31 Aralık 2015 Perşembe

dağ yolundan giderim beğğleer ona göre

her duyarlı vatandaş gibi garajda bıraktım bu sabah arabayı. lakin toplu taşıma üstadları da bizi durakta bıraktılar. beş dakikada bir geçen otobüslerden yarım saattir haber yok. üstüne bir de karabaş musallat oldu başıma "hadi abi oynayalım" der gibi kıpraşıyor ayağımın altında. "olm bak git" diyorum anlamıyor hayvan! ayaklar buz, eller kayseri pastırması kıvamında kaskatı. kar inceden ama sıkı yağıyor. soğuk zaten öküz öldürüyor.
.
böyle karlı havalarda ne anam, ne babam. nilüfer gelir aklıma hep. ve o meşhum şarkısı. her yerde kar var. 
başka şeylerde gelir aklıma elbet. çocukluğum mesela. en son ortabirin yılbaşını hatırlıyorum böyle yoğun kar yağışlı. aralarda olabilir belki başka karlı yılbaşları. ama benim hafızamda kardan sonra açan güneş gibi parlayan bir tek bu anı. zira öğleden sonra bastıran kar nedeniyle son iki ya da üç dersi yapmadan eve dönmüştük. sonra akşam eve gelen rahmetlinin piyangocu edasıyla üç kardeşe çektirdiği piyango biletleri. ertesi gün bir şey çıkmadı tabi. bir tek biradere amorti. zaten her zaman şanslıydı köftehor! 
.
aktarmalı da olsa işe gidecek bir otobüs buluyorum. akbili basma sırasında şoför uyarıyor. daha doğrusu kulağımın zarını iğfal ediyor. "xyz den geçmiyoruz direk dağ yolundan giderim beğğler ona göre."  bizi işimize götür de ister dağ ister deniz yolu farketmez baba. buradaki baba, lafın gelişi. hava çok soğuk. ellerim gibi beynim de uyuşmuş. yoksa babamdan başkasına baba demiş adam değilim. ayrıca ve bi'daha anne sözü dinlemeyip şapkasız çıkarsam adam değilim. neyse yol uzun, otobüs soğuk ama kalabalık. 
kaloriferi de çalışmıyor üstelik. camları buğulandıran nefeslerimizle ısınmaya çalışıyoruz. ayaklarım buz hala. yirmi küsür yolcu egzosunu dahi ısıtmayan otobüsün muhtelif yerlerinde muhtelif biçimlerde üşüyoruz.  yine de otobüsün içine girer girmez üstündeki karları temizleye çalışanların gözlerinde umut var. en azından dışarıda değiliz sevinci. lakin uzun sürmüyor. yol aldıkça, yüksek rakıma çıktıkça acaba işyerine varabilecek miyiz endişesine bırakıyor bu sevinç kendini. 
.
canım insanlar. yaralı ve bereli insanlar. tam karşımda bir adam. kırk ya da kırküç yaşında belki de otuzsekiz. siyah beresi, beyaz samsung kulaklığı ile alnını otobüsün yuvarlak demirine dayamış, düşünceli. üşüyor belki benim gibi. belki başı ağrıyor. belki başka bir hayat gailesi. bilemiyorum. hakeza adamın hemen çaprazındaki kırmızı bereli, bej mantolu kadın. sırtı bana dönük. çok konuşkan. oniki dakikadır telefon kulağında. benim burada yazdığımın iki katı cümle kurdu. bütün otobüs akşamki yılbaşı organizasyonunu öğrendik. öyle ki, bir yolcunun "akşama biz de size gelelim mi abla" demesi an meselesiydi. şoför ani fren yaptı.  peşinden öndeki aracın şoförüne sunturlu bir küfür savurdu. sağa sola savrulduk. önde, şoförün tam arkasında oturan bir kaç gün görmüş abi; "cık cık cık bu havada böyle araba kullanılmaz ki" diyerek şoföre arka çıktılar. bir teyze oturduğu yerden "evladım yavaş gitsene " dedi. arkalardan bir cem yılmaz varisi, teyze senin adımlarından bile yavaş gidiyoruz zaten" diye şoförden önce karşılık verdi. gülüşmeler oldu. teyze cevap hakkını kullanmadı. hemen arkamdaki bir abi; " bi'sene daha böyle yağdıydı" dedi. kimse bir şey söylemedi. belki de hangi sene olduğunu düşündü herkes. ben düşünmedim. dışarı baktım..

kar dedim, ne güzel yağıyor...
.




27 Aralık 2015 Pazar

bazı şeyler

bazen hayata karşı, boş kaleye topa dokunsa fileleri havalandıracak golcü rahatlığında hissediyorum kendimi. ama sonra kan-ter içinde uyanıyorum.
.
tracy chapman'a fena sardım bugünlerde. günde üç öğün, beş vakit chapman dinliyorum. varsa yoksa tracy. söylemiştim, seviyorum böyle 'çatlak sesleri.'
.
ve pazar günleri eskisi gibi canımı sıkmıyor artık. direnmiyorum çünkü. teslim oldum diyebilirim. son tahlilde mutlu değilim ama mutsuz da değilim. 
.
2016'ya çok az kaldı. ve ben hâlâ saatli maarif takvimi almadım.
.
görünüşte küçük ama etkide büyük öyle 'tesadüfler' yaşıyorum ki ne diyeceğimi bilemiyorum. başımı göğe kaldırıyorum.
.
bugün mesela, bir sebeple nümeroloji işine girdim. kader sayımın yıllardır kendime uğurlu sayı diye rastgele seçtiğim 4 çıkması ve karşısında yazanların tıpkı kişilik sayımın karşısında yazanlar gibi karakterimle büyük ölçüde uyuşmasına şaşırdım.
.
yine az önce rastgele bir sayfasını çevirdiğim pessoa'da şunları okuyunca yukarıya baktım yine! 
"belki de sonsuza kadar muhasebeci kalmak benim kaderimdir; şiir ve edebiyat ise alnıma konmuş bir kelebektir belki...."
.
ve tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş ama tam anlayamadım kim olduğunu. kimdir, necidir, hatun yahut er kişi midir, yaşlı mı genç mi, yalnız mı kalabalık mı, güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? ama ne önemi var di' mi? bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor kafama; sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? yaşam ve ölüm. gece ve gündüz....
ve şimdi. günün güzel geçeceğini müjdeleyen yakışıklı bir güneş var yukarıda. hakeza dışarıda nefes kesen bir soğuk ve en kral karpostallara konu olacak çatı üstü aşıkları, kumrular. ve zihnimdeki bahariye. sonra kadıköy çarşı, dolmuşlar, kitap cafeler, balıkçılar. nihayet sessiz ama telaşlı kalabalık. canım insanlar bekleyin. geliyorum.
.

25 Aralık 2015 Cuma

taklitler aslını yaşatır mı gerçekten?

sevgili dostlar, aziz kartacalılar;
malum olduğunuz üzere bir kısım replikacılar var bu internet coğrafyasında. işte onlardan iki kişi. biri erkek biri dişi. yazılarımı, düşüncelerimi utanmadan sıkılmadan alıp sözde bloglarına yapıştırmışlar ve kendileri yazmış gibi yayınlamış kifayetsiz muhterisler.
google'da başka bir şey ararken tesadüfen gördüm bu sabah. üstüne de bir dolu "layk " almışlar. ağlasam mı gülsem mi bilemedim.

mademoiselle'e mektup


eyvallah link vermek istemeyebilirsin. ama bir köşesine alıntıdır, çalıntıdır vs bir şeyler yaz be mübarek. biz de tesadüfen rastlayınca 'çok sevmiş demek ki' deyip gülüp geçelim. ama böyle, sanki kendin yazmış gibi ve sadece bir iki kelimeyi değiştirip yapıştırırsan.
söverim.
çok kötü söverim!

şimdi sayfa linklerini verip internet mahiri yapmak istemiyorum bu plastikleri. kendilerine yorum ve mesaj bıraktım. anlayana sivri sinek saz hesabı..
.
son tahlilde benim göremediğim ve yazılarımla hâlâ bu işi yapmakta olan 'canım insancıklara'  çok selam eder, kulak zarlarını dürterim..
.

23 Aralık 2015 Çarşamba

varoş cafe

yaklaşık on üç ay sonra aynı varoş cafedeyim. güneşin karşısına alacaklı gibi dikildim. hayat en azından bunu borçlu bana. ellerim çünkü her kış olduğu gibi bu yıl da soğuk. parmak uçlarım roma rakamlarına benzerdi eskiden. şimdi kiril alfabesi gibi.
Ж ж, Щ щ,Л л.... 

parmaklarımın değişmeyen tek yönü soğukluğu. ekim on beşten nisan beşe kadar bu hep böyle.
.
cafenin hem sahibi hem garsonu unutmamış beni. "az şekerli değil mi abi" diyor küçük esnaf yalakalığında. halbuki benden en az beş yaş büyük olduğunu ikimizde biliyoruz. zoraki gülümseyerek "evet az şekerli" diyorum. 
allah'ın bildiğini kuldan saklayacak değilim. sevmiyorum bu adamı. geçmiş gün yaptığı boşboğazlık yüzünden üç ay uğramadım dükkanına. ama ne var ki mahallenin eli-yüzü düzgün dahası öğlen güneşini en iyi alan tek cafesi burası. güneşi olmasa, üste para verse gelip oturmam. ama güneşin hatırı var işte.
.
o güneş ki bakmalara doyamıyorum. baktıkça içim ısınıyor. yüreğim genişliyor. 
şimdi işte yine o güneşin karşısında kulaklığımı yanıma almadığıma hayıflanıyorum. çünkü ve zira müziksiz yazmak ; susamsız simit yemek gibi bir şey benim için. karşımda cilveleşen güneş yazma iştahımı acayip artıyor yine de. hiç bir şey yazamazsan beni al, beni yaz diyor adeta. b. soares (pessoa) geliyor aklıma. düşünceleri. düşüncelerim. sonra tezer özlü ve cafe tristiani. sonra sonra zarifoğlu.
.
beni bu yazarlara bağlayan şeyi arıyorum kış güneşinin ortasında. dikkatim çabuk dağılıyor. yönümü değiştiriyorum hemen. yeni yılı düşünüyorum. bugüne kadar hiç bir yeni yılı böyle düşünmemiştim oysa. hatta hiç yeni yıl düşünmüşlüğüm ve kutlamışlığım yoktur benim. saçma geliyor çünkü yine bir sene sonra eskiyecek olan başka bir yılı maddeleştirip bir insan yahut ve haşa tanrı gibi istek ve dileklerde bulunmak. alt tarafı gelen yeni bir sayı. insanların yaşlanmalarını, bir ölçüde ölüme bir adım daha yaklaşmalarını doğum günü adı altında kutlamasından ne farkı var bu yeni yılların? benim için yeni yıl saatli maarifin değişmesi demek. bir de çocukluğumda kar yağarsa sevinirdim. fazladan bir kaç gün daha tatil olur diye. evet hepsi bu. hepsi..
.
kahveyi yine becerememişler. safi şeker. bir dahakine şekersiz söylemeli diyorum içimden. sonra sebepsiz gülüyorum. hesabı istiyorum. garson kahveyi sevdiğimi sanıyor uzaktan. "tazeleyim mi abi" diyor gevşek gevşek. kış güneşinin hatırına hepsi diyorum kendime. kış güneşinin hatırına.... 

hesap diye sesimi yükseltip bu sefer sevdiğim bir şarkıyı mırıldanıyorum....
.



20 Aralık 2015 Pazar

nereye gidiyorlar?

bu sabah bir kuş sürüsüne daha denk geldim. cuma gününden beri dördüncü tesadüf bu. 
ne hoş. 
bilirsin. kuşları ne çok severim.  
bilirim. sen de seversin.
ama bu sefer her zamankinden daha çok merak ettim. ve zarifoğlu gibi sormak istedim.
"beraberce dalgın dalgın, içimizden düşünüyormuş gibi soralım. nereye gidiyorlar?"
nereye böyle..
.
nazan öncel - nereye böyle
.

16 Aralık 2015 Çarşamba

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar leydim

merhaba dedim.
buyrun oturun dedi.
muayene barkodunu uzattım.
yüzüme bakmadan hızlıca kaydımı yaptı. yüksek perdeden, yarı otoriter bir sesle;
evet dinliyorum nedir şikayetiniz diye sordu.
hızlıca anlattım. sakince not aldı.
sanki dayak yemiş, yok hayır kamyon çarpmış gibi hissediyorum dedim.
gülümsedi.
ama gülüşünü beğenmedim. yine de anlatmaya devam ettim.
kollarım kopuyor, ayaklarım tutmuyor. şiddetli mi şiddetli bir ağrı. boğazımda yanma, hafif de öksürük var.
dikkatle dinlemeye devam etti. o'nun bu dikkati beni tüm bildiklerimi anlatmaya sevketti. sağlık sonuçta. şakaya gelmez.
theraflu içtim dedim sabah ve öğlen. üstüne bir de tylolhot.
aferin dedi. ikisini peş peşe mi içtiniz diye sordu.
yani dedim
dişlerini sıktı. dudaklarını büzüştürdü.
peki çarpıntı var mı? ciddi çarpıntı yapar bu ikisi dedi.
var ama bugünlük bir olay değil dedim
ne demek bu diye sordu.
anlattım. bu sıralar kalbime mukayyet olamıyorum doktor. çok çarpıntı yapıyor. mesela olur olmaz yerlerde aklıma geliyor. önce şapşalca gülümsüyorum. sonra kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor dedim.
yine güldü.
ben yine beğenmedim gülüşünü.
iyi dedi. uzanın şöyle bakalım. 
nasıl yani dedim.
muayene edeceğim. ne yapacağımı sanıyorsunuz?
nemrut, huysuz biri ama allah için işini ciddiye alan ve düzgün yapan biri doktor.
ikisini aynı anda içtiğin için tansiyonun da çıkar dedi.
farkında değilim dedim.
tansiyonumu ölçtü. normal dedi.
şimdi de ateşinize bakalım dedi. kulağıma etiket basma makinasına benzer bir şey soktu.
ateş çok yüksek değil, peki ağzımızı açalım şimdi dedi. o bir kez daha uyarmadan kocaman açtım. AAAAAA
hmmm yaptı.
sırtımı açtırdı sonra. derin nefesler aldırdı. öksür dedi. öksürdüm.
anlaşıldı dedi.
ama ben bir şey anlamadım.
telaşsız adımlarla masasına yöneldi. ciddiyetinden hiç bir şey kaybetmemişti. dört kalem ilaç yazmış. onları anlattı bana. biri burundan, diğeri ağızdan olmak üzere iki sprey. bir antibiyotik. bir de soğuk alğınlığı ilacı.
o an bir düşünce oluştu zihnimde. daha doğrusu bir soru?
acaba bugün aynı muayeneyi uyguladığı ve aynı ilaçları yazdığı kaçıncı insandım? işini ve iş yerini seviyor muydu? yahut  insanları?
karanlık, penceresiz bir odası var. odada müzik yok, kasvet ve ağır ilaç kokusu var. hızlıca bir hesap yaptım kafamdan. dokuzdan dörde çalışsa, saatte dört hasta baksa günde en az 24 hasta eder. bu karanlık. ve sessiz odada. o an mini bir empati fırtınası yaşandı içimde. o'na karşı değişen düşüncelerimi toparlarken o "geçmiş olsun" diyerek ve yine gülerek uzattı reçeteyi.
bu sefer gülüşünü beğendim.
.
tracy chapman - the promise

12 Aralık 2015 Cumartesi

beş vakit-9

sabah :
gitmedim işe bugün. halbuki işe başlayalı daha dokuz gün oldu. idare edilebilir bir gribi "çok hastayım" diye mazeret gösterdim. ben söylerken inanmadım. yardımcım da dinlerken inanmamıştır herhalde. gerçi hâlâ zor nefes alıp burnumdan konuşuyorum ama asıl mesele bugün işe gitmek istemeyişimdi. sanayi devriminden beri şaşmayan köle düzeninin tekerine çomak sokmaktı bir nevi amacım. lakin tedirginim. umarım o çomak bir yerimize.... 
neyse..
....
.
öğle:
öyle uçlarda bir hayat yaşadığım söylenemez. çoğu sıradan insan gibi yer-içer uyurum bende. sabah dokuzda işe gider, akşam altıda eve dönerim. kimi insanlar sinema, kimileri de tiyatro sever. bazıları kitaplarda hayat bulur, bazıları sadece müzikle nefes alır. ben sinemaya bayılırım. müziksiz yaşayamam. babamı özlerim, beşiktaş'ı tutarım. lakin torunlarıma anlatacak öyle aman aman anılarım yahut çok hareketli bir yaşamım yoktur. tüm bu sıradanlığa rağmen marjinal, keskin kararlarım olmuştur hep hayatta. misal az önce buraya ciddi ciddi blogu kapatmaya gelmiştim aslında. dile kolay tam dokuz sene dört ay ve iki gün. beraber büyüdük diyebilirim blogla. ama sonra vazgeçtim. zira bernardo soares'i gördüm masamda. ıhlamur bardağının hemen yanında. keyifsizdi. ama daha çok kızgın gibiydi bana! düşünmedim fazla. yazmaya karar verdim. çünkü ne zaman hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor.
.
yazalım bakalım..  
....
.
ikindi: 
düşünüyorum da bazen çok, çok fazla direnç gösteriyorum olaylara, insanlara ve yazıya karşı. evet yazıya bile. oysa bu kadar direnmemeliyim. etrafımda gelişen her şeyi  sadece oldukları gibi kabul etsem daha kolay olabilir belki her şey.
ama ve öte yandan içine dahil olmak istemediğim dayanılmaz bir hayat var dışarıda. gürültü, trafik, kalabalık. hepsi ürkütüyor beni. yoruyor. çaresiz bırakıyor bazen. 
neyse ki şarkılar var hâlâ. 
şarkılar. güzel şarkılar. unutulmaz şarkıcılar. 
.
bir gün, sırtını ormana, yüzünü denize dönmüş sessiz ve sakin bir ağaç evde, mesela candan'ın aşağıdaki klibindeki gibi bir ormanda, yel değirmenlerinin hemen dibinde yaşamayı hayal ediyorum. bir gün diyorum. ama mutlaka.
....
.
akşam : 
üzerine az düşünüp çok kelam ettiğimiz hayat tüm sıkıcı ve sıradan tekrarlarına rağmen çok garip yine de. misal önce büyükçe bir kapta su kaynatıyorsun. sonra onu, içinde kuru ve minik siyah şeylerin olduğu daha küçük bir kaba boşaltıyorsun. on iki dakika sonra da çay diye içiyorsun. üstelik bunu çok da hüzünlü olmayan ama boğazını düğümleyen iki satır cümlenin hemen ardından yapıyorsun.
zarifoğlu diyorum, ne güzel adam.
....
.
yatsı :

hayallerim diyorum sevgilim. sonsuz hayallerim, asla sensiz değil. bunu biliyorsun değil mi?
.

6 Aralık 2015 Pazar

hayyam'ın güneşini çalmışlar gördün mü?

küçük parke taşlarla döşeli dar bir sokağın başında durdum. sokağın ismini göremedim. ama bir ucu madame coco'ya çıkıyordu. hemen sağ başında ottoman restaurant vardı. kısa fakat dik bir sokaktı. belki onlarca kez ya önünden ya içinden geçtim. fakat bugünkü kadar beni içine çektiğini anımsamıyorum. sokağın ucundan güneş damlıyordu. güneş damlaları hayattaki amacım, dar ve kısa sokak da amaca giden yolum olmuştu adeta. durmadım. yürüdüm. ağır ağır. sindire sindire. her bir hücremde hem mutluluğu hem de kaybetme korkusunu yaşayarak, iki zıt halin arasında yürüdüm. sokağın başına vardığımda sanki bir ömür geçmiş gibiydi.
.
yüksek binaların arasında güneşi ararken hayyam çay evini gördüm. hemen solumda, kuytuda güneşsiz, garip bir hali vardı. öksüz kalmış gibiydi. dışarıdaki masalarının hepsi yalnızlığa mahkum edilmişti. oysa kadıköy'ün ve hatta dünyanın en güzel çayı burada demlenir. ama işte bu pazar güneşini çalmışlar hayyam'ın. ve dolayısı ile müdavimlerini de. bir karar vermeliydim. bir yanda güneş diğer yanda evrenin en güzel çayı. tereddüt etmedim. hayalleriyle sevdiği kadın arasında kalmış bir aşık gibi kederimi kalbime gömüp güneşten tarafa yürüdüm.
...
sırtımdaki onca yüke, beynimdeki yüzlerce düşünceye neyin iyi geldiğini anlamaya çalıştım yürürken. bulamadım. ama köşede güneş gören minik bir kahve dükkanı buldum. boş olan iki sedir masadan en çok güneş alanına oturdum. bir an için kahve mi çay mı ikileminde kaldım. çay söyledim. ardından gözüm kamaşana dek güneşe baktım. sonra gözlerimi kapadım. güneşin sıcaklığını, insanı saran samimiyetini önce yüzümde ardından bütün vücudumda hissettim. huzur diye bir şey varsa şayet içinde bulunduğum an olmalıydı. üç buçuk ay sonra bir sigara yaktım. sanki ayarlanmış gibi sigaranın peşinden çayım geldi. tam o esnada ürkek adımlarla yanımdan geçen tekir kediye gülümsedim. garson üzerine alındı. "afiyet olsun" dedi. aldırmadım. iki gündür dilime dolanan şarkıyı aradı zihnim. bulması çok zor olmadı.
...
oysa eskiden, çok eskiden içinden istanbul geçen şarkıları biriktirirdim. sonra içimi delip geçen şarkıları toplamaya başladım. zira hüznüme ve kimsesizliğime bir tek onlar iyi geliyordu. lakin yoruldum. çok yoruldum. hüzünlü şarkılara eskisi gibi dayanıklı değilim artık. gözlerimin nemlenmesine, kalbimin yorulmasına sebep oluyorlar çünkü. sadık geliyor aklıma hep böyle zamanlarda. bu şarkılar gerçekten bir şeylerimizi çalıyorlar.*

.
* sadık  yalsızuçanlar - garip  
.

4 Aralık 2015 Cuma

yalnız sana yazıyorum

otobüsteyim
yorgunum
ama
mutsuz değilim
cuma trafiği can sıkabilir 
lakin
en sevdiğim işi yapıyorum
sana yazıyorum
o vakit stres yok, ağlamak da
gaye su akyol var
"biliyorum"  ne güzel bir şarkıdır
ve gaye su ne güzel bir kadın
en az francoiz kadar
en çok...
en çok kim kadar bilemedim şimdi
ama dünya küçük derler 
oysa otobüsümüz her şeyden küçük 
evimden tam on dokuz km uzakta
otobüsün en sonunda, arka beşlinin en solunda ve soğuk cam kenarında
sana yazarken sağımda bir karaltı gördüm
baktım bir adam ve denizde kulaç atıyormuş gibi elleri
yetmiyor, kollarını sallıyor
galiba başını da sallıyordu
bir daha baktım 9 numara, şadi bey
apartman yöneticimiz
kulaklıklarımı çıkardım
gülümsedim
gerçekten ve ama tüm kalbimle
çünkü ben şadi beyi severim 
güldüğüne göre sanırım o da beni seviyor..
..





2 Aralık 2015 Çarşamba

scent of a woman

masumiyet müzesini okuyordum. yapacak daha iyi bir işim yoktu. dört günlük yok hayır beş günlük trafik curcunasından, debriyaj-gaz-fren üçlemesinden ve gri asfalttan bunalıp gergin bedenimi lila renkli otobüsün şefkatine bıraktığım akşam yorgunluğunda biraz da zoraki okuyordum. bir sayfa okuyup üç dakika camdan dışarıya bakıyordum. bazen de inen-bineni izliyordum. diyebilirim ki ilgimin en zayıf halkası masumiyet müzesi idi. sonra işte, altıyı yirmi geçe, otobüs atatürk caddesine henüz girmişken bir kadın geldi. doğrusu, önce kokusu geldi.  sonradan olma sarı ve uzun saçlarıyla, siyah deri ceketiyle hemen önümdeki koltuğa oturmuştu. kitabın gereksiz detayları arasındaki kaybolduğumu koku beni kendime getirince anladım. parfümün adı dilimin ucundaydı. ama bir türlü aklıma gelmiyordu. yıllar öncesinden geliyor gibiydi ama gelecekten gelme ihtimali de vardı. mâmafih tek kurşun atmadan teslim oldum hem kokuya hem sahibine. koku, kadında öyle güzel duruyordu ki hani okuduğu kitabı da görebilseydim şayet melekler şehrinin, paralel evrenlerin, schrödinger'in kedisinin ve daha bir sürü uzak ihtimalin gerçekliğine şahitlik yapabilirdim hemen oracıkta. o da ne? sanki iç sesimi duymuş gibi birden arkasına döndü kadın. bir şey diyecek gibi oldu. ben o'nu tanıyacak gibi oldum. ama ikimiz de bir şey söylemedik. ben gözlerimle , o dudağının sol kenarıyla gülümsedik karşılıklı. sonra o önüne döndü. ben masumiyet müzesi'ne. okuyamadım elbet. ayracı kaldığım sayfaya sıkıştırıp kitabı çantama koydum. telefonumdaki müziği model'e ayarladım. uzunca bir vakit ne yapacağımı bilemeden, kokunun verdiği  hislerle uzak-yakın ne kadar hatıram varsa sütçü beygiri gibi döndüm etrafında. sanki bir karar vermem gerekiyordu. ve her vakit olduğu gibi gri olmamalıydı hiç bir renk, hiç bir karar. ya hep ya hiç olmalıydı çünkü. yeterince ara'da kalmıştım zira. burada da duramazdım. lakin karşı koymak da manasızdı hatıralara. öldürmeyen acılar güçlendirir miydi? sahi neydi ve nasıldı o laf ? ama işte acı değil de tuhaf bir his, acayip bir iz kaldı bu akşam içimde. bir nevi geçmişin hesabını yahut geleceğin provasını yapıyordum. 
hem hesap demişken  ne diyordu yeditepeli yusuf;  aşkın kar-zarar defteri yoktur alacağın varsa yüreğine yazacaksın" ..  yüreğine yazacaksın... yüreğine.... derken  otobüsün mekanik ablası bir sonraki durağı anons ediyordu; şair nedim'miş adı.
.
son çalan şarkı : moDel - kuğunun ağıtı
.

1 Aralık 2015 Salı

belki bir gün asaf okuruz pier loti'de

bir sabah diyorum sevgilim
bir sabah, mesela altı kırk dokuzda ezberlerimizi bozmakla başlarız güne
önce sen kurtulursun yüklerinden sonra ben
1699 karlofça'dan bugüne
kahvaltıyı güneş vuran ön balkonda yapmak için ısrar ederim kasım ayazında
sen çayı bana demletirsin uyku sersemi ama en ikna edici güzelliğinle 
çünkü ben çok güzel çay demlerim -bunu ikimizde biliyoruz-
ve sen çok güzelsin
bunu da yalnız ben biliyorum
.
sen bir kez daha üzülmeyeyim diye beşiktaş'ın yenilgisini gizlersin kahvaltı haberlerinde
ben anlamaz gibi yapar bir kere daha aşık olurum sana
"kuşlara ekmek vermeyi unutma" derken bana
vaya con dios çalarken çözdüğümüz çengel bulmacanın resimdeki sanatçısını bilmezlikten gelirim sen sevinesin diye 
oysa tecâhül-i arif yaptığımı anlarsın ve bana bir kez daha aşık olursun
"çıkarken atkını sarmayı unutma" derken sana
.
üçyüzaltmışbeş gün altı saat hem düşünür hem yazarım seni
ama ve yine de yağmurlu bir öğle sonrası işten erken çıkıp beraber eski türk filmi izlemek yahut en sevdiğimiz kış güneşinde sahile inip "garson bize iki çay. birisi açık" demek gibi özlemlerim  oluyor bazen
çünkü hâlâ yapamadıklarımızı özlüyorum
çünkü hâlâ ihtimallerin şefkatine sığınıyorum 
belki diyorum
serin bir akşamüstü asaf okuruz pier loti'de.
.


30 Kasım 2015 Pazartesi

beş vakit - 8

sabah :
peronun en ucunda, elimde siyah evrak çantam, kafamda günlük düşüncelerim metronun gelmesini bekliyordum. ne kadar zaman bekledim hatırlamıyorum. önce trenin "geliyorum, kenara çekilin ıslığını" duydum. hemen akabinde; sırtında turuncu yeleği, elinde telsizi ve kıçında plastik copuyla yasal bir güvenlik görevlisinin tıpkı leman sam'ın şarkısındaki gibi usulca yanıma yaklaştığını gördüm. güvenlik görevlisi ilan-ı aşk edecek gibi görünmüyordu. şarkı da söyleyeceğini sanmıyordum. tüm bunlara karşın o bilindik sert görevlilerden hiç değildi. oldukça kibar bir tonda  "beyfendi sarı çizginin gerisinde durmanız gerekiyor, lütfen geriye gelir misiniz" dedi. sesindeki merhamet ile samimiyet arasındaki ton aile babası olduğunu ele veriyordu. belli ki hayatımdan endişe etmişti. soğuk raylara nasıl kilitlenmişsem artık... 
sesindeki naiflik mi yoksa yüzündeki samimiyet mi tam olarak emin değilim. belki de turuncu yeleği! bilemediğim bir şeyi tesir etti. derinliğini bilmediğim bir kuyudan tutup çıkardı beni..
gülümsedim. en son ne zaman gülümsediğimi aradım hafızamın sisli ara sokaklarında. bulamadım. ya da en son ne vakit bir insana tesadüf etmiştim.... hatırlayamadım.
.

öğle :
yemekten sonra,  güneşe çıktım. kararsız adımlarla dolanırken köşede, adeta kimse görmesin diye saklanmış, salaş bir cafe gördüm. ilk kez geldiğim bu yerde ne vakittir yapmayı unuttuğum ya da ıskaladığım bir şeyi hatırladım. en son geçen sene yine bu vakitler, ikibinondört'ün herhangi bir kasım gününde işi gücü siktir edip yarım saat gecikme pahasına öğle arası kahvesi içmiştim. türk kahvesi. az şekerli ya da sade. farketmiyor. çünkü kahveyi değil kış güneşini seviyordum.
.
ikindi :
metroda masumiyet müzesi'ni okuyordum. önceden okuduğum kitapların aksine bu kitabın yolcuların ilgisini daha çok çektiğini farkettim. pembe renkli, çok kalın bir kitaptı. acaba dedim içimden, bu kadar ilgiye mazhar olan kitabın rengi miydi yoksa kalınlığı mıydı? ya da ve belki de kitabın bizatihi kendisidir diye düşündüm. bilemedim.
.
akşam :
annemi seviyorum. yalan yok şimdi; sohbetini ve tabi ki çok özlediğim yemeklerini de. arada bahaneler uydurup uğrarım yanına. lakin bu akşam bahaneye gerek yok. emekli maaşının günü. babam öldüğünden beri ben götürüyorum maaşını. geleceğimi biliyordu ama şimdi evde yok. anahtarlarımı bulamadım. alt komşumuza (aynı zamanda annemin kiracısı) indim. içeriden tanıdık ama eskilerden bir şarkının sesi geliyordu. "aylar geçse de yıllar geçse de bir ömür böyle bitse de ben seni unutamam" diyordu şarkıcı. hatırladım. doksanların ferda anıl yarkın'ı bu. zile bastım. müzik sesi kesildi. ardından kapı yavaşça açıldı. alt komşumuz, kucağında çocuğu ile görünür görünmez beni tanıdı. "hoş geldin mithad abi" dedi. annemi sordum.  çıkarken o'na semt pazarına ineceğini, onbeş-yirmi dakikaya döneceğini söylemiş. teşekkür edip ayrılırken "dışarda kalma, buyur içeride bekle istersen" dedi. bu son derece kibar ve samimi davete tekrar teşekkür ederek binanın ön tarafına geldim. yaz kış orada bulunan veranda koltuklarından birine oturdum. bir an için kasım ayazını iliklerimde hissettim. çantamdan telefonumu ve kulaklığımı çıkardım. youtube'da ferda anıl yarkın'ın sonuna kadar şarkısını buldum...
.
yatsı:
çay istemedi canım. "baban olsa bir demlik çayı bitirirdi" dedi annem. sessizlik oldu.  ıhlamur istedim. kalktı, ıhlamur kaynattı. ben de karşılığında şaklabanlık yaparak "dile benden ne dilersen valide sultan" dedim. güldü. sevdiği yerli bir dizi varmış televizyonda. onu aradım kanal kanal. kumandaya dokuzuncu basışta buldum dizisini. çocuk gibi sevindi. o sevindi diye ben de sevindim. onbeş-yirmi dakika  o'nunla birlikte diziyi izler gibi yaptım. arada lafladık eskilerden, gelecekten. televizyon karşısında uyuklamaya başlayınca televizyonun sesini kısıp sessizce yan odaya geçtim. kitaplıktan rastgele bir kitap aldım. kuşe kapağın iki yaprak çevirimi ötesine çok afili bir yazıyla günün tarihini not düşmüşüm. 04 kasım 2011 istanbul demişim ve yakışıklı bir de imza atmışım üzerine. bilhassa şekilli istanbul yazımı çok beğendim. kitabın diğer sayfalarını da şöyle bir karıştırdım. sahaf ve huzur kokuyordu. kokladıkça içime doluyor, daha da derine çekiyordum bu naif kokuyu. o an neden bilmem francoiz breut dinlemek istedi canım. daha önce hiç dinlemediğim bir şarkısını buldum internetten.. ben şarkıyı tekrar ve tekrar dinlerken kitabın altını çizdiğim yirminci sayfasında diyordu ki yazar;  "...iki yıl kadar önce bu köye yerleşirken yapmak istediğim tek şey vardı:  bir şeyler yazmak. çok küçük bir hayat....en temel olanlarla yetinmek.. zeytin, zeytinyağı, şarap, balık, çay, pirinç ve o köyün ekmeği, sebzeleri."  hani ve neredeyse hayalimin tamamını betimleyen bu üç buçuk satırı bir kez daha okudum. sonra bir daha. dört veya beş kez okuduktan sonra kitabın kapağını kapadım. hemen ardından da gözlerimi. francoiz dedim, ne güzel bir kadın.




.

29 Kasım 2015 Pazar

yirmidokuz.11

bugün bir ara düşündüm de;  bir daha dünyaya gelecek olsam şayet tarih öğretmeni olurdum. hem de çok iyi.  ryan gosling'den bile iyi.  o zaman mutlu bile olurdum. düşünebiliyor musun? mutlu bile olurdum. ama şimdi olmaz. şimdi olmaz. hem yaşım geçti. hem beşiktaş yenildi bugün. başka şeyler de düşündüm. mesela abruzzo diye bir yer varmış italya'da. orada yaşamak istedim. beş-on saniye kadar. yaşadım da. ama sen olmayınca vazgeçtim, döndüm sevgilim. bir daha dünyaya gelecek olsam diyorum; yine seni severdim.
.
son çalan şarkı : the hanging tree
.

28 Kasım 2015 Cumartesi

çakır

dün çakır ibrahim'e rastladım. annemlerin evinin önünden geçerken tesadüfen gördüm. arabayı yıkıyordum. birader de yanımdaydı . düşünceli bir hali vardı. adımları yavaştı. seslendim;  çakır ibooo  diye. bizden tarafa döndü. gözleri ayrı, dişleri farklı gülümsedi. çocuk gibi sevindi. koşarak yanımıza geldi. yolun ortasında hasretle sarıldık iki  koca adam. yıllar var ki görmemiştim o'nu. değişmiş. kilo almış biraz. saçları seyrelmiş, sakal bırakmış. namaza da başlamış. o eski serseri halinden eser yoktu. sakalını sıvazlayıp tebrik ettim. elini sıktım. güldü yine çakır gözleriyle. sonra hem bana hem biraderime kendi lisanında sitem etti. "arada uğrayın olm mahalleye. yüzünüzü gören cennetlik amk."
"çakıııır" dedim
"ne oldu lan?" dedi
"abdestin var mıydı senin?"
"he var. camiye gidiyordum şimdi."
"artık yok" dedim.
"hassiktir küfür ettim yine di mi?"
"her zamanki gibi dedi biraderim."
 güldük hep beraber.
eskiden de hep  böyleydik. en çok da çakır'la ben. 'kanka' değildik. kan kardeştik. mahalledeki ilk, belki de son kavgamı çakır'la yapmıştım. dört günlük küskünlüğün ardından grup halinde şimdi hatırlamadığım bir yerden dönerken kuruyemişçiden aldığı çerezleri bana uzattığında buzlar erimiş, ertesi gün şehadet parmaklarımızı kesmiştik tingir'in boş arsasında. 
hey gidi çakır. batak'da kimse eline su dökemezdi. mahallenin en hızlı koşanı, canımız yıldızspor'un bıçkın, sert stoperi. mithad selim'in can ciğeri. ama işte biraz hayat, biraz ihmalkarlık ve biraz her şey! uzak kaldık uzunca bir süre. benim Eskişehir'de olduğum zamanlar o kazakistan'da çalışmış bir süre. sonra hasrete dayanamış dönmüş vatana. bir kamu kuruluşunda çalışıyor şimdi. evli, mutlu ve üç çocuklu. 
yıllar mı acımasız yoksa biz mi çok vefasızız doktor? 
ha ne dersin?
peki söyleme. sen hep böyle sessiz kal. ben nasılsa biliyorum cevabı....
.
gaye su akyol  yıllar yılan
.

27 Kasım 2015 Cuma

lambada titreyen alev üşüyor*

eski başarılı maçlarını izleyip mazisinde geleceğini arayan ikinci lig topçusu gibi ben de yazmak için bir sebebim olur belki diyerek eski yazılarımı okuyorum kaç zamandır.
her gün rastgele bir yazımı okuyorum mesela. bazısını beğeniyorum bazısından nefret ediyorum. ama okumaya devam ediyorum. eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı diyen iç sesime kulak asmadan okuyorum hem. sonra bir kitap okuyorum. babamı özlüyorum.
bir film ardından
bir şarkı ve...
meğer ne çok hata yapmışım ben. ama belki de yapmadım emin değilim.
çünkü burada günler çok yavaş geçiyor bayım. hayat ise çok hızlı.
bi'çaresi yok biliyorum.
belki bu yüzden eski yazılarımı okuyorum.
eski yazgılarımı.
eskiler alıyor, yeniler veriyorum. insanları okuyorum. sahtekar bazen, fitne fesat ara sıra ama hep samimiyetten uzak. miş mış gibi yapmalar, aldanmalar, aldatmalar, hicaplar, içimizdeki irlandalılar, zorundalıklar, ön yargılar, çengel bulmacalar, duble yollar, aynalar, yalnız kalabalıklar, kampanyalar, ana haberler, labirentler, hayali icraatler ve reklamlar
boş işler bunlar diyorum bayım boş. sonunda almanlar ın kazandığı futbol oyunu gibi manasız bir kısırdöngü. 
şimdi mesela tam onbir ay sonra işe gitmek için bindiğim bir belediye otobüsünün terkisinden yazıyorum yine, yeniden. yiğitlik yapıp senin işine de gücüne de deyip istifa ettiğim kürkçü dükkanıma geri döndüm. pişman mıyım? evet. ama neye pişman olduğumdan emin değilim. gittiğime mi  yoksa döndüğüme mi? bilemiyorum. galiba her şeyin panzehiri zaman bunu da belletecek bir gün. ama ve lakin çöpe attığım onbir aydan benim anladığım; paran yoksa özgürlüğün hiç bir boka yaramıyor bayım. hem de hiç. dolayısıyla merhaba dünya, nazdrovya kapitalizm.

16 Kasım 2015 Pazartesi

manası yok

sabahın dörtbuçuğunda daha hoca allahuekber demeden ama ve sanki saati kurmuş gibi lakin kurmadan uyanmak.uyuyamak sonra.tavandaki beyaz plastik boyanın 'beni artık yenile' sesini duymak. karla birlikte düşen sonbahar yapraklarında anlam arayıp bulamamak. barcelona'da woody allen'le tokalaşmak. saat yedide bu sefer telefonun alarmıyla uyanmak.geç kalma derdim yokken pavlov'a selam çakıp durağa yanaşan otobüse koşmak.çarşı durağında inip ne yapacağını bilememek.yardım dilenircesine göğe bakmak.canım kuşları görmek.martıların pazartesi toplantısına tanık olmak.aşağıda insanların telaşına ortak olup poğaça sırasına girip-çıkmak.kalabalıkta son derece esmer ama bir o kadar güzel kadının gözlerine kilitlenmek.iki arkadaşın telaşlı koşturmacasında sarf ettikleri osmanlıca bir kelimeye takılmak diyorum bayım pek bir manasız artık.hakeza haldun taner'in yanında dalgalanan dev türk bayrağı.kırmızı tramvaydan önce durağa ulaşmak için koşturan adam.sarı dolmuşlar.lila renkli otobüsler.belediyenin kaldırıma ince yeşil birer korkuluk gibi diktiği modern saksılardaki kırmızı çiçekler.iskele camii ve minaresinin ardında bulutlara üstünlük kurmaya çalışan güneşcik.metro girişinde rastladığım arsenal teknik direktörü arsen wenger'e tıpa tıp benzeyen abi.metronun hareketine iki dakika kaldığını görür görmez koşmak.sarı çizgiyi geçmek. yan tarafta oturan hoş kokulu kadını ve kitabını merak etmek.yürüyen merdivenlerde yürümek diyorum; tıpkı içimdeki mücavir alan gibi sonu olmayan uzaysı bir boşluk.masalsı bir yalnızlık hep bayım.son tahlilde evrensel bir manasızlık..

14 Kasım 2015 Cumartesi

hayat diyor; "bir cumartesi alışverişinden daha fazlasıdır" *

sevgili jonas;
anlamını bilmediğim şarkıların peşindeyim yine. yabancı dilim pek iyi olmadığı için şarkıları dilime değil ruhuma dolandırıyorum. daha çok ama -hâlâ tam tarifini bulamadığım- kısık ya da çatal sesli diyebileceğim hani terli terli soğuk su içmiş de sesi kısılmış gibi çıkan kim olursa, ne söylerse söylesin meftun olma hastalığım var. acaba bu hastalık mıdır? ya da nedir, mesele nedir? hiç bilmiyorum..
.
kartpostalları, yazmayı, şarkıları, kuşları ve rayları hep sevdim. çok sevdim..
.
kadıköy'ü de çok seviyorum. ama şu cumartesi kalabalığından aynı oranda nefret ediyorum.
acaba diyorum, eskiden hava kirliliği için yapılan tek-çift plaka uygulaması gibi tc kimlik numarası uygulaması mı yapsak ? mesela tc kimlik numarasının son numarası çift hane olanlar bu cumartesi tek haneli olanlar gelecek cumartesi kadıköy'e çıksınlar. bakırköy için de aynısını yapalım. orası da çok kalabalık. ha evet liberalizm, hümanizm,  modernizm, feminizm, erotizm, hede hödö. ama canım ablacım yolda yürümeyi bilmiyoruz vallahi de bilmiyoruz billahi de. ne yolda yürümesini, ne parkta koşmasını. geliş gidiş çift kişilik kaldırımlarda üç arkadaş yan yana yürüyoruz. karşıdan gelenden bize yol vermesini bekliyoruz yahut aynı iki kişilikte yolun solundan yürüyoruz. e ben sağdan yürüyünce. küt çarpışıyoruz. çünkü çekilmiyorum kenara..
.
sevmek derken, balık yemeyi de çok severim. ama anlamam tazesinden bayatından. belki sırf bu yüzden, bana bayat balıkları kakalamasın diye beyaz sakallı tezgahtarla iyi geçinmeye çalışıyorum. her seferinde kasaya paramı ödeyip bordo-mavi şapkalı paketçiden  "uzağa gideceğim size zahmet bir poşete daha koyalım" dediğim çift poşetli balığı aldıktan sonra sırtı bana dönük olsa da kolay gelsin diyorum beyaz sakallı'ya. o da "teşekkürler efendim, afiyet olsun, yine bekleriz" le başlayan cümlelerle uğurluyor beni. o kadar çok insan arasından beni tanıyor mu diye merak ederim bazen. çünkü  her zaman ondan almam balığı. 2 ya da üç haftada uğrarım. her seferinde tanıyormuş gibi bakıyor suratıma. hatta tezgahına bakmadan yanından geçtiğim vakitler de öyle bakıyor. adam beni tanıyor bence. o yüzden iyi geçinmeyelim..
.
sabah, yalnız bir martı gördüm arka pencerede. kapı ve pencereleri boyuyordum. bir süre öylece onu izledim.  çünkü  benjamin'i hatırlattı bana. sonra yalnız bir karga gördüm karşı çatıda. o bir şey hatırlatmadı. bir vakit sonra martıyı da kargayı da unuttum. boyamaya devam ettim. içeride açık olan tvden sıla'nın hüzün dolu sesi geldi.  o'nu düşündüm. şimdi burada olsaydı beraber boyardık dedim içimden. tıpkı filmlerdeki gibi. kapı ve pencereleri boyarken birbirimizi de boyardık. filmlerdeki gibi yine. evet. bazen bu da şans diyorum. hayır hayır şans değil bir lütuf...
lütuf, doğru kelime. bunları düşünebilmek. gülümseyebilmek. hüzün de verse. hiç olmayabilirdi zira. tıpkı kış güneşi gibi. düşünsene sevgili jonas,  hayatımızda bugünkü gibi kış güneşinin olmadığını. cumartesimizi ve içimizi ısıtmadığını.  ne yavan bir hayatımız olurdu öyle değil mi?
başka şeyler de yaptım bugün. o'nu düşündüm mesela! hatta bir ara gördüğümü sandım. lakin imkansızdı. alkım'da olamazdı. bir an için. öyle sandım. kalp yanılsamasıydı sanırım. 
sonra hayaller kurdum yine. hem yürüdüm. hem düşündüm. bir ara şu anketçi gençlere üzüldüm. çabucak unuttum ama onları. sakız gülü'nden aşağı salınırken bir adam bana baktı. uzun uzun baktı. bir şey diyecekmiş gibi baktı. sonra "karıştırdım galiba" deyip hızla uzaklaştı yanımdan. ardından bakmadım. belki o da ardına döner de bu sefer tanır diye. ben zaten tanımadım. konuşmak istemiyordum kimseyle. karnım da acıkmıştı hem. her zamanki mekana gittim. her zamanki menüyü söyledim. her zamanki gibi turşusu bol olsun dedim. kasadaki görevli her zamanki zoraki gülümsemesiyle "afiyet olsun" dedi. ikinci kata çıktım.  her zamanki gibi. televizyonun altındaki masaya oturdum. kalabalık sayılmazdı. karşı masada çekirdek bir aile, çaprazımda otuzlarında esmer bir kadın, hemen sağımda flörtöz bir çift vardı. yemekli vagonun birbirine yabancı yolcuları gibiydik adeta. kâh hareketli,  kâh romantik parçalar çalan televizyonun ismini bilmediğin müzik kanalı fon müziğimizi oluşturuyordu. herkes yemeği ile uğraşırken ben frenlenemez bir alışkanlıkla onları izliyordum. haklarında uydurduğum hikayelerle gerçek hikayelerinin ne kadar örtüştüğünü merak ediyordum. fakat bunu asla bilemeyecektim. zaten bir süre sonra bunları da unutacaktım. son tahlilde sevgili jonas, sıradan bir cumartesi öğleden sonrasıydı. imany televizyonda seat with me diyordu.
.
.

.

11 Kasım 2015 Çarşamba

sen de bir gün elbet ferâhfezâ'yı seveceksin*

sol gözüm tembel benim. çok tembel. bunu öğrendiğimde ilkokul üçe gidiyordum. annemle ssk okmeydanı hastanesindeydik. muayene için öğleden sonraya kalmıştık. saatlerce beklemekten sıkılmış, "gidelim gidelim" diye tutturmuştum. annem o gün benim bu mızmızlanmalarıma kulak verse, muayene olmadan gitseydik belki de hiç bir zaman tembel bir göze sahip olduğumu öğrenemeyecektim. ama annem bir şekilde kandırdı beni. zaten gözlerimi çok sık kırpmamdan dolayı bir anormallik olduğunu farkedip doktora götüren de oydu. oysa bana göre her şey normaldi. aynalı kapıda tesadüfen farkettiğimde herkesin sol gözünün az gördüğünü düşünüyordum. yine aynı aynalı kapıda mantar tabancasıyla yüzüme ateş etmişliğim var daha küçük yaşlarda. bu anı net hatırlıyorum ama gerçek mi yoksa rüya mıydı daha onu çözemedim. anneme sormalıyım....
göz tembelliğine dönersek   nasıl bir şeydi, yenir miydi yoksa içilir miydi hiç bir fikrim yoktu.  hiç bir şey bilmediğim gibi anlamıyordum da. bir de kadın doktorun sanki özellikle bu anı bekliyormuş gibi annemi azarlamasını anlamıyordum.
"geç kalmışsın hanım, çok geç. nerdeydiniz bu vakte kadar. al şunu reçeteyi de bir an önce yaptır" diyerek hunharca karaladığı beyaz kağıdı annemin suratına atmadığı kalmıştı. angela merkel gibi sirke satan bir surat ve kanuni'nin tahtına benzer uzun sırtlıklı koltuğuna yaslanıp tepeden bir iki cümle daha kurdu ama unuttum şimdi.
demek devlet ve mütemmim cüz-i olan makamı böyle bir şeydi. o büyük koltuğa oturdun mu rampa aşağı giden magirusun vitesini boşa atmış gibi karşındaki "kuluna" saydırmak mübahtı. dakika sınırlaması olmadan hem de...
annem benim çok geç kalınan "tedavisi olmayan hastalığıma mı" yoksa doktorun kaf dağının zirvesinden devletin en ceberut ifadesiyle kendisine seslenmesine mi üzülsündü. kararsızdı. ama gözleri sonuna kadar doluydu. hani faydası olacağını bilse eminim o an değil tek gözünü iki gözünü birden çıkarıp doktorun masasına bırakırdı. ama işte devlet hep haklıydı, güç makam sahibindeydi ve alınyazısı bazen çok ağırdı..
..
ifşa edilme anını saymazsak bu tembelliği çok sevdim aslında. nasıl sevmem, babamla birlikte geçirdiğim en sahici, en unutulmaz en, en, en bi'güzel  çocukluk anılarım hep bu tembellik sayesinde yaşandı. o zamanlar tabi şimdiki özel hastane furyası yoktu. varsa da biz bilmiyorduk. ortanın ne solunda ne de sağında bizzat altındaydık. vakıf guraba senin, cerrahpaşa benim bazen de göztepe sgk gibi uğur dündar'ın haber programı yaptığı hastanelerde sabahın beşinde sıraya giriyorduk. fırından çıkan ilk ekmeğin arasına konan en eski kaşar ve bir bardak çayla kahvaltıların en güzelini yapıyor, ardı ardına trene, vapura biniyor, yeni camide kuşlara yem bile atıyordum. "tembelliğimi" sevmeye başlamıştım. sayesinde küçük istanbul turları yapıyordum. galata kulesi'ne de ilk ve son kez yine babamla bir doktor dönüşünde gitmiştim.
neden sonra devlet hastanelerinden bir sonuç alamadığını düşünen babam ayda bir kez nereden bulduğunu bilmediğim bir doktorun özel muayenehanesine götürmeye başladı beni.  gözüme damlatılan  damla dışında her şey çok güzeldi yine. vapurla karşıya geçmeler, esnaf lokantalarında yemekler. iki kıta arasında salınıp gidiyorduk. ben halimden memnundum. güldüğüne göre babam da mutluydu sanırım..
ne var ki, damlatılan her damladan sonra vialux marka saatimin mavi ekranındaki rakamları okuyamadığımda bir bit yeniği olduğunu anlamıştım! bir akşam dönüşte bunu babama da söyledim. "bu doktor bizi kandırıyor olmasın baba" dedim.
"neden" dedi gülerek.
"biliyorsun damladan beş dakika sonra hiç bir şeyi okuyamıyorum. harfler rakamlar birbirine karışıyor. sonra da bana uzaktaki harfleri okutmaya çalışıyor. o damla olmasa bal gibi okurum onları" dedim. sevgiyle gülümsedi babam yine.  hiç bir şey söylemedi. başımı okşadı. şakağımdan öptü beni. .. sonra, epey bir zaman sonra doktora gitmemeye başladık. neden başladığımızı bilmediğim gibi neden bitirdiğimizi de bilmiyordum... ama güzel günlerdi..
...
göz tembelliğimin ağrısının kalbime vurduğu, acısını ilk kez hissettiğimde orta bire gidiyordum. din kültürü ve ahlâk bilgisi hocamız bir soru sormuştu. parmak kaldıran üç beş öğrenciden biriydim. hoca beni işaret ederek;  "evet,  bay gözlük söyle bakalım" dedi pis bir sırıtışın üzerine inşa ettiği gevrek bir eda ile. gülüşmeler oldu sınıfta. o gün bana kimlerin güldüğünü, isimlerini, yüzlerini unuttum. hatta soruyu ve cevabını da unuttum. ama kırk kişilik sınıfın içinde çocuk gururumu kıran o hocanın yüzünü, adını ve o günkü kibirli oturuşunu hiç unutmadım.
demek, devlet ve o'nun şaaşalı koltuğuna oturanlar böyle şeyler yapabilirdi. istediği kişiye istediğini söyleyebilirdi.  ilkokul üçte aldığım uygulamalı devlet ve ekâbirleri dersi ortaokulda da devam ediyordu. demek, tevhidi tedrisat bunu gerektiriyordu.
..
lise üçe geldiğimde yasemin vardı, staj vardı ama gözlük yoktu. okulda gözlük takmıyordum artık. hatta gözlüğü okula götürmüyordum. özel doktorun bir ara  "  bu saatten sonra ne geriler ne ilerler. gözlüğü takmasa da olur " babında söylediklerini anneme karşı kalkan olarak kullandım. aslında yasemin'e  kendimi beğendirmenin altyapı çalışmalarıydı bunlar. yasemin yan sınıftaydı. sirkeci büyük postane'de staj yapıyordu. ben babamın bir tanıdığı sayesinde mercan'da muhasebe bürosunda staj yapıyordum.  bazen gerçekten iş için bazen de kendime iş icat edip sırf yasemin'i görmek için büyük postaneye giderdim. lise üç bitti, stajlar bitti, koca bir yıl geçti ben yasemin'e açılamadım. ama bir beyanname günü yok hayır borç yapılandırma vergi, sgk affı ödemelerinin son günü, son saatleri ilk baharın veda turlarına çıkıp yaza selam durduğu bir mayıs akşamı,  bir ders daha aldım!
bilmem söylememe gerek var mı? millet olarak son gün, son saatlere bayılırız. vergimizi, harcımızı son saatte yatırır, önemli başvurularımızı  kilometrelerce kuyruk oluşturarak son günde yaparız. öyle bir gündü işte.  bizim kadirşinas! müşterilerimiz saat dörtten sonra lütfen getirdiler paralarını. şimdiki gibi teknoloji yok. varsa da yeterli değil. çarp-topla-böl-çıkar posta çekini yaz derken bankalar kapandı. tek çare gece onikiye kadar açık büyük postane. bilenler bilir büyük postane adı gibi gerçekten büyük bir postane. ödeme kuyruğu büyük postanenin büyük mermer merdivenlerine, dışarıya taşmış. stajeriz. ama patron ne olursa olsun bunlar bugün ödenecek diyor. herkes gergin. sıradakiler, içerdekiler, çalışanlar, çalışmayanlar. hatta büyük postanenin çatısındaki kuşlar bile o akşam farklı ötüyordu. ben zaten ayrı gerginim. o gün yasemin'i görememişim. üstelik bir saat sonra beşiktaş'ın kupa finali var. ama ben yüzsüzlerin vergi affını ödemekle mükellefim. güç bela ilerleyen sırada saat dokuz gibi bankoya yanaştık. o arada gözümüzün önünde memur bir tanıdığının işlemini sıra harici aldı. "hoop ne oluyor" dedik yanımdaki arkadaşla. dememizle birlikte devletin yılmaz savunucusu 'memur callahan' bankoya çıktı. hem de ayakkabılarıyla. insan bari ayakkabılarını çıkarır. ama devlet hem güçlü hem haklıydı. ne derse o olurdu. yine de iyi niyetle yaklaşalım istedik. bardağın dolu tarafını aradık. bulamadık. hani gangnam style o zamanlar icat edilmiş olsa bu devlet erbabı kesin onu yapacak derdik bankonun üstünde yahut fatih ürek'in yılan dansı. lakin hiç biri piyasada yoktu daha. sadece break dance biliyorduk. onu da memur callahan bilmiyordu. nemrut suratından öfke, ağzından hakaretler yağıyordu. hemen arkamızdaki sat komandosu tatbikatından yeni gelmiş görünümdeki abi "devleti" ikaz etmese oracıkta boğacaktı bizi. bu beklenmedik sat müdahalesi ile sıcak koltuğuna gerisin geri oturmak zorunda kalan memur callahan, devletliğinden ödün vermeden işaret parmağıyla ben size gösteririm diyordu. çünkü devlet hesap sorardı, ders verirdi, ders almazdı. o makam, o güç herkese verilmezdi.  ılık bir mayıs akşamı, liseden işte bu dersle mezun olmuştum.
..
ertesi yıl yasemin dokuz eylül siyasal'ı kazandı. ben istanbul iktisat'ı.  galiba kader de istemiyordu bir araya gelmemizi. o yaz gözlüğü yeniden takmaya karar verdim...

 .
son çalan şarkı : incesaz - ferâhfezâ
.
attilâ ilhan-ferâhfezâ

7 Kasım 2015 Cumartesi

delilik sevgilim, bir sözcük üzerine kurulmuyor*

şimdi bir "pazarcı" cafesinde ahmet kaya'ya sardırdım. çok özel bir sebebi yok. saat: 10:43 belki de 11:43 hangisi doğru bilmiyorum. yaz saati, kış saati derken saatler yine karıştı. sabahtan beri bilgisayar ayrı, televizyon ayrı, telefon ayrı saati gösteriyor. gerçi çok da umrumda değil. hem zaten ahmet kaya da ilk tercihim değildi. telefondaki 296 şarkılık listeden rastgele bir şarkı seçtim. o çıktı. değiştirmedim. sadece karışık çal işaretini kaldırdım. bi'keresinde demiştim çünkü hüznümüze, ağrıyan yerlerimize iyi geliyor bu şarkılar diye. lakin işte, ben pazar kahvaltıcılarını boş gözlerle izlerken ahmet kaya onbir adet "öldüren" şarkısıyla adeta dünyaya ve bana meydan okuyor şimdi. saat onkırkdokuz belki de onbir kırkdokuz. hâlâ umrumda değil..
..
günlerdir etrafımdakilerden saklamaya çalıştığım bir boşluktan ziyade sertlik var dimağda. bazen mideye oturuyor bir kaplan yavrusu gibi bazen boğaza diziliyor bir yumru gibi. ilginçtir sabah kadıköy'e indiğim sarı dolmuşta sırtımda hissettim bu pahada ağır yükü. hani o an ya da şimdi bir lamba cini çıksa karşıma ve sorsa; dile benden ne dilersen mithad selim?  şu sebepsiz ve anlamsız sıkıntıyı al götür sırtımdan başka ihsan istemem bay cin derdim. üstelese ve "iki hakkın daha var" dese, isteyecek ve dileyecek hiç bir şeyim yok şu zaman ve hayatta mümkünse ihtiyacı olanlara dağıt derim. çünkü ve zira (bu iki kelimeyi aynı anda kullanmaya bayılıyorum) taşlaşmış vaziyetteyim kaç gündür. hani sebepsiz sıkıntılarım olmuştu ama bu denli abarttığım olmamıştı hiç. insan hiç mi tepki göstermez, hiç mi hayal kurmaz. hiç mi.... neyse.. bildiğin duygudan, düşünceden arınmış bir kaya parçasıydım işte.
geçenlerde okuduğum , şimdi ismini anımsamadığım bir kitapta şöyle yazıyordu; "benliğinden vazgeçenler bir süre sonra taşa benzerler." lakin benimkisi benliğimden kopmama savaşıydı sanki daha çok. ya da ve belki de benliğim diye bana dayatılandan kurtulma çabası. emin değilim.
gerçek olan şu ki; bu ahvâl ve şeraitte hiç bir beklentim yoktu. ne hayattan ne de lamba cininden. şimdi de yok. ama şunu söyleyebilirim; şimdi oturup bunları yazdım ya; ister inan ister inanma bana ama midemdeki o katılık şöyle bir yavşadı, genişledi gibi.
belki de aklımın bir oyunu bu da. belki yazıdan sonra daha büyük bir akım esir alacak beni. belki çok daha başka şeyler olacak. belki ve yine belki... hayatı biraz olsun çekilir kılan yanı biraz da bu bilinmezliği değilmi sevgilim?
belki az sonra ahmet beyi kapattıktan sonra açtığım radyoda çok güzel bir fransızca şarkı çalacak ve ben o an her şeyi unutacağım. belki çok kötü şeyler olacak. allah korusun akşam beşiktaş yenilebilir mesela. belki daha güzel şeyler olur. misal, arkadan sana benzeyen bir kadın görebilirim 15:45 vapuruna binerken. ama işte bilemeyiz yine de. belkilerle dolu bir hayat. biraz matematik, biraz coğrafya gibi...
oysa hayata ve sıkıcı pazar günlerine bok atıp durmak en iyi yaptığımız şey. ama ve aslında hayat dediğimiz şeyin ta kendisiyiz. tüm hatalarımızı, kırgınlıklarımızı, yetersizliklerimizi kocaman bir çuvala doldurmuşuz ve adına hayat demişiz. kendimize kızdıkça kum torbası gibi yumrukluyoruz. sonra da karşısına geçip sayıp sövüyoruz. 
söylesene sevgilim; aynaya bakıp küfretmekten yahut rüzgara karşı tükürmekten ne farkı var ? bence yok. sanırım bunu bilerek ama görmezden gelerek tekrarlamamız acı veriyor bize. kendimizle olan mücadelemizde her şartta kaybedenin yine kendimiz olduğunu bilmek diyorum. çok acı..
..
misal, o sonu gelmez imkansız hayallerimiz, sahte mutluluk oyunlarımız, sırf dışlanmamak adına yaşıyormuş gibi yapmalarımız, sıradanlaşmalarımız ve sonra işe gidip eve dönmeler, zoraki günaydınlar- iyi akşamlar, iyi ki doğdunlar, hastalıkta ve sağlıkta en az üç çocuklar, alışverişler, akıllı telefonlar, vizyon filmleri, best seller kitaplar, altmışaltı aylık araba yahut konut kredileri. hep daha iyiye, hep daha ileriye varmak adına.. 
nah işte! öyle olmuyor o işler...
sonuçta bâki kalan bu kubbede ; yalnız kalpler, araftaki ruhlar ve soğuk odalar oluyor...
oysa vita tenekesinde yetiştireceğimiz begonviller yeterdi bize..  iki nakarat da şarkı..
.
saat şimdi;  onbir onüç yahut oniki onüç... izninle gitmeliyim sevgilim..


2 Kasım 2015 Pazartesi

bilmemek değil bayım sevmemek ayıp


kuyumcukent yenibosna hattında tanımadığım bir sürü insanla aynı otobüsteyim. öğle saatleri. dışarıda kasım oldukça güneşli ve neşeli. içeride iğne atsan yere düşmez, balık istifine saplanır kalır. öyle kalabalık. şanslıyım. oturuyorum. candan erçetin dinliyorum. çantamdaki murat menteş'i okumakla okumamak arasında salakça bir arafta bekliyorum. onbeş dakika sonraki metrobüs aktarmasında da bu boş koltuk şansımın devam etmesini diliyorum. oysa biliyorum ki ; chp'nin bu ülkede yüzde 26 oy oranına çıkma ihtimali kadar imkansız bu dileğim. hayır chpli değilim. beşiktaşlıyım. zaten ben parti tutmam. balık tutarım. son balığı gül gibi işimden yok yere istifa ettiğim ikibinondört aralığında, oldukça soğuk bir havada tutmuştum. argoda pantolon balığı diyorlar tuttuğuma. balıkçılar ne diyor bilmem. hiç bir şey bildiğim yok zaten. biliyormuş gibi yapıyorum sadece. düşündüklerim de yaşadıklarım aynı şeyler değil uzun zamandır. ne zaman olur? onu da bilmiyorum. ama bilmemek ayıp değil bayım. bunu biliyorsun!.
bundan mesela tam beş yıl önce, danimarka filmlerinin hastası olmamın müsebbibi  jonas efendi  just another love story  filminde hiç unutamadığım o basit ama sarsıcı tespitini kafama ve dahi yüreğime mıhlarken şöyle demişti; 
"her şey çok sıradan... ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası...."
o gün bugündür o fazlalılığı arıyorum. lakin bulamıyorum. yanlış yere bakıyorumdur belki.. bilemiyorum.
oysa en iyi bildiğim şey aylaklık. ona da para vermiyorlar. tıpkı yazmak gibi. verseler de almam zaten. aldığımı hak etmek isterim. ya da alır aylak adamlar yardımlaşma ve yaşatma derneği'ne bağışlarım. bilemiyorum. söylemiştim. pek bir şey bildiğim yok..
şu rengarenk çiçekler mesela yol kenarına dizdikleri. cinsleri hakkında hiç bir bilgim ve fikrim yok. gül ve papatyadan başka çiçek bilmem çünkü. geri kalan tüm çiçekler ilkokul terk zihnimde. beyaz papatyaları ama çok seviyorum. bunu iyi biliyorum.

bir de candan erçetin diyorum; çok güzel bir kadın. ama eve gidince bir hatta art arda iki juliette binoche filmi izlemek istiyor şimdi canım. böyle güzel havalarda çünkü juliette izlenir bayım. herkes bilir bunu...

1 Kasım 2015 Pazar

almanlar yenilince bizde yenilmiş sayıldık

kucağımdaki diz üstü bilgisayarın sıcaklığı yetmiyormuş gibi kızılderili saldırısından kaçan lokomotifin harlanmış kazanı gibi yakılan merkezi sistem kaloriferi odayı nefes alınmaz hale getirince soyunmak yerine pencereyi açmayı tercih ettim. lakin içeriye dolan serin güz havası ile radyoda sıla'nın en damar şarkısının çalmaya başlaması aynı anda oldu. attığı golün hemen akabinde kalesinde gol gören futbol takımı gibi bu bir buçuk saniyelik nefeslenme sevincim kursağımda kaldı. "ablam" şarkıyı okumuyor adeta çini mürekkebi ile yüreğine yazıyor insanın. sonra aynı yüreği, hüzün sosu ile terbiye edilmiş akustik ve kederli sesiyle dağlıyor. dağlıyor. mütemadiyen dağlıyor.
zira şarkı, cam açık olmasına rağmen dışarı çıkmak yerine dört duvar arasında dolanıp duran kara sinek gibi döndükçe etkisi daha çok artıyordu.  
oda sıcaklığını, dolunayı, klima vazifesi gören ve kasımdan henüz gün almış ekim ayazını unutup sıla'nın kederine büyük hissedar oldum. önce eski aşklarımın başrolde oynadığı bir film şeridi geçti kalbimin en orta yerinden. çok acıttı şerefsiz. hani deyim yerindeyse böyle kağıt kesiği gibi. sonra tüm dahili organlarım polissiz ve ışıksız kalmış istanbul trafiği gibi keşmekeş oldular bir anda. 
her organdan ayrı ses çıktı. midem davetsiz oturmaya gelen futbol topuna bu akşam müsait değiliz gelme diye atarlanırken, karaciğer akciğere sen yine sigara mı içtin akşam akşam diye çıkıştı. dalak da boş durmadı tabi. karaciğere alkol var mı alkol diye sataştı. böbrekler muhatap bulamamanın siniriyle bu kadar da çay-kahve içilmez ki kardeşim hiç mi belgesel izlemiyorsun günde en az bir litre su diyor uzmanlar diye kendi aralarında söyleniyordu.  sağ beynim tüm organları itidale davet ederken yaşananları bir talihsizlik olarak nitelendirip krizin aslında teğet geçtiğini , emre aydın ve funda arar dinleyenlerin daha kötü durumda olduklarını belirterek huzur ve güven ortamını tesis etmeye çalıştı. bu arada fırsattan da istifade ederek son kez, bir dönem daha başkanlık için oy istedi.  diğer organlardan önce sol beyin muhalefet etti kendisine. çok yıprandıklarını artık emekli olup her şeyden el ve ayak çekip bitkisel hayatın mandasına girmenin en hayırlısı olacağını söyledi. sağ beyin kadına yönelik şiddeti de içeren protest bir tavırla karşı çıktı bu fikre. bitkisel hayatın mandasına razı olmak kendini inkar etmektir.  bu bedeni var edip, koruyup kollayan, yüzotuzaltı grip, bir pnömoni, üç tenisçi dirseği, beş topuk dikeni, ikiyüzellialtıbinsekizyüziki baş ağrısı, otuziki diş ağrısı, binbeşyüzaltmışyedi baş dönmesi, sekiz kıl dönmesi gibi hastalığın atlatılıp bugüne gelinmesinde pay sahibi olanlara saygısızlıktan öte ihanettir. aymazlıktır. servet düşmanlığıdır. şu bilinmelidir ki; bitkisel hayatı isteyenler dombilidir, taocudur diyerek çok ağır konuştu ve olası bir koalisyonun kapılarını ardına kadar kapadı. bunun üzerine sol beyin ve diğer organlar cevaplarını seçim gününe bırakıp sustular... zaten şarkı da bitmişti...
ama içimde bir sıkıntı var ibrahim.
akşam çöktü ondan mı?

.

30 Ekim 2015 Cuma

kartpostal yazıları - bindokuzyüzseksen




serin ve rüzgarlı bir ekim akşamüstü. adaları tepeden gören bir çay bahçesindeyiz. rüzgar saçlarını rahat bırakmıyor. yüzünü kapatan saçlarını defalarca ama defalarca yorulmadan düzeltiyorsun. bıkmadan defalarca izliyorum. konuşmuyoruz. öyle, uzaklara bakıyoruz. güneş son demlerini paylaşıyor. adalar her zamanki gibi muhteşem. ama bu akşam biraz hüzünlü. sanki arka fonda sezen bindokuzyüzseksen'i söylüyor. öyle kederliyiz. sessizliği sekiz-on yaşlarındaki esmer, kara-kuru kız bozuyor. "abi bu güzel ablaya bir gül almaz mısın?" alıyorum. ve kulağının arkasına takıyorum o gülü. "türkan şoray gibi oldun" diyorum. gülüyorsun.  bu o günkü ilk gülümsemendi. benimse seni gülerken gördüğüm son gün.

                                                                                                         -teşrinievvel ikibinyirmibeş-

sezen aksu - 1980

29 Ekim 2015 Perşembe

savur saçlarını termessus

nasıl hiç görmediği birine aşık olabiliyorsa insan. hiç görmediği ve gitmediği bir yere de sırf sevdiği bir yazar bahsetti diye aşık olabilir. ben oldum mesela. dün gece on biri biraz geçe. öyle ki; kalem olsam salt o'nu yazar, nehir olsam o'na dökülür, kuş olsam o'na kanat çırpardım.
deniz seviyesinden ortalama binyüzelli metre yükseklikte, çığlık çığlığa severdim.
çok severdim.
ama ve oysa ki sevgilim; literatürün aksine acı olan gerçekler değil bilakis gerçek olmayanlardır. hayaller mesela. gerçekleş-e-meyen bir türlü. en küçüğünden, en heybetlisine. durum tespitine olanak vermeyen "bu olmadı o zaman yenisi gelsin trenine" kaçak yolcu timsali bindirilen hayaller. hayallerimiz.
ve düşünmek aslında. bu temasta hem iz bırakır, hem yalnızlaştırır insanı. madem bu kadar çok düşüneceğim o vakit bir uçurum çiçeği olmalıydım. en tepede, en deniz gören bir zaviyede. karayelle dost, poyrazla barışık ve güneşe alışık bir uçurum çiçeği diyorum sevgilim.

.
sahi, uçurum çiçeğinin hikayesini bilir misin?..
!..
sorun değil.
ben de bilmiyorum.
.

27 Ekim 2015 Salı

yaş problemleri

daha önce tam dört kez sordum anneme. her seferinde birbirine yakın cevaplar alsam da doğum zamanımla ilgili verdiği cevapların hepsi birbirinden farklıydı. o'na göre güz mevsiminde ikindi yahut akşam ezanına doğru dünyaya gelmişim. babama soramadan rahmetli oldu. kardeşim zaten ben doğduğumda piyasada yoktu. ablam dört yaşında emziği bırakmakla tuvaletini söyleme arasında arafta bekliyordu. hal böyle olunca devletin bana uygun gördüğü plastik mavi karta inanmaktan başka çare kalmıyordu.
sonuçta erkek kardeşimden beş takvim yılı, yılbaşından iki ay dört gün, akşam ezanından bir saat önce bir yirmi yedi ekim günü dünyaya gelmişim. bu durumda ali'nin yaşı ile o'nun üç katı yaşındaki babası ve ali'nin babasının yaşının yarısından dokuz eksik olan ayşe'nin yaşını hesaplamanın da bir manası yok. oysa ve bunca senedir tek derdim havuz ve yaş problemlerinden ziyade arkadaş toplantılarında sözün dönüp dolaşıp yükselen burca gelmesiyle biçare kalmamdı. olayın tek canlı tanığı annemin tutarsız beyanları nedeniyle gerçek yükselenimi bilememenin ezikliğini belli etmemek için her seferinde ayrı bir burcu salladım arkadaşlarımın üzerine. çoğu zaman da görmezlikten geldim yükselenimi. bilmemenin ayıp olmadığı ortamlarda açıkça bilmiyorum dedim. ama işte yine de bilmiyorum, belki bir gün JUNO'ya sorarım öz hakiki yükselenimi..
.
aslına bakılırsa şehir hatları vapurunun buğulanan camından belli belirsiz gördüğüm yük gemileri gibi silik anılara sahibim doğum günleri hususunda. hem siz bakmayın burada böyle doğum günü tiradı attığıma. hep yalnızlıktan, özlemekten ve sıkılmaktan tüm bu alengirli cümleler bayım. yoksa doğum günü hatıratlarım ozanın bayram gelmiş neyime hesabıyla eş değer. denizin bu uçsuz bucaksız ve hoyrat maviliğinde , yirmiyedi ekimde ve doğum günümde babamı özledim aslında. hem ne çok. bilemezsin. kimse bilmez.
şimdi mesela şu hırçın denizden çıksa da gelse ya babam. hayır, yemek için değil. seni seviyorum demek için. ve çok özledimli sarılmak için. bir kaç da nasihat isterdim. geldim gidiyorum ama ben hala bıraktığın o çocuğum baba demek için. artık isyan etmeyip söz dinliyorum demek için. söz, bu sefer tüm sözlerini dinleyeceğim demek için.
hani diyorum doğum günüm hatırıma bir kez olsun bulutlarından arasından inse ya.. hayır, sırf kendim için değil. biraz da o'nun için. o da özlemiştir diye sıkı sıkıya, doyasıya sarılmak için. maltepe sigarasında boğulmuş dumanlı sesini son bir kez duymak için..
.
büyükdere caddesinin şişli ayağındaydım tüm bu yazdıklarım beynimde tur atarken. ermeni mezarlığının bitiminde, yayalara yeşil yanmasına rağmen ışıklardan karşıya geçemedim. anılarımda parlak bir kırmızı yanıyordu çünkü. ve 
tipik bir kış havası hakimdi şehre. güneşli fakat yer yer kapalı. soğuk ama kuru. tam ışıklara ulaştığımda  nereden estiğini ve ismini bilmediğim rüzgarın kokusu, sokakların ve başı kesilmiş gibi tavuk gibi oradan oraya koşturan insanların görüntüsü zihnimi bulandırdı aniden. orhan veli şiirindeki gibi birdenbire oldu her şey. çok uzun seneler öncesine gittim. babamı ve on yaşımdaki halimi gördüm. dolmuştan henüz inmiş ışıkların bittiği mezarlığın başladığı geniş kaldırımdan ali samiyen'e, beşiktaş- diyarbakır maçına gidiyorduk. dümeni kilitlenmiş gemi misali tutuldum orada öylece. içimde tuhaf bir tat bıraktı bu üç saniye ya da beş dakika! kaç kırmızı , kaç yeşil ışık yandı bu insan tutulmasında bilemiyorum.
yaşlanmışsın mithad selim diye sesli düşündüm.  hayır doğum günüm olduğu için değil, hayat yorgunluğum için söyledim bunu. benden başka kimse duymadı söylediğimi.
insan, yaşlandığını hareketlerinin ağırlığından değil de nostalji yükünün yüreğinde oluşturduğu ağırlıktan anlıyor. bugün ışıklarda içimde yanıp sönen düşünce buydu.
emin değilim tabi. belki soğuk ve ekim yüzündendir hepsi. belki de.... bilemiyorum işte.
kim bilir? kimse bilmez... 

.
mehmet güreli - kimse bilmez
.


17 Ekim 2015 Cumartesi

bir garip samsa

hani kafka bir gecede yatalak bir böceğe dönüştürmüştü ya gregor samsa'yı. gerçi emin değilim belki de samsa bunu bile isteye yapmıştır kendine. neyse işte ben de samsagillerden hissediyorum kendimi bu son günlerde. ama ve lakin benimki bir gecelik olay değil. aylar, yıllar süren bir döngü . ben kendime yapıyorum ne yapıyorsam. yaşam koçları farkındalık diyorlarmış buna. ama ne fayda. her geçen gün bir beş dakika daha geç uyanıyorum ve geç gidiyorum işe. ayda bir olan mazeret iznimi kimselere sormadan ikiye çıkardım. toplantıları havadan sudan bahanelerle iptal ediyorum. blogdan başka sosyal medya aracı tanımazken bildiğim bilmediğim tüm beyin uyuşturan medya araçlarının tepesindeyim şimdi bir çocuk gibi. iş harici ne olursa yapıyorum. dosyalar dağ oldu ofiste. bildiğin çalışmıyorum. güneşli pazartesiler filmini hayâl ediyorum güneşi gördüğüm her an. kapalı havalarda ise aylak adam olup kadıköy'ün tüm sokak ve sinemalarını dolaşıyorum.
hayalimde tabi hep.
.
dün sabah gerçekten kötüydüm. mary lue'ya " işe gitmesem olmaz mı bugün" diye sordum? tutumlu kadındır mary lue, israfı hiç sevmez. sanırım bu yüzden tek kelime etti. " gitmelisin."
.
gitmedim.
.
daha doğrusu gidemedim. kalkamadım yerimden. o kadar ağırdım ki, kol ve bacaklarımı kımıldatamıyordum. kafamı zaten hissetmiyordum. 118 sekseni ara bir ambulans göndersinler dedim acil. yan odadaki mary lue bu mazeretime inanmak istemedi önce. lakin yüzüm gözüm ne şekil olmuşsa artık çığlığı basıp frank dayıyı tam teçhizat karşıma diktiğinde durumun benim sandığımdan da kötü olduğunu anladım.
.
frank dayı, iki dünya savaşı , on dokuz dünya kupası, dört ihtilal görmüş kalender bir adamdı. babam gibi severim kendisini. elinden her iş gelirdi. askerde sıhhiye imiş. asker dönüşü de baytarlık yapmış. önce başımı tuttu. sonra da "parmağımı takip et evlat" dedi pavlov'un itine emreder tonda. işaret parmağıyla daireler çiziyordu. bu mevsimde nereden bulduysa bir kaç da yıldız serpiştirmişti sanki araya.  viyık viyık iğrenç sesler çıkaran lastik pompasıyla tansiyonumu ölçtü.  başını iki yana olumsuz ama ölümcül manada sallayarak cık cık cık etti. bu da  mary lue'nun hemen oracıkta bayılmasına yetti. zavallı kadın öleceğimi hissetti sanırım.
fırsattan istifade ben de sordum hemen;  "frank dayı; hazır mary lue da bayılmışken bana rahatlıkla söyleyebilirsin, ölecek miyim?"
"sen ne içtin lan pezevenk" demesiyle osmanlı tokadını sol yanağıma gömmesi bir oldu. şiddetinin hızını kesmedi sözle devam etti.
"utanmıyor musun koskocaman adam bizi kandırmaya, şu kadının ne günahı var"  diye yerdeki ısparta halısını işaret ettiğinde mary lue'nun iki beyaz kanatla havalandığını ve bir yandan da devlet hastanelerindeki hemşire gibi sus işareti yaptığını gördüm.
kafam karışmıştı. mary lue mu ölmüştü yoksa ben mi?
peki frank dayı nereye gitmişti derken sorumun cevabı iki metre ötemde piyade tüfeği ile bana nişan almış vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmış biçimde bekliyordu.
çok fazla sürmedi ikilemi, frank dayı tetiğe bastığında ter içinde uyandım.
saate baktım. dokuzu sekiz geçiyordu.
kendimi hiç iyi hissetmiyordum.
asistanımı aradım. sesimi de hafif kısarak ve kısaltarak;
-"dilara hn. çok kötüyüm bugün. gelemiyorum. bütün toplantıları iptal edelim lütfen"

-"tabiki de mithadbey. çok geçmiş olsun. iyi  günleerr.."
.
cornucopia - circle of clowns
.