27 Ekim 2014 Pazartesi

sıradan, gereksiz, uzun bir gün

duvardaki saatli maarifin yaprağına göre bugün benim doğum günüm. üstelik telefonuma düşen banka ve meslek odası mesajları, en nihayetinde mavi renkli plastik kimlik kartım bu gerçeği doğruluyor. ve tabi ki sevgili arkadaşlarım.  bu nazik insanların bir kısmı bu tarz sonradan icatlarla aramın hiç iyi olmadığını bilirler. bazıları bilmez. sorun değil. aşmam ve yaşamam gereken daha ciddi sorunlarım var çünkü.
.
oysa bu yaşıma değin aklımda kalan doğum günü kutlaması bir elin parmak sayısını geçmez. hatta bulmaz bile.
ilki mesela ; oniki günlük kariyerimin oldugu yabancı ortaklı bir şirkette israilli bir genel müdürün organizasyonuyla gerçekleşmişti. şaşırmıştım. itiraf edeyim koca koca insanların bu tarz kutlamalarında haz etmezdim. ama o gün mutlu olmuştum. hem o günün benim için ne denli zor olduğunu anlatamam. zira konuşurken yazdığım kadar rahat değilimdir. ve o gün konuşma yapmak zorunda kalmıştım. unutulmazdı o yüzden. neler saçmaladığımı hatırlamıyorum ama..
bir diğer sürpriz doğum günü kutlaması da bayrama denk gelen ve uzak yakın tüm aile fertlerinin bir arada oldugu zamandı. biraderin nerde olduğunu sorduğum annem "pasta almaya gitti ağabeyinle sana süpriz mi ne yapacaklarmış " demese gerçekten çok büyük sürpriz olacaktı o gün benim için. canın annem. böyle sürprizli bir doğum gününü de unutmadım elbet.
yine bir seferinde edebi yönü çok güçlü bir arkadaşım doğum günümü iki dizeyle erkenden kutlamak durumunda kalmıştı da onu hiç unutamamıştım. 
"vaktinden önce ya da sonra ne farkeder. doğmuş olman yeterdemişti de çok hoşuma gitmişti bu jesti.
görüldüğü üzere hediyeden çok hal ve davranışlar daha çok etki ediyor bu karmaşık bünyeye. 
ama ve yine de itiraf etmeliyim ki ; bugüne kadar ki en güzel doğum günü hediyemi şimdi görüşemediğim ve hiç bir yerde bulamadığım güzel bir insan verdi seneler evvel. o güzel insan bana yine kendi yazılarımı verdi minik bir kitap haline getirerek. unutmadım. unutamam.
ve nihayet bugün.
bu unutulmaz dogum günleri faslında bugünü de unutmayacağım. fakat bu sefer nedenini söylemeyeceğim. o da bende kalsın.....
.
şimdi bir yıl daha eklediğim şu yorgun ve sefil ömrüme dönüp baktığımda çok iyi şeyler söylemem mümkün değil maalesef. geçtiğimiz cumartesi gecesinden beri düşünüyorum aslında bunu. hatta bu yazdıklarımın temeli cumartesi gecesi menşeili. kolpa mı demişti hani ölünmüyor mutsuzluktan diye?  doğru demiş fakat eksik söylemiş. zira ölünmüyor belki ama ölmek çok isteniyor böyle anlarda. ama işte kimi benim gibi ya itikadını bahane ediyor ya da korkaklığını öne sürüyor, ölmüyor. ölemiyor.
benim babam doğum gününde öldü mesela. bunu da unutmadım hiç. o günden beri doğum günlerime ölüm günü gözüyle de bakıyorum artık. iki kardeşim, annem, babam hep ağustos doğumlular. bir tek ben ayrık otu gibi sonbahar mı kış mı olduğu belli olmayan bu karanlık günde doğdum. sevdim yine de. sevmeye çalıştım en azından. doğum günümü,  ekimi, sonbaharı ve kışı. en çok ama kış güneşini sevdim. fakat yoruldum artık. iyi olmaya çalışmaktan, kötü olmaktan kaçmaktan. sorumluluklardan, prangalardan, ezberlerden, yalanlardan, sırtımdaki yüklerden, ara'da kalmaktan. çünkü ne layıkıyla iyi olabildim bugüne değin ne de kötülüğün hakkını verebildim! aralarda gezinmekten bıktım artık. bilmem kaç milyar yaşındaki dünyadan bile yorgun hissediyorum şu an. anlat deseler anlatamam. öyle yorgunum..
 hem daha ne kadar yazar, daha ne kadar yaşarım bilmem. bilemem
 buhar olup uçmak, yok olmak  istiyor insan. bir sis bulutu gibi güneşe uzanmak diyorum şimdilerde kaç paradır bayım?


