30 Aralık 2014 Salı

yeni mi yıl

bu şarkıyı çok sevdim.
burada dursun.




candan erçetin - beklemeden

düşünce suçu

düşündüklerini yazmamak da düşünce suçuna girer mi?
sevdiğini
ama
kızdığını
lakin
özlediğini
fakat
çok
!
söylemek istediğim ne çok şey var oysa
kendime bile söyleyemediğim
ama sadece şarkılar
şarkılar geçiyor şimdi içimden
duyuyor musun
?
.
model-bir pazar kahvaltısı

28 Aralık 2014 Pazar

sevmeler cumhuriyetinde bir platonik güzelleme

şahsen ben sana öyle ulu orta, hem de dünyanın dilinde eskimiş ve üstelik tarihi bir yapım ekine ulanmış bir isimle hitap etmek yerine benim için ifade ettiğin her anlamda, her duyguda seslenmek isterim sevgilim!
mümkün olsa hepsini aynı anda ve aynı ses uyumunda bir çırpıda söylerim. lakin mümkün değil.
belki aynı anda söyleyemem ama yazabilirim.
çünkü sen...
evet çünkü sen; benim bu basit ve sıradan hayatımın geceleri yıldızı, gündüzleri güneşisin
izlediğim filmlerim, okuduğum kitaplarımsın
ve elbet dinlediğim müziksin. ama en çok da senle başlayan hayatımın introsusun.
sen çünkü .
yazma sebebim, kahvemde şekerim, aldığım nefesimsin
şiirimin yüklemi, hayatımın öznesisin
diyorum ki sevgilim; sen benim her şeyimsin.
çünkü ben;
dünyanın bildiğim ve bilmediğim tüm dillerinde, ulusal ve uluslarası tüm sularda ve dahi bütün kıta sahanlıklarında, ulaşılabilmiş ve ulaşılamamış tüm hava sahalarında, yerde ve gökte, yazda ve kışta, bütün fransızca şarkılarda, henüz adı konulmamış kitaplarda ve elbetteki en bağımsız avrupa filmlerinde ama en çok da şu devrik cümlelerimde seviyorum seni.
.

 indila - love story
.

27 Aralık 2014 Cumartesi

eksi sonsuz

bazen de işte tıpkı bu sabah gibi çok boktan olabiliyor hayat. kişisel gelişimciler böyle durumlarda önemli kararlar almaktan kaçının derler ya hani. ben de diyorum yazmasam mı acaba böyle vakitlerde? ama işte yazmadığımda çatlıyorum tam orta yerimden. keşke diyorum böyle zamanlarda hayat pessoa mı yoksa zarifoğlu mu okusam kararsızlığından öte olmasa. en büyük zorluğu böyle bir kararsız ikilem olsa diyorum. olmayacağını bile bile.  biliyorum ve kafanızın çok karıştığının farkındayım genç bayan ve siz çok sevgili bayım. bir gün öyle bir gün böyleyim. lakin ve inanın benim de kafam çok karışık. hayır unutmadım!. tam bir yıl önce şunu da söylemişliğim vardır bir belediye otobüsünün en ön koltuğunda; bu kafam karışık klişesini aklı başında hiç bir kadın yemiyor artık bayım. hâlâ aynı fikirdeyim fakat sizi temin ederim ki kafam ve kalbim gerçekten çok karışık sayın bayım. tek kurtuluş gitmek gibi gözüküyor. lakin onu da götüm yemiyor ne yalan söyleyim. ama işte umut fakirin ekmeği şu hayatta en sevdiğim ikinci klişedir. birincisi mi? şaka yapıyor olmasın dostum!
.
sting - englishman in newyork

26 Aralık 2014 Cuma

kırmızı başlıklı kız

daha önce yapmadığım şeyleri yapıyorum. çayı kahveyi şekersiz içmenin, nefret ettiğim bamyayı iştahla yemenin dışında hiç haz etmediğim kalabalıkların içine atıyorum artık kendimi. hani şu literatürün sosyalleşme dediği şeylerden bahsediyorum. şimdi mesela ata isimli bir şehrin asortik bir cafe hanesinde arkadaşımı bekliyorum ki beraber sosyalleşeceğimiz mekana gidelim. böyle manasızca beklemek normalde çok sıkıcı. lakin tüm ara sokakların tek bir ana caddeye çıktığı gibi tüm düşünce ve eylemlerim artık sana çıktığı için dert edinmiyorum hiç bir şeyi.
bekliyorum... sadece.
benle beraber üç müşteri ve bir de aypediyle iddia oynayan cafenin patronuyla içerde oturuyoruz. sigara içilen bölümde ise iki çift sevgili ilişkilerinin geleceğini konuşuyorlar. hepi topu bu kadar insanız. sanırım sekizden sonra hareketleniyor burası. daha önce hiç gelmediğim bir yer. yüzküsür ekranlı led tv de love songs başlıklı bir müzik programı sergilenirken kulağımda adele love song diyor tam şu anda. masum bir tesadüf. hayat dediğimiz şey de aslında böyle minik tesadüflerden ibaret bana kalırsa..
misal o günkü geniş katılımlı toplantıda yanıma oturmasaydın seni hiç tanımayacak, gözlerin vasıtasıyle ruhunu okuyamayacak ve dolayısı ile sana aşık olamayacaktım. tabi senin bundan haberin yok ama. olsun..
hayat diyorum bazen on numara...
..



25 Aralık 2014 Perşembe

amorti

bir saat önce içtiğim sigaranın iğrenç tadı var şimdi kursağımda . tiksiniyorum bu duygudan ve bunu yapmamdan. bir de yazamamaktan. evet eskisi gibi yazamıyorum artık. tükeniyorum.
beni oyalayan, elimde kalan tek ilacın da yavaş yavaş tükendiğini hissetmek midemi bulandırıyor. oysa ölesiye yazmak, durmaksızın kusmak isterken içimdekileri cümlelerimi yutan, elimi bağlayan, düşüncelerimi hapseden gizli bir güçle boğuşuyorum. nedir gerçekten bilmiyorum. aslında çok da umrumda değil sebebi. tek derdim yazabilmek çünkü. ama işte böyle çok yazmak isterken yazamamak, tıkanıp kalmak, düğümlenmek var ya? işte bu acı verici. sanki gizli bir el kalbimi avuçlayıp sıkıyor ama ben boğazım sıkılmış gibi nefessiz hissediyorum.

dün akşamüstü gittiğim cafedeydim yine. isminin necdet olduğunu sonradan öğrendiğim garson, adeta aşkından kül olan aşığın tutkusuyla istediğim kağıt ve kalemi getirdikten hemen sonra
başladı her şey.  ilk o zaman yazamadım. oysa içimden taşanları kağıda dökmek için yanıp tutuşuyordum. dün başta benim olmak üzere tüm müşterilerin peşinde dolaşan sırnaşık kediyi tekrar gördüm ilk cümlemi yazmaya hazırlanırken. yalvaran bakışlarından bir şey kaybetmemişti. sanki beni tanıyıp da yanıma gelmiş ve dünden beri nasılsın der gibi öyle dikkatli bakıyordu gözümün içine. yahut bir şey anlatmak ister gibi. abartısız bir kaç dakika, öyle liseli aşıklar gibi bakıştık. ama birbirimiz için elimizden hiç bir şey gelmiyordu. belki o an için dünyada beni anlayan tek varlık oydu. belki de karnını doyurmanın peşindeydi. bense hislerimi.
bilemiyorum.
söylemiştim; hiç bir şey bilmeyen, hayatta doğru dürüst bir izi olmayan sıradan yaşam süren sıradan biriyim. tıpkı geçen akşam öylesine izlemeye başlayıp beni içine çeken filmdeki mali denetmen jonathan gibiyim. ve bazen silinmiş hissediyorum kendimi. enteresandı. bu mesleği yapanların ortak özelliği bu muydu gerçekten? yoksa o da hayatın sallama tesadüflerinden biri miydi sadece?
düzenli bir iş. çok sevgili rakamlar. her daim dakik bir yaşam. hep bir nizam, hep bir intizam. geçmişte yaşanılan yoklukları ve zorlukları aşıp refaha erme. geçmişin kıymetini bilip aşırılıklardan sakınma adına çoğu zaman başkalarının yönlendirdiği ve çizdiği sınırların dışına taşmadan tek düze, sıradan bir hayatı devam ettirmek zorunda kalmak.
bazen her şeyi bırakıp dışarıyı, insanları seyrediyorum. hayatı görüyorum. kusursuzca yanımdan geçip giden. ama sonra benimle aynı şekilde hayatı sadece seyredenleri görüyordum. kimi farkındaydı bunun kimi de nasıl bir çıkmazın içinde olduğunu anlamaya çalışıyordu sanki. ama hepsinin, hepimizin ortak yönü bir vardı. bakışlarımızla, oturuşumuzla, yürüyüşümüzle, sigarayı daha bir derinden çekişimizle adeta mutsuzluk kıvılcımları saçıyorduk etrafa.
işte bakın bir küçük kız - ki parkın en neşeli insanı o'dur diye yemin edebilirim- bir anne ve muhtemelen bir anneanne yürüyüşe çıkmışlar. ortadaki genç anne pek bir düşünceli. sert, memnuniyetsiz bir yüzü var. aslında buraya oturduğumdan beri çocuk arabalarıyla geçen diğer genç annelerinkinden pek bir farkı yoktu o soğuk ve mutsuz ifadesinin. çocuğuna bakıp keyifle gülenini görmedim daha. arabalarını sanki bir taş ocağındaki esirmişcesine mutsuz itiyor, zoraki gidiyorlardı çocuklarının peşinden. mutsuzluk akıyordu yüzlerinden ve vücut dillerinden. sanırım mutsuz insanları yine en çabuk mutsuz insanlar anlıyor ve tanıyordu. oysa ben hepsini ilk kez görüyordum ömrümde. mutlu etmiyordu tabi onları öyle görmek. ama itiraf etmeliyim mutsuz da etmiyordu.
herkes bir şekilde peşindeydi mutluluğunun. kimilerine göre an'ı yaşamaktaydı mutluluğun tarifi. kimilerine göre özgür olmakta. kimilerine göre ise sayılamayacak kadar çok paradaydı.
söylenilene göre çok az kişi ulaşıyordu. ben bu huzursuz kişiliğimle asla ulaşamayacağımı anladığımda yıllar önceydi. yine de para seçeneğini işaretleyenlere selam ederek teklifsiz yanıma sokulup "yılbaşı bileti almaz mısın beyim"  diye soran piyangocıya kayıtsız kalamadım.
"sahte değil di mi bunlar" ikazımı yapıp kimliğini kontrol ettikten sonra bir çeyrek çektim şansıma. zeki alasya'nınkine benzer -metin akpınar mıydı yoksa- iğrenç sıralı bir bilet çekmişim.
"çıkmaz lan buna" dedim.
piyangocudan evvel o sırada boşları alan necdet güldü.
piyangocu "öyle deme abi şans bu, kime güleceği belli olmaz" dedi.
"hadi öyle olsun bakalım."

en son bileti ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. ama çok uzun zaman önceydi. rahmetli hayattaydı daha. demek ki onbir seneden fazla olmuş. sonuncu biletimi değil ama ilkini çok iyi hatırlıyorum. üç kardeşin üçünün şansına kendi elleri ile çektiği sonra eve geldiğinde bir piyangocu edasıyla kendi adımıza tekrar çektirdiği çeyrek biletlerdi. sanırım biradere bir amorti çıkmıştı sadece. gerçi hayatımız amortiden ibaretti ama mutluyduk. üç çocuklu ailenin ortancasıydım. zengin değildik. orta halli bile değildik. ama dedim ya mutluyduk kendi halimizde. sonra büyüdük ve dağıldık çil yavrusu gibi. iş, güç, mevki-makam sahibi olduk. n'olduk? ara'da kaldık. arafta kaldık. ne bu dünyanın ne öte dünyanın olduk. şarapnelin en öldürmeyen ama en can acıtan parçalarını sapladık yüreğimizin orta yerine. mutlu insanların hikayesi olmaz derler. hayır, vardı. inanılmaz güzellikte ve de çoğunluktaydı hem. şu an bir yerlerimi kanatıyor olmalarının nedeni o güzelliklere bir daha ulaşamayacağımı bilmemdir belki de. oysa şimdi bir amortimiz bile yok..

.

22 Aralık 2014 Pazartesi

serbest

biz seninle arka fonda vaya con dios çalarken oturup konuşmadık hiç.  
bir gün diyorum vaya con dios çalarken oturalım yine.  
konuşmasak da olur. 
gözlerimiz temas etsin eskisi gibi yeter. 
ondan sonra ölmek zaten serbest..
.





13 Aralık 2014 Cumartesi

ömür sayacı

insanları izliyorum. buradan çıktıktan hemen sonra unutacağım hal ve hareketlerini kaydediyorum gereksizce ve sessizce. çünkü yapacak daha iyi bir işim yok.  çay ya da kahve yerine portakal suyu içiyorum bu sefer. özel bir sebebi yok. içimden gelen şeyleri yapmayalı bir hayli olmuştu. buraya mesela yıllardır gelirim. hani dışarıdan baksan pek öyle ahım şahım bir özelliği görünmez. ama ben seviyorum bu dar sokağın şövalyesini. boş olduğu vakitler sokağı net gören asma kata otururum hep. işte şimdi yine buradayım. insanlar geçiyor kimi hızlı, kimi yavaş. kimi uzun, kimi kısa.  burada hiç sıkılmadan yüzyıllar boyu onları izleyebilirim gibi geliyor şimdi.  dükkanın önünde iki kadın boş masalardan hangisine oturacakları konusunda kararsızlar. iki ayrı uca gittiker önce. sonra güneş görmeyen bir masada karar kıldılar. ne yazık!
biz insanlar bilmiyoruz sanki güneşin kıymetini. bilhassa bu mevsimde. misal şu aşağıdaki kediler , dertsiz tasasız bol güneşliler. ne güzel..


bir kuşları kıskandım şu hayatta özgürce uçuşan. bir de aylak kedileri..
gerisi mesela ve hep teferruat..
.
iki eli dolu garson camdan kapıyı ayağı ile açıp gidiyor sipariş teslimine. onun boşalttığı alana leo beanheaker yakışıklılığında beyaz saçları ve siyah pardesüsü ile ellilerinin baharındaki bir adam giriyor. aynı anda dünyanın dört bir yanında kim bilir hangi olaylar cereyan ediyor ama benim için şu an en önemli olay garsonun ayak hareketi ile leo'nun savrulan pardesesü. dedim ya ötesi hep teferruat. 
etrafa pür dikkat kesilmeyle dikkat dağınıklığı arasında bir yerdeyim şimdi. karşı masama yirmibeşlerinde kıvırcık saçlı bir esmer kuruluyor. oturduğu gibi akıllı telefonuna yöneliyor bense gayri ihtiyari televizyona bakıyorum.  erzurumdaki winterfest'den bahsediyor haberde. hareketlilik dinmiyor. iki çocuklu iki ayrı çift oturuyor çapraz iki masama. aşağıya da genç bir kadın ve bir adam.insanlar geliyor, insanlar geçiyor. haftalar yine öyle. aylar ve yıllar hakeza.
bazen yeni badana yapılmış odanın kokusu gibidir hayat. kokudan rahatsız olursun. gitmek istersin. fakat gitmemek için sebeplerin daha çoktur. hem şikayet etmek çok kolaydırböyle durumlarda. bir şey yapmazsın değişim için. yaptığın tek şey sızlanmaktadır. ah tabi şarkılar iyi gelir her zaman. sonra filmler. bazen kitaplar. arada dostlarla muhabbet. günler geçer böylece. mevsimler de. yılları saymıyorum bile. al işte ikibinondört veda turlarına başlarken ikibinonbeş ramazan davulcusu gibi  dayandı kapımıza.. oysa ve sanki daha dün bindokuzyüzdoksandokuzdu. son tahlilde; ömür diyorum doktor, ömür çabuk geçiyor.

replikas - ömür sayacı
.

8 Aralık 2014 Pazartesi

bir yer var biliyorum

böyle bir yer olmalıydı bir gün yaşayacağım yer. ama tam olarak burası gibi değil. buradan daha küçük, daha sakin. kalabalık olmayan ama bir köşesi mutlaka denize temas eden, küçük bir yer. burası gibi soğuk olabilir önemli değil. yeter ki o deniz, o yosun kokusunu duyumsamalıyım. sahil kenarına sıralanmış kahverengiye boyalı, yaşlı ve yorgun banklarına oturup dalgaların dansını izleyebilmeliyim. bazen de günbatımını ve uyanabildiğim vakitlerde gündoğumunu seyretmeliyim telaşsız, sakin. sonra gelen geçenin ve elbetteki sıcak, yardımsever esnafının hikayesini yazabilmeliyim. insanları az ama öz olsun mesela. ben hepsini tanıyabileyim. yolda karşılaştığımızda içtenlikle selamlayıp hal ve hatırlarını sorabilmeliyim. balığımı hep o küçük balıkçıda yiyip kahvemi de köşedeki o mütevazı ocakta içebilmeliyim. zaman zaman memleketi ve beşiktaşımı kurtarabildiğim bir iki de laf cambazı buldum mu değmeyin keyfime! böyle bir yer. ama küçük. ama sakin. fakat yosun kokan. lakin insanı olan. bir yer... bir gün...
.
candan erçetin - hafif
.

6 Aralık 2014 Cumartesi

altı aralık

eskiden kendime verdiğim sözleri tutmazdım. şimdi başkalarına verdiğim sözleri de tutmamaya başladım. eskisinden daha çok yalan söylüyor, daha çok küfrediyorum artık. giderek ben olmaktan çıkıyorum. beni ben yapan özelliklerimi, babamdan miras kalan hasletleri elbiselerimi çıkarır gibi birer birer atıyorum üzerimden. iyilik ve iyi niyet üzerine ne söyleniyorsa tersini yapıyorum.  samimi gelmiyor artık hiç bir şey , hiç bir insan.
misal şimdilerde anlaşılmaya , anlamaya çalışmak çok yorucu ve bana sorarsan çok da gereksiz. konuşmak, hal ve beyanatlarda, bu dünyada karşılığı olmayan taahhütlerde bulunmak hep beyhude hareketler. oysa ve bana kalırsa ; iki çift gözün sessizce konuşup anlaşması tüm anlamların üzerindedir bu yeryüzü aritmetiğinde.
şu son iki haftadır mesela bir kabuğu zorluyorum kırmak için. ama korkuyorum da!  kabuğun dışındaki hayat ya şimdikinden daha kötüyse? 
bilemezsin. bilemem. bilemeyiz...
ama şunu biliyorum sevgilim. bu kabuğu kırmazsam şayet sana asla ulaşamam. ve sana ulaşamazsam zaten yaşamanın bir manası yok. bugüne kadar beni hayatta tutan yegâne şey sana ulaşma umudum, şu sefil ömrümdeki tek gerçek mutluluğum hiç tanımadığım sana kavuşma hayalim çünkü yıllardır. dürüst olmak gerekirse kısa süreli, geçici mutluluklar yaşadım şu son zamanlarda. ama bunların gerçek olmadığını bilecek kadar da büyüdüm artık. bu suni mutluluk gazları ile insanların bir sosyal projeden diğerine keklik gibi sektiklerini, çözülmesi güç bir fizik yahut matematik problemi gibi hesaplar yaptıkları ama öte yandan janjanlı hitaplardan taviz vermedikleri aşk aktivitelerini hayretler içinde izliyorum. bilmesem görmesem yaptıklarını inanabilirdim belki samimiyetlerine.
umrumda değil ama şimdi ne dünya ne feza. ne de gayrisafi milli hasıla. ille de sen ille de ben. sadece biz. gerisi hep teferruat sevgilim. hep teferruat..
.
irem - hayalet sevgilim

5 Aralık 2014 Cuma

mademoiselle'e mektuplar-2

uzunçayırı geçip ulubatlı hasan gibi istanbul'un çamlıca sırtlarına dayandığımda saat ondörtotuzu gösteriyordu. yağmur bütün klişelere nazire yaparcasına bardaktan boşanıyordu. ve trafik orda durmuştu. vaktim çoktu. acelem yoktu. belki de o yüzden hayatımda hiç sinirlenmediğim, sabırsızlığıma yenik düşmediğim dahası adım adım ilerleyen sol şeritten şeritimi bir kez olsun değiştirmeden sekiz dakikalık yolu bir saat onbeş dakikada aldım. boşluklarda aracın radyosunda kayıtlı altı adet radyoyu tek tek dolaştım. ayrı ayrı tüm istasyonları sevsem de torpidoda uyuyan duman'ı uyandırdım. ağır aksak ilerleyen trafikte kah onlara ritim tuttum kah dışarıyı izledim. arada yarım metre ilerliyorduk. şikayetçi değildim. ta ki aydınlatma direklerinin tam ortasına konmuş lila renkli çiçekleri görene kadar. ne sevindim ne üzüldüm ama şaşırdım. hani daha çok kuş yuvasına benzettim. ilkbahar olsa belediyenin kuşlara amme hizmeti diyeceğim ama bu karda kışta çok dayanacaklarını sanmıyorum. sağ taraf ama çamlıca. hâlâ güzel ve hâlâ yeşil. silüeti bozan çirkin antenlerini görmediğime ayrıca sevindim. bu şekilde yağan yağmurla birlikte çamlıcadan boğaziçine aktık yorgun ve ağır bir savaşçı gibi. köprü ve sonrasında biraz olsun hızlandıysak da mecidiyeköy girişi istanbul gerçeğimizi bir kez daha vurdu yüzümüze. hoop hemşerim geçişler tek şeritten ve kontrollü dedi. eğdik yine boynumuzu, eyvallah dedik. toplantı binanıza vaktinden çok erken ve kazasız belasız ulaştıktan sonra harbiyeye dar attım kendimi. şöyle etraflıca, aylakça dolaşmayalı ne çok olmuştu buraları.  beş, on hayır hayır onbeş yıl. tam tamına onbeş yıl. yeni yetme bir ergenle aynı yaşta şişli-osmanbey-pangaltı hatsızlığım. poyraz sk, hidayet sokağı, dere sokağı. bir sürü sokak. eskiden de bilmezdim bu isimleri şimdi de bilmiyorum. ama şahsen tanıyorum! oturacak akıllı uslu ama caddeyi de gören köşe bir mekan bakarak ağır ağır ilerliyordum ki müthiş bir koku geldi arkamdan ve hızla beni geçti. hemen peşinden de kokunun sahibesi, düz sarı saçları omuzunda, kendinden emin hallarını da biryetmiş boyuna mütemmim cüz eylemiş,  mavi blucinli siyah montlu fransız güzeli girdi görüş alanıma. fransız olduğunu nerden mi biliyorum? ben öyle istiyorum çünkü. gözleri de maviydi üstelik der demez benim gözlerle birlikte van kedisini oluştururuz artık diye de salakça bir espri yaptım. yaptım evet. ben dahil kimse gülmedi. çünkü içimden yapmıştım. pek çoğu şeyi yaptığım gibi.
sonra işte bizim fransız güzeliyle üç yüz dört yüz metre, akan trafiğin tersine şişliye doğru yürüdük önlü arkalı. tam şişli camiinin kavşağından sola dönülen tenhada eğilip öpecektim ki çok şiddetli ve ardı arkası kesilmeyen korna sesi ile kendime geldim. önce sol şeritte önümdeki araçla üçyüz metrelik mesafeyi ve sonra arkamda çıldırmak üzere olan, garip hareketleri olan ticari taksi şoförünü gördüm. duman senden daha güzel şarkısını söylerken ben iki elimi teslim olmuş gibi havaya kaldırarak arkadakilerden özür diledim ve hızla olay yerinden uzaklaştım....