2 Ocak 2015 Cuma

bir kış günü kadıköy'de..

onüç gündür işsizim. üzülmesin diye anneme söylememiştim. dün öğrendi. canı sıkılmış. canımı sıktı. üç kuruş birikmişle yapmayı planladığım işi yapmak gelmiyor artık içimden. heyecanım, özlemim kalmadı. hiç bir şey yapasım yok. ama alnıma yazılmış, sırtıma yüklenmiş sorumluluklarım var. onlardan birisi için şimdi çok sevdiğim ama bugün içinde bulunmayı hiç istemediğim kadıköydeyim mecbur. sartre'nin bulantı'sını çocuğa ödev olarak vermişler. kitaplığımdaki  bulantı'yı bulup  verdim önceki gün. beğenmedi beyfendi. yüzünü buruşturdu. eski bu dedi. oysa altını çizmediğim ender kitaplarımdan biriydi. babasının işsizliğini hatırlatmak istemedim. vazgeçtim. alışacaktı nasılsa. kararlıyım bu kez. sevmediğim işi yapmaktansa sevdiğimi bulana kadar dayanmaya çalışacağım. bunun için olduğumdan daha tutumlu olmam gerekiyor. bu maksatla sahaflar geldi aklıma. kilisenin önünden, yabancı dil broşürü uzatan ellerin arasından mühürdar caddesi boyunca yürüyerek akmar'a geldim. belki temiz bir ikinci el bulurum diye her zaman uğradığım sahafa baktım. ne onda ne de komşusunda yoktu kitap. bir başkasında yenisi vardı ama güvenemedim. alkım kitabevine yürüdüm.. 
kimseye danışmadan elimle koymuş gibi buldum bulantı'yı . kafka  ile camus'ya komşu olduğunu biliyordum çünkü. tam kasaya yönelirken tutamadım kendimi yerli külliyata yöneldim. daha elimdeki mungan ve selman bayer kitapları bitmemişken dahası tutumluğa her zamankinden çok ihtiyacım varken tezer özlü'yü öyle mahsun, öyle hüzünlü,  öyle güzel bakarken bırakamadım. atın ölümü arpadan olsundu. bir filmlerin bir de kitaplarım vardı şu dünyada dikili ağaç olarak. onlar için harcamayacaksam neye harcayacaktım elimdekini. 
dün akşamdan sonra karar verdim. ilkyaza kadar çalışmayı düşünmüyorum. madem kimse anlamıyor beni. kendim çalar kendim oynarım ben de. zaten bu gidişle yaza kadar ölmüş olurum!bu karmaşık düşüncelerle tezer özlü ve bulantı'yı uzattığım kasiyer şöyle bir baktı yüzüme. düşüncelerimi okumasına gerek yoktu. seçtiğim kitaplar bulanık düşünmesi için gerekli yeter-şartı sağlıyordu zaten.
bir anlık duraksamadan sonra klasik ve robotsal ifadeyle yirmiyedielli dedi. hadi bulantı neyse, bir de tezer özlü konunca masaya kız haklı olarak "yazık. kim bilir ne sorunları var adamın" diye düşündü. diyemedim bulantı çocuğun edebiyat ödevi için. ama kasiyerin üzüldüğü kadar üzülmedim. teşekkür edip çıktım dışarı. 
bir an önce eve gitmekti niyetim ama gelmişken bahariyesiz olmazdı. ellerim yüzüm buz kesmişti anında. eldivenlerimi takmadım. kapşonu kapatmadım. istedim ki köpek öldüren bu soğuk kafamdaki zehirli düşünceleri de bir bir dondursun hatta tüm düşüncemi yok etsin. uyuştursun. hani bir nevi "eternal sunshine of the spotless mind" etsin. 
kitapçıdayken parçayı yinele tuşuna bastığım duman bilmem kaçıncı kez manası yok derken yürüdüm. rüzgara karşı, moda'ya doğru. ama bir şey oldu. her zaman sakız gülü sokağını kendi bulan ayaklarım bu kez şaşırdı. kilisenin sokağına döndü. bunu farkeder  farketmez hemen sarraf ali sokaktan kıvrılarak sakız gülüne çıktım. tüm ihtişamı ve arnavut kaldırımlarıyla sanki bana kucak açmış, gel diyordu canım sakızgülü.  icabet ettim. sağındaki ve solundaki irili ufaklı dükkanlara bakarak rexx sinemasının önüne geldim. vizyondaki filmlere baktım. müzeyyen'i gördüm! "fakat müzeyyen bu derin bir tutku"  uğruna yine böyle bir kış günü kadköy'ün altını üstüne getirip de bulamadığım, kilometrelerce yürüdüğüm kitaptı. filmini yapmışlar.  filme girip girmemekte tereddüt ettim. bir kaç dakika öylece ve sadece afişine baktım.... 
çay istedi canım. ve ocak soğunun da işlemediği düşüncelerimi bir yerlere bırakmak istedim. nazım hikmet'e yürüdüm ağır ağır. insanlar vitrinlere bakıyordu. bense bir anlam bulabilir miyim diye insanların yüzüne bakıyordum.
..
 onüç:onbeş olmuş saat ve ben hala yazıyorum nazım'da... 
yaklaşık yarım saattir buradayım ama ellerim daha yeni ısınıyor. normal insanlarınkinden daha çok üşür ellerim. bu duygu nasıl anlatılır bilmiyorum ama seviyorum bu durumu. garip bir haz veriyor ellerimin her kış normalinden daha soğuk olması. tuhaf bir durum belki ama kışı bu yüzden çok seviyor olabilirim.
bilmiyorum..
-şimdi bir çay daha içeyim. ellerimle birlikte içim de ısınsın...
belki sonra yine yazarım...
..
ondört:onsekiz 
defaetle söylemişimdir ama tekrar etmekte hiç bir beis görmüyorum. buranın çayının tadı başka bir yerde yok. en azından istanbul'da görmedim, tatmadım. ama ve lakin ikibindokuz haziranında safranbolu'da içtiğim çayı her daim ayrı tutuyorum.
..
beşinci çayımı söyleyip tezer özlü'yü okumaya başladım. daha ferit edgü'nün yazdığı önsözü okurken ben de olmayan ve yky'den çıkan diğer kitaplarını da almaya karar verdim..
...
diyor ki edgü önsözün bir yerinde; 
-baskıya başkaldıran her zaman haklıdır. 
peki soruyorum ben de; ya baskıya direnemeyenler n'olacak?  ya da şöyle söyleyeyim. haklı olmak mutluluğu getirir mi?

onbeş : kırkbeş
evdeyim.
 geçen cumartesi günü yarım bıraktığım  kış uykusu'nu   izleyeceğim birazdan...

onyedi:otuziki
film bitti..
.

d u m a n - manası yok