kompozisyon

giriş
-seni  seviyorum

gelişme
-seni hâlâ seviyorum

sonuç
-seni çok seviyorum

indila - derniere dance

13 Ekim 2014 Pazartesi

beş vakit

sabah
onlarca araç, yüzlerce insan her sabah aynı yöne, güneşe doğru ilerlemeye çalışıyoruz otoban trafiğinde. derdimiz, zorumuz ne bilmiyorum? hep aynı yerde sıkışıp kalıyoruz. beklerken kimi sigara içiyor, kimi kahvaltı ediyor, kimi de diğer araçtaki insanları ya da çevreyi izliyor. ben soğuktan büzüşen parmak uçlarımı ısıtmaya çalışıyorum. henüz ekimin onüçü olmasına rağmen kış erken indi bünyeme. kışın geldiğini büzüşen parmak uçlarımdan anlıyorum. sorun değil yıllardır alıştım buna. tıp da çaresini bulamadı zaten. hem bu tür soğuma ve üşümelere alışıyor da insan kalbinin soğumasına bir türlü alışamıyor. anılarının birer birer hafızasından silinmesine anlam veremiyor. zor geliyor alışmak sevmekten böyle anlarda. düşünüyorum, düşünüyorum yine. çok düşünüyorum. fakat çıkamıyorum işin içinden. sonra işte bu yazıp çizme işleri de saçma, anlamsız geliyor bazen. yaşamak gibi! telefonumun birbirine dolanmış ve bir türlü açılmayan kulaklığı gibi karmakarışığım bugünlerde. ne yapacağım? bilmiyorum..

öğlen
burada işe başladığımdan beri öğle yemeği için ilk kez bugün dışarı çıktım. ne zamandır gözüme kestirdiğim bir lokantaya gelip oturdum. nezih bir yere benziyor. garsonları ilgili ve de saygılı. şu an için tek müşterisi benim. nilüfer şarkıları çalıyorlar. en çok bu hoşuma gidiyor sanırım. "dünya dönüyor sen ne dersen de" diyor nilüfer o billur sesiyle. allah için çok da güzel söylüyor. lakin bu şarkıyla birlikte yine bir düşüncedir alıyor beni. yemeği yarıda bırakıyorum. çay söylüyorum. yanında sigara hiç fena olmazdı diye düşünüyorum. ama yanımda sigara yok. biliyorum istesem bulup getirir bu son derece kibar garson. ama ve sanırım utanıyorum istemeye. onun yerine hesabı istiyorum...


ikindi
penceremin kenarına konan küçük, sevimli kuşları izliyorum bir süredir. ama ben asıl yükseklerde kâh süzülüp kâh pike yapan o beyaz kuşlara öykünüyorum. kıskanıyorum onları. onlar gibi olmak , uçup gitmek istiyorum. uçup gitmek...

akşam

üç yıl önce sezen şarkılarından yaptığım listeyi dinliyorum şimdi. annem karadayı seyrettiğini sanıyor ama oturduğu koltukta uyuyor. son zamanlarda çok üzdüm o'nu. bir bakıma özür ziyaretine geldim bu akşam. ama ve sanki özür dileyen kendisiymiş gibi en sevdiğim yemekleri yapmış yine. yemekten sonra çay içip lafladık biraz. şu hayatta keyif alarak yaptığım çok az şeyden biri son sekiz yıldır. eskiden yapmazdık hiç. hatta hiç konuşmazdık. babamın ölümünden sonra  bazen susarak ve bazen kısa cümlerle ama mutlaka eskisinden çok konuşuyoruz. babamla da konuşmazdık hiç. ama allah biliyor ya ben en çok babamı sevdim.
ama bir kez olsun seni seviyorum diyemedim dünya sözüyle.
o da bana demedi bir kez olsun. fakat ikimizde biliyorduk birbirimizi sevdiğimizi. hayat işte bazen çok acımasız. ikinci şansı ne hak edene ne de etmeyene, hiç kimseye vermiyor. sevdiğini söylemeye, sıkıca sarılmaya geç kalmamalı insan...

yatsı
seni düşünüyorum..

.

12 Ekim 2014 Pazar

mademoiselle'e mektup

el yazısı ile kaleme alınmış mektup göndermeyeli ne çok oldu?
aslında mesele mektup yazmak değil de mektup yazmaya değer doğru  insanı bulmak ve kaybetmemek sanırım sevgili mademoiselle. yoksa satırlarca, sayfalarca yazıp da şişeler dolusu mektubu marmara'ya, ege'ye salmışlığım çoktur..
şimdi mesela o kadar çok , ama o kadar çok doluyum ki roman kalınlığında mektup yazsam kâfi gelmeyebilir. ama ve hani şu amerikan filmlerinde dedikleri gibi  "artık her şey için çok geç" olmuş olabilir mi? bilemiyorum..
.
orhan veli'nin nahit hanım'a yazdığı mektupları okudum geçen yaz. ahmed arif'in leyla erbil'e yazdıklarına da şöyle bir baktım. ve şimdi kafka'nın milena'ya yazdıkları duruyor masamın üzerinde.
 hayır mademoiselle, hayır!
o müstehzi gülüşünüzün ardına sakladığınız düşünceleriniz gibi değil gerçek.
anlaşılmak yahut okunmak değil salt mesele. yaşamak mademoiselle , ya-şa-mak!
bilmem anlatabiliyor muyum?
.
çünkü çok sevgili mademoiselle; hüznümüz gözlerimizden çok dinlediğimiz şarkılarda ele veriyor artık kendini. sadık haklıydı, hep haklıydı! iyiler, güzeller de bu şarkılar içimizden bir şeyler götürüyorlar her seferinde. yine de ve her şeye rağmen şarkıları tekrar ve tekrar sevmek istiyorum. fakat işte bir şeyler eksik gibi.
sonbahardandır diyor arkadaşlarım.
ama hayır! ne baharın ne de şarkıların suçu yok aslında.
eşgalsiziz sadece bu son-bahar yağmurlarında. sessiz ve kimsesiz değil de hani yalnızız daha çok yeni cami meydanında. yaNlız olamayacak kadar yaLnışız üstelik.
cümlelerimiz dilimize, kalbimiz eylüle karışmışcasına dağınık ve hüzünbazız kaç zamandır. oysa bak eylül geçti sıra ekimde ve sonra kasımda. ömür diyorum mademoiselle işte böyle geçiyor hiç bir şey anlamadan ve bizden habersiz. hem artık birbirimizi kandırmanın da bir  manası yok.
bir kaç gündür  buralarda, hem de bu kış ortasında esen yaz-bahar havasına aldanmayalım. bu yakası açık ve kısa kollu ilk-yaz cümleleriyle mutluymuş gibi yapmak bu ruha iki beden büyük geliyor.
hayır elbette ki rol yapmıyoruz ama hayat sahnesinden rol çaldığımız gün gibi aşikâr.
sahici olalım o yüzden!
hani okulu kırardık eskiden, bilirsin.
sinema, tiyatro ve bazı beşiktaş maçları için.
o günler diyorum geri gelse mesela -mecazi olarak elbet-
misal, işi gücü siktiredip bostancı hareketle burgazada'ya kaçmak "kaç paradır" şimdilerde.
martılara simit atmak hakeza.
ve yine eskisi gibi rüzgarla konuşmak vapurun yan tarafında? saklambaç,kuka,leblebi tozu,ilk-okul aşkımızdan ve annelerimizin pencere önündeki vita tenekelerinde yetiştirdiği çiçeklerden bahsetmiyorum bile farkındaysan..
işte böyle basit ve kendimce hayallerim var günü birlik.
para dediğime bakıp yüzünü buruşturma hemen. mecaz dedik ya daha en başında. en kötü cinaslı kafiye olmadı ince bir tecahül-i arif yapma niyetimdeyim. ama bana sorarsan en güzeli hüsn-i ta'lil. bunu bari çok görme bana mademoiselle..  bunu bari..
çünkü ve zira parasız bir dünyadan öte bir hayat düşlüyorum. paranın geçmediği, maddenin hüküm sürmediği bir coğrafya, bir kıta sahanlığı mümkün müdür sence?
bence hâlâ mümkün.. ümidimi kaybetmek istemiyorum. en azından ve hani bu gerzekliklere çok fazla ihtiyaç duymayacağın bir meridyen aralığı olmalı..  kim bilir belki de orhan veli'nin bildiği fakat anlatamadığı yerdir orası! kim bilir..
en nihayetinde hepimizin gideceği yer aynı değil mi zaten sevgili mademoiselle. paralı ya da parasız!
.
son tahlilde sevgili mademoiselle; hayallerle yaşamak değil de hayallerinin ve umutlarının hâlâ yaşıyor olması güzel tabi insanın. 
.
ve bu akşamüstü diyorum ; şöyle uzunca bir mektup yazmalı. kuşlar bile kıskanmalı...
.

şarkısı : .zaza fournier- mademoiselle

filmi    : lake house

11 Ekim 2014 Cumartesi

söz mü?

oysa söz vermiştim kendime. artık yazmayacaktım. lakin yapamadım. hayır, sait faik gibi çıldırmaktan değil ölmekten korktum. çünkü sevgilim; yazmazsam ben ölürüm. bunu ikimizde istemeyiz öyle değil mi?
bunca yıl sonra anladım ki; şu hayattaki tek tutamağım yazmak benim. iyi veya kötü, saçma ya da mantıklı, ümitvar yahut karamsar ne şekilde olursa olsun nefes aldığımı hissediyorum yazarken.
tutabileceğim daha doğrusu tut-un-mayı çok istediğim başka sözler de verdim kendime dün gece üçü çeyrek geçe. belki sırf bu yüzden sabah işe gitmedim. "skerim lan işini, gücünü" dedim. dokuzbuçukta zor kalktım. hastayım da demedim. direk, bugün işe gelmiyorum dedim. zaten ayrılmama ne kaldı şunun şurasında. daha az kazanacağım belki ama daha çok aylaklık yapabileceğim. evet bazı kararlar aldım kendime ve hayatıma dair. hayır onları burada söyleyecek değilim elbet. ama güzel şeyler olmasını ümit ediyorum gelecekte. kabul ediyorum zor bir karakterim ve zor bir yaşamın içindeyim. tüm bunların içinde imkansız gibi görünse de yalın bir hayat istiyorum aylak adam timsali. tek istediğim bu. olur mu olmaz mı? göreceğiz.
hem oldu oldu, olmadı çay içer, zarifoğlu okur, sıla dinleriz..

sıla-oluruna bırak

8 Ekim 2014 Çarşamba

7 Ekim 2014 Salı

kış çayı

hani olur ya bazen zaman hiç akmasın, olduğu gibi hatta sonsuza kadar dursun istersin. bazı durumlarda da ise tam tersini, zamanın hızla akıp geçmesini, eteğinde ne varsa alıp götürmesini istersin. işte şimdi o ters yandayım doktor.
.
az önce tesadüfen okuduğum bir cümlesinde "zamanı derin bir acıyla hissediyorum" diyordu pessoa.
sığamıyorum ben de hiç bir yere. eskiden evde geçirilecek uzun tatil günleri bulunmaz bir nimetti benim için. şimdi ise ne içeriye ne de dışarıya sığabiliyorum. çünkü zaman benden habersiz, benim istemediğim şekilde geçip gidiyor. istediğimi gerçekleştirecek cesaretim, istemediğime ise dayanacak gücüm yok. böyle boktan bir aralıktayım.
ne gidebiliyorum ne de kalabiliyorum.
çok denedim. olmadı...
her gün biraz daha azalıyorum... ama ve yine de pes etmemeye çalışıyorum. masumiyet'in bekir'ine kulak kabartıp yürümek istiyorum usul usul ve eskisi gibi..
.
misal sanki bugün pazarmış gibi tek şekerli kahve içiyorum. en iyi, en istikrarlı yaptığım şey çay-kahve içmek zaten. bir de joy fm'de ilk kez duyduğum, beni kendine aşık eden şarkıların adını yarım yamalak ingilizcemle öğrenmeye çabalıyorum eskiden olduğu gibi. ve yine okursam yazamamak, yazarsam okuyamamak gibi salakça huyum devam ediyor. bu sabah okuyamadığım, yarım bıraktığım kitaplara bakayım istedim. en sevdiğime üç sayfa dayanabildim. kalktım sabahın köründe kadıköy'e indim ben de. ayaklarım ezberlenmiş adımlarla sırasıyla sahaflara, balık çarşısına, antikacılara ve sakızgülü'ne götürdü beni. yorulmasaydım, daha doğrusu sıkılmasaydım çok daha fazla dolaştıracaklardı. bahariye'ye uğramadan döndüm ilk kez. eve dönmeden evvel özel karışım kış çayı yaptırdım kendime. beklerken aktarla ilginç olmayacak, sıradan bi'kaç kelam ettik. eli çok yavaştı. muhabbeti çekilmezdi. bu kış hasta olmamaya karar verdim.

candan erçetin-git

6 Ekim 2014 Pazartesi

teşrinievvel

bugün hâlâ bayram ve ben
yeni yaşıma günler kala saçma bir telaş içindeyim bu sabah
en sevdiğim kitaplarımı dizdim a'dan z'ye
en sevdiğim şarkıları dinledim sıla'dan sezen'e, zaz'dan tom waits'e
yine çok sevdiğim filmlerin unutulmaz repliklerini hatırladım bir bir
ve çok sevdiğim kadınları düşündüm ergenliğimden bu son yaşıma
çünkü bayım
ne vakit yeni bir yaş almaya yaklaşsam ve ekim sinsi sinsi yanan bir sigara gibi eksilmeye başlasa garip bir hüzün çöker üstüme
hemen kağıdı kalemi alır geçmişin hesabını görmeye niyetlenirim
lakin başlamadan daha kalemi bir yana, defteri öte yana fırlatırım ve
en edepsiz küfürleri savururum hem gelmişime hem geçmişime.
çünkü bayım
yusuf gibi yarım kalmış bir niyetim ben
yahut ekmel bey gibi sıradan hayatı sıkıntıdan ve mutsuzluktan ibaret olan faili meçhulum
.
çünkü bayım...
bayım beni dinliyor musunuz?
..
çünkü diyorum bayım; mutluluğa tepki olarak doğmuş bir faniyim. böyle gelmiş böyle gidecek.
o yüzden ne vakit ekim, sonbaharı ve dökülen sarı yaprakları da arkasına alıp afroamerikan bir yüzmetreci gibi sona doğru depara kalksa elim ayağım hep birbirine dolaşır
hamarat bir ev hanımı gibi kitaplarımı, masamı, kitaplığımı silerim
üzerlerine sinen toz zerreciklerinde çocukluğumun kaybolan masumiyetimi ararım
ne zaman ekim gelse hiç gitmesin isterim
çünkü ekim demek o demek, o demek ekim demek
ekim diyorum bayım çünkü
ben o'nu çok özledim

 october love



5 Ekim 2014 Pazar

bir melek vardı

yıllar önce bir adam tanımıştım. yine böyle bir bayram günüydü. yanılmıyorsam bayramın üçüncü günüydü. gelen gidenin kalabalığından bunalmış, biraz hava alacağım bahanesiyle evden çıkmıştım. güzel havada cankurtaran'dan sarayburnu'na kadar yürümüş, yorulmuştum. o, sırım gibi boyuna rağmen, iki büklüm kamburu çıkmış bir halde öylece ve sessizce denize bakıyordu kırık bir belediye bankında. yanına ilişirken verdiğim selama başıyla karşılık verdi. otuzlarında kumral, gençten bir adamdı. baktığında, tereddütsüz tüm servetini emanet edebilecek dinginlikte temiz bir yüzü vardı. ama aynı yüzde genç yaşına rağmen yaşanmışlıkların verdiği çizgiler ve saklayamadığı belirgin bir hüzün vardı. sanki iyot kokusuyla hayatta duruyormuşcasına arada derin nefesler alıyor, belli belirsiz gülüyordu.  uzaklara , köprünün de ötesine adeta karadenize bakıyordu. neden sonra ben sormadan kendiliğinden anlatmaya başladı.

"çok uzun zaman önce, yirmibirimde bir kız sevdim. ama öyle böyle değil. hani kara sevda derler ya nah işte öyle. adı melek'ti. görsen peri kızı. aslında bir çerkes kızı. biraz deli dolu ama dünyalar iyisi. adı gibi melek bir kız. ben zaten bu deliliğine vuruldum en çok. kimseden lafını esirgemez, sonunda zarar mı ziyan mı gelecek düşünmez, doğru bildiğinden şaşmazdı hiç. trabzon'da, karadeniz teknik üniversitesi'nde matematik öğretmenliği okuyorum o vakitler. ben üçüncü sınıftayım. o ikiye gidiyor. baba parasıyla öğrencilik yapıyoruz tabi. biraz da haytayız. alttan dört dersim vardı. bunlardan birinde aynı sıraya düştük melek'le. trabzonda yaşıyorlar ama dedim ya tam bir çerkes kızı. inat mı inat. deli mi deli. ama işte dünya güzeli. tanıştığımız gün önden üçüncü sıradaydık  lineer cebir dersinde.  hemen sağımda vakfıkebir'li cemal vardı. yediğimizi içtiğimiz ayrı gitmezdi. alltan derslerimiz bile aynıydı nerdeyse bu laz uşağı ile. biz cemal'le dersi dinlemek yerine kaynatmaya başlayınca sol böğrümde bir acı hissettim. döndüm baktım dünyanın en güzel ama en mavi iki gözü fakat hiddetle bana bakıyor. ilk kurşunlar o gün atıldı. ben de boş durmadım tabi. en masum , en yeşil bakışlarımla karşılık verdim. kim kimi aşık etti önce bilmiyorum ama aramızdaki ateşkes çok çabuk sağlandı ve o günden sonra varsa melek yoksa yine melekti benim için hayat. lakin hiç bir aşk kolay değildi. bizimki de kolay olmadı. ailesi melek'i okul bitince amcazadelerinin bir oğluyla evlendirmek istiyordu. şehirde ikisi market biri pastane olmak üzere üç dükkanları vardı amcazadelerin. çocuk lise ikiden terk ve tek evin tek çocuğuydu. çocuk dediysem eşek kadar adam. yirmibeş yaşında askerliği bitirmiş babasının hediyesi pastaneyi işletiyordu. ama melek en başından ve şiddetle karşı çıkıyordu bu eski usul, çağ dışı evliliğe. ölürüm de evlenmem diyordu. bunların hepsini zaten melek anlattı daha çıktığımızın ilk günü. durum bundan, bundan ibaret, böyle şeylerle uğraşamam dersen anlayışla karşılarım seni diye tüm detayıyla anlattı her şeyi. aynı gün ikinci kez aşık oldum o'na. dürüstlüğüne, dobralığına ama işte en çok bu deli haline, cesaretine, dik duruşuna. önce alnından sonra dudağından öptüm. "ancak ölüm ayırır bizi" dedim. ancak ölüm!
ailesi okulun bitmesini bekliyor. o yüzden pek fazla üstüne gitmiyordu. fakat trabzon küçük şehir. ailesi, başta meleğin çam yarması iki abisi çok geçmeden öğrendi tabi bizi. önümüze çıkan her zorlukta daha çok kenetleniyorduk. bir leyla ile mecnun aşkı değildi belki bizimkisi ama saf bir aşktı. ve ikimizde bunu biliyorduk. melek'in abileri iki kez dişlerimi, bir kez burnumu kırdılar. en son meleğin hediyesi yüzüğün bulunduğu  parmağımı kırdıktan sonra; "bana bak lan istanbullu; melek'i bırakacaksın yoksa seni öldürürüz." dedi askerliğini sat komandosu olarak yapmış büyük abisi. tehditler, tehditler. genciz tabi, bizim de kanımız deli akıyor  o zamanlar. koca mustafa paşa çocuğuyuz bi'de.  kuru gürültüye pabuç bıracak falan değiliz.
"meleksiz ben zaten ölüyüm. öldürün lan ibneler,  öldürün aha da başım" dedim uzattım boynumu önlerine. abi kardeş önce şöyle birbirlerine baktılar sonra hiç bir şey demeden çekip gittiler. o günden sonra dayaklarını yemedim. yalan yok özledim de ilk zamanlar. dayak arsızı olmuştum. bir de onlarla didişmek, sevdiğin için sonunda mağlup da olsan savaşmak hoşuma gidiyordu. her seferinde çünkü daha iyi yeniliyordum brecht ibnesinin dediği gibi. burnumu kırdıkları ilk gün melek vazgeçecek gibi oldu. hayır, kendini düşündüğünden değil elbet. kalın kafalı abilerini tanıyordu ve benim dik kafalılığımı biliyordu. ama ben engel oldum. "senin için ölmeyeceksem kim için öleceğim şu dünyada, bırak dedim, bırak ne olacaksa olsun." ne kadar ciddi olduğumu gözlerimin ateşinden anladı. sıkıca sarıldı. ama o güne kadar sarılmadığı kadar sıkı. sımsıkı.  toplamda üç dişim bir burnum ve bir parmağım kırıldı ama biz sevdamızdan vazgeçmedik.
hiç geçmedik...."

sustu. uzaklara daldı yine. sıkıntılı bir boşluk oluştu aramızda.
bir kaç dakika sonra utana, sıkıla;
-sigaran var mı benim paket az önce bitti de dedi.
belki efkarlanır da içerim diye mümin efendi'den aldığım ve henüz açmadığım paketi uzattım telaşla.
nemli gözleriyle bana baktı hiç içmemişsin der gibi.
-sorun değil, tiryaki değilim zaten. sende kalabilir dedim.
acı acı gülümsedi.
çabuk bir el hareketiyle paketi açıp içinden bir adet sigarayı aldıktan sonra bana geri uzattı.
ceketinde çakmağını ararken ondan önce davranıp sigarasını ben yaktım.
başıyla teşekkür ettikten sonra, derin bir nefes çekti sigarasından.
ve denize bakarak anlatmaya devam etti.

"  fırsat bulabildiğimiz her dakikayı beraber geçiriyorduk. tabi bu vakitlerin çoğu okuldaydı. abilerinin dışarıdaki sıkı takibi devam ediyordu.  iki sene bulaşmadılar bize. son sene rüzgar birden tersine döndü. melek'e baskılar yeniden ve artarak başladı. o sene nişan yapmaya kalktılar. bir gün okul çıkışı abileri yine önümüzü kesti. küçük abisi melek'i alıp uzaklaşmak istedi. biz biraz konuşacağız dedi büyük abisi. melek gitmek istemedi önce. abisi yemin billah etti sadece konuşacağız dedi. ben de melek'e gitmesini işaret edince zorla ikna oldu. dediği gibi sadece konuştu komando abi. daha önce çünkü kaba kuvvetle olmamıştı. tatlı dil taktiğini kullanıyordu şimdi. ailelerin kökünden, gelenekten görenekten bahseden sıkıcı bir konuşma yaptı. sevgimize saygı duyduğundan ama verilmiş sözlerden, adetten falan bahsetti. başkası olsa lafı ağzına tıkardım. sonuçta kayınbiraderim olacaktı ileride. sonuna kadar dinledim. bitirince,  konuşmadaki tek cümlemi ettim. "melek'le ben evleneceğim, siz isteseniz de istemeseniz de."
başını iki yana olumsuzca salladıktan sonra. sen bilirsin deyip çekip gitti.
ertesi gün cumaydı. melek okula gelmedi. pazartesi de gelmeyince bi'bokluk olduğunu anladım. melek'le aynı mahallede oturan bizim sınıftaki selma'dan o'nu eve hapsettiklerini öğrendim. evlerine nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. iki abisi çıktı karşıma tabi. bu sefer daha öncekilerden fena patakladılar beni. öyle ki öldü sanıp bırakmışlar. gözümü açtığımda hastaneydim. ağzım burnum dağılmış, kaburgalarım kırılmıştı. kırıklar değil de melek'ten haber alamamak, o'nu görememek canımı daha çok acıtıyordu. on gündür hastanede yatıyordum ