ne de filmler yetmiyor artık. gitmedim bugün işe. belki merhem olur diye bahariye'ye çıktım. oradan ayaklarım ve zihnim otomatik olarak piraye cafe'ye attı beni. 
.
şimdi saat on biri biraz geçiyor ve dokuz masa dolu piraye'de. iki ayrı masada ikişerli, dörderli bir grup oturmuş diğer yedi masada ise tek kişilik yalnızlar korosu mevcut.
bu hayattan benim anladığım; kendimizden başkası ile ilgilenmiyoruz ne yazık ki. yalnız yaşayıp yalnız ölmemiz hep bu yüzden.
.
ve anladığım bir şey daha; haziranda ölmek zor demiş ya şair, mayısta kalmak daha zor, çok daha zor sevgilim.

7 Mayıs 2015 Perşembe

aşk bu değil

sabahtan beri birsen tezer dinliyorum. üç saat olmuştur sanırım. ondan önce de seher kuşlarını dinledim uzun uzun. nedenini sorma. çünkü bilmiyorum. aslına bakarsan eylemlerimin nedenini sorgulamayı bırakalı çok oldu. içimden geldiği gibi davranıyorum artık. davranamadığım vakitler bunalıma giriyorum. o zaman hemen bir film açıp sakinleşiyorum. ya da pencere kenarında kuşlara ekmek atıyorum. bazen de ve sadece birsen tezer dinliyorum...
.
okumanın zor geldiği zamanlarda gider bir fabrikada işçi olarak çalışırım diyordum. orta bire ya da orta sonra gidiyordum bunu söylediğimde. orta iki değil ama.biliyorum!
hayır. çocukluğumu anlatacak değilim şimdi.
benim yapamadığımı yapan bir adamın filmini izledim dün akşam. film fransızdı üstelik. lakin sıkıcıydı bazı yerleri. o yüzden atlayarak izledim. bilmiyorum belki sıkıcı olan bendim. zira elime neyi atsam yarım kalıyor bugünlerde. çok satan bir kitap, gişe rekorları kıran bir film, yetişmesi gereken projeler, en sevdiğim arkadaşlarla buluşma. hepsi yarım. ama  hepsi yamalı.
dert edip tasalanır gibi görünsem de bu duruma aslında hiç biri umurumda değil. eskiden bir şeylerin olmasını beklerdim. ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim, hayatımı değiştirecek herhangi bir şey. lakin hiç bir şey olmazdı. şimdi beklemiyorum hiç bir şey. hissetmiyorum da. yine bir şeyler olmuyor. ama beklentisiz olmak iyi. pek iyi. anlamaya çalışmıyorsun hiç bir şeyi.  koy götüne rahvan gitsin diyorum şimdi. lakin işte yine de ; o içten içe sıkıştıran, görünmeyen ama var olduğunu bildiğin belli belirsiz sıkıntı hali boğuyor beni. nefes almakta güçlük çekiyorum. izlediğim filmlerle, okuduğum kitaplara bok atıyor, bildiğim tüm sin-kaflı küfürleri ediyorum böyle vakitlerde. hem kalmak hem de gitmek istemek arasındaki o şekilsiz duyguyla baş etmekten bahsediyorum bayım ve çok sevgili genç bayan.
bazen de  işte bir iktisadi devlet teşekkülünde işçi olarak çalışan, ortaokul terk, üç çocuklu, dar gelirli ama mutlu bir adam olabilirdim diye sayıklarken yakalıyorum kendimi.
.
ama ve lakin artık biliyorum; aşk bu değil müzeyyen?
kesinlikle değil!
.
birsen tezer - aşk bu değil

2 Mayıs 2015 Cumartesi

kartpostal yazıları - kaçış planı


ne kadar ümitsiz,  ne kadar ütopik görünürse görünsün bir kaçış planı olmalı insanın.
ama kesinlikle.
ve belki.
mevsimsiz bir rüzgarda.
yahut sebepsiz bir mayıs sıkıntısında.
bir kaçış planı diyorum bayım.
bir gün..
mutlaka.....
.
mavi sakal - iki yol

1 Mayıs 2015 Cuma

1 mayıs melankolisi

işimi tahmin ettiğimden erken bitirdim. eve gitmek istemedi canım. zaten böyle havalarda evde oturmak taammüden cinayettir bayım. bilirsin. bu güzel havalarda insan sevdikleriyle sahile inip biri açık iki çay söylemeli. sonra da gidip eski bir türk filmi seyretmeli. bulamıyorsa kimseyi kendini götürmeli. ama bak ; yine iki çay söylemeli. bir kendi, bir de o'nun için.
.
cadde üzerinde güneşe kur yapan bir çay bahçesi güneşten önce benim gönlümü çeldi. köşede bir masa buldum hem güneşi hem caddeyi kesen. 
iki çay söyledim. ama ikisini de kendim içtim. yıllar oldu hala kırgınım çünkü çok sevdiğime. zaten çayı da güzel değildi cafenin. durduk yere yeni bir kırgınlık çıksın istemedim. bana sorarsan hayyam çay evi istanbul'daki en güzel çayın sahibi. belki bir gün kırgınlığım geçer, elinden tutup o'nu da götürürüm hayyam'a. hem belki ilk kez o gün çekerim sigaranın dumanını içime. daha içime. tıpkı kokusunu çektiğim gibi. başka şeyler de yaparım elbet. misal bugüne kadar bir türlü yazamadığım ilk ve tek şiiri sırf o'nun için yazarım. sonra okurum. iyi şiir yazamam ama çok iyi şiir okurum bayım.  ve sonra sevinç gözyaşları dökerim kucağına kırmızı güllerden evvel. göremediğim her aya karşılık kirpiklerinden öperim sonra tek ve tek. 
...
çünkü seviyorum bayım. o bilmiyor ama çok seviyorum. . 
dünyanın bütün dillerinde, ulusal ve uluslararası tüm sularda, tüm kıta sahanlıklarında, yerde ve gökte, yazda ve kışta ve tabi ki baharda ve dahi buselik makamında ama ve bilhassa anlamını bilmeden meftunu olduğumuz şarkılarda diyorum bayım.
seviyorum.