20 Kasım 2014 Perşembe

mademoiselle'e mektuplar-1

sevgili mademoiselle, tam sana yazmaya karar verdiğimde candan erçetin sıradaki şarkıyı kırık kalpleri dağlarcasına söylüyordu adeta. şarkı mı yazıyı tetikledi yoksa her güzel sese teşne olan yazma isteğim mi algıda seçicilik yaptı bilmiyorum. hem çok da önemli değil. çünkü yıllar sonra yine, yeniden sana yazıyor olmak güzel şey. ayakta yetmiş yolcu kontenjanının dörtte birinin doldugu belediye otobüsünün en şanslı, en mutlu yolcusu benim şu an şoför arkası bir numaralı koltukta. 
özgürüm. çünkü yazıyorum. 
ne ağır akan trafik, ne günün yorgunluğu ne de dünya ve ülke gündemi. hiç biriyle ilgilenmiyorum. hani bomba atsalar umurumda değil mademoiselle.. bomba atsalar.. zamanın ötesindeyim çünkü. yazıyorum...
bilirsin, sait faik az daha çıldırıyormuş yazmadığı için! samuel johnson yazmak için yaşamış, yaşamak için de yazmış mesela. bukowski'yi zaten biliyorsun hiç bir zaman huzur içinde yazamadı ama sıkı yazdı hep.
peki ya ben?
sanırım unutulmamak için yazıyorum. ekmel bey'in aksine bir iz bırakmak için, bu dünyadan bir mithad selim geçti desinler diye belki de. 
ama iyi ki yazıyorum mademoiselle. iyi ki..
acılarımı çünkü bir tek yazarken sevebiliyorum. hayallerimi keza, yazarken yaşıyorum. ve sadece yazarken anlıyorum kendimi. belki de bu yüzden anlaşılmak gibi bir kaygım yok yazmaya başladığımdan beri. ve yine bu sebeple samuel'e inancım tam. çünkü ben aslında ve sadece yazarken yaşıyorum mademoiselle. sadece yazarken. 
anlıyor musun?
.
ondokuz kasım 2014
istanbul

9 Kasım 2014 Pazar

beş vakit - 2

sabah
ben kurtulmak istedikçe o kırmızı görmüş boğa gibi üstüme üstüme geliyor. belki ekmel bey'i okumamış olsaydım bu kadar takılmazdım pazar günlerine. kendime bir kahve yaptım. bu sefer ne süt ne de şeker koydum içine. bu pazar farklı olsun istedim her şey. ne zamandır izlemediğim televizyonu açtım. vakit geçsin diye öylesine,  kanallar arasında dolaşırken trttürk'te gündem edebiyat diye bir programa denk geldim. daha doğrusu tarihi bir kaç binayı, eski istanbul tadındaki sokakları görünce beynim elime ani bir komut verdi. kumandayı koltuğa yavaşça bıraktım. programı izlemeye başladım. bir kadın mütemadiyen konuşuyordu. kitaplardan, kelimelerden, yazılardan bahsediyordu. fakat görüntü devamlı değişiyordu. bir süre sonra boş boş televizyona baktığımı ama kafamda başka şeyler dolaştığını farkettim. dün akşam kitaplığımda bulduğum kese kağıdı biçim ve rengindeki şu küçük spiralli defterlerimden birini "şiYirimsi" defteri yapmayı geçirdim aklımda. çünkü bu beyaz cama yazmayı o kadar da sevmiyorum artık. el yazılarımı özledim. kalemin kağıtla adeta sevişircesine olan birlikteliğinden çıkan o sessiz sesi özledim. sonra iki noktayı, de ve da eklerini ayrı yazmayı özledim. parmaklarım kopuncaya kadar ama aşkla ama sevgiyle ama muhabbetle yazmayı özledim. sonra o yazdığımı beyaz bir zarfa koyup postalamayı. ve nihayet beklemeyi özledim..

öğlen
pencereden sokağı izliyorum. sokak pazar normallerinde, sakin. tek tük insan geçiyor. saat öğleyi vurmasına rağmen çoğunluk uyumayı tercih ediyor. araba dahi geçmiyor. sokaktaki az sayıdaki insandan telaşla caddeye çıkmaya çalışan, şık giyimli, kadın ve adamlar belli ki pazar gezmesine gidiyorlar. cadde tarafından onların aksine ağır ve düşünceli adımlarla elinde farklı marketlerin poşetleriyle pazar alışverişinden geliyor bir kadın ve bir adam. birbirlerini görmüyorlar bile. kör bir bakışla, sanki uzaktan kumanda ediliyormuşcasına yürüyorlar. dışarıya çıkmaktan vazgeçiyorum o dakika..
karşı apartmandaki teyze, balkonunda çiçeği ile uğraşıyor. buradan çiçeği tarif etmek zor. gerçi görsem de bilemem sanırım. çünkü papatya ve gülden başka çiçek tanımam. bir de lale. kalanı ilkokul terk zihnimde. sanırım konuşuyor çiçekleriyle. bir yerde okumuştum. rivayet odur ki söylediklerinizi anlıyormuş bitkiler. ne güzel. keşke benim de böyle bir tutkum olabilseydi dedim içimden. keşke. belki bir sonraki hayata!..

ikindi
fikrimi değiştirdim. dışarıya çıktım. hava güzeldi. güneşliydi. ve biraz serindi. aslında tam istediğim gibiydi. lakin lanet olası pazardı işte. ve ben ne istediğimi bilmiyordum. uzunca bir süre yürüdükten sonra kalabalık bir cafeye oturdum. sanırım ömrümün en uzun kahvesini orada içtim. pazar sevişgeni edasındaki pazar kahvecilerini, yoldan geçen araçları ve o araçların içindeki insanları izledim bir süre. sonra çok önemli bir iş yapıyormuşcasına, kâh elim çenemde düşünerek kâh kulağımdaki müziğe tempo tutarak dört sayfa yazı yazdım. -tekrar okudum da yazdıklarımı, lafı bile edilmeyecek, bi'boka yaramayan hayat kırıklıkları- tek bir sigara içtim. bolca iç çektim. şimdi o boka yaramayan notları buraya çeksem mi diye düşünüyorum. ama yok hayır yazmayacağım. kitap okur gibi izlediğim o güzel kumralı da!..

akşam
yapacak bir işim yoktu. oturdum taş-kağıt-makas'ın suzan defter hikayesini yeniden okudum. dolayısı ile ekmel beyi. ve suzan hanımı da. altını çizdiğim satırlara yenilerini ekledim. daha önceden çizdiklerimi yeniden kazıdım belleğime. sıkıntım azalacağı yerde daha da arttı. işte o zaman anladım sıkıntımın asıl nedenini.
ısrar etmenin bir faydası yoktu. bir anda  anlamsızlaşıyor işte her şey. buhar olup uçmak istiyorsun. bir sis bulutu gibi güneşe ulaşmak. hakkını veremiyorsun çünkü hiç bir şeyin.
ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. ama ve belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti o'na bu kelimeleri. iz bırakmak konusunda benim de ekmel bey'den bir farkım yok aslında. lakin olur da bir gün kaybolursam aniden sen beni unutma yine de. unutma!

yatsı
gitme vakti.
.




8 Kasım 2014 Cumartesi

beni bu güzel havalar mahvetti*

orhan veli'yi diyorum sevgilim, mahveden havalar sandığımız gibi gerçekten yaz-bahar havaları mıdır?
misal niye sarı yaprakların tel tel döküldüğü, hüznün nirvana yaptığı pastırma yazlı bir sonbahar havası yahut kar tanelerinin boşlukta raks ettiği bir kış havası değil de ille de güneşli, az bulutlu çiçek ve çilek kokulu ilk-bahar yaz ayları gelir aklımıza.
bilemiyorum sevgilim. bilemiyorum.
şayet geçmişe, istediğin bir tarihi kişiliğe gitme hakkın var deseler hiç düşünmeden orhan veli, 1941 derim bu kutsal yanıtı almak için. lakin yine de emin değilim bundan. düşünmek gerekebilir. zira sait faik var beri yanda. ikisinin de aynı mekanda olduğu bir anı denk getirebilirsek bu havaların bir anlamı olur belki.
ve işte bugünlerde, böyle sonbaharla karışık kış aylarında, işi gücü,  istanbul keşmekeşini, trafiği hatta insanoğlunun çiğliğini hatta hatta insanlığımı ve dahi kendimi, dahası dünyayı unuttuğum havalarda diyorum.  çok zorlu ama aylaklığı azdıran, romantizmi çağlatan havalardan bahsediyorum sevgilim.
bu havalar, ne güzel havalardır.
diyorum ki orhan veli'ye o şiiri yazdıran havalar da böyle soğuk ve yağmurlu en olmadı kış güneşinin baba şefkatiyle gülümsediği havalardır bana sorarsan. düşün bana bile yazdırıyor bu güzel havalar! ki şiir yazamam, beceremem. bunu en iyi sen bilirsin.  ama ve yine en çok böyle havalarda tütün ister canım. keza tuzu şekeri ekmeği almayı da bu soğuk ve yağmurlu havalarda unuturum yalan yok şimdi. ama bir tek , bir tek böyle havalarda aşık olmadım üstadın aksine. çünkü ve zira dört mevsim, on iki ay, üçyüzaltmışbeşgün hep sana aşığım sevgilim. sadece sana nüksederim ben böyle havalarda...
.
alpay - anlatamıyorum


6 Kasım 2014 Perşembe

kartpostal yazıları - mutluluk


cemal süreya; " mutluluğun kahvaltıyla ilgisi olmalı" demiş. olabilir, kendi görüşüdür,  saygı duyarım. ama bana sorarsanız bayım mutluluğun bizatihi kendisi ; şu tepemde ışıldayan kış güneşidir.
şimdi mesela; bu varoş cafede  ispanyol ezgileri eşliğinde güneşe karşı kurulmuş kahvemi yudumlarken nazım hikmet gelse ve dese ki;

" bana mutluluğun tarifini yapabilir misin mithad selim efendi?"

derim ki o'na ;

-gölge etme başka ihsan istemem ey büyük şair, gölge etme..
..
eleni karaindrou - sonsuzluk ve bir gün

4 Kasım 2014 Salı

böyle derde neyler hekim

bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
bir şehir kadar kalabalıktır bazıları

bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
konuşurlar
isterler
susarlar
                cahit zarifoğlu

işe gitmedim. aile hekimimize gittim bu sabah. kapının üstündeki ışıklı tabela adımı yazıp içeri girdiğimde saat tam dokuzu beş geçiyordu ve kafamda selvi boylum al yazmalım'ın enstrümantal müziği çalıyordu.
gide gele artık aile olduğumuz için hekimim sâfinaz hanım  hoş beş etmeden direk konuya girdi. kafasını önündeki bilgisayardan kaldırmadan sordu.
-neyiniz var mithad?
-aslında grip ama kalbim çok ağrıyor ve de çok üşüyor doktor.
ani bir hareketle yüzünü bana döndü, başını hafif öne eğip siyah kemik gözlüklerinin üstünden şöyle bir süzdü önce beni. sonra iki narin eliyle masadan kuvvet alıp tekerlekli koltuğunu geriye doğru kaydırdı. sakin adımlarla yanıma geldi ve
-önce bir ateşine bakalım dedi.
ateşime baktı, tansiyonumu ölçtü, sırtımı dinledi. hiç bir şey söylemedi. ben de sormadım.
masasına gidip tahta dondurma kaşığına benzer bir aletle yanıma döndü.
-ağzınızı kocaman açın mithad dedi
kocaman açtım.
hmm.hmmm.cık cık cık. diyerek başını iki yana salladı. tahta kaşığı kenara bıraktı. ince, beyaz lastik eldivenlerini giydi.
-kocaman açın. AAAAA deyin
bi daha kocaman açtım ağzımı.
sağ elini ağzımdan içeri soktu. sol tarafıma indi. kalbimi avuçladı ve yavaşça çıkardı. beyoğlu'nun ara sokaklarındaki meşhur kahve falcıları gibi incelemeye başladı kalbimi. ve neden sonra;
-çok hoyrat kullanmışsın kalbini. aşırı hız yapmışsın. üstelik hiç yerinde durmamış gibi. üzgünüm ama ikinci el piyasası bile yok. kimse almaz artık bu kalbi. 
bunu duyar duymaz 
-o zaman bana müsaade doktor dedim
- dur nereye gidiyorsun ?
- gidip biraz zarifoğlu okuyacağım
-ama kalbin?
- sen de kalsın. zaten hiç benim olmadı ki şerefsizz..
.
hayat neden şekil yapıyor - F.D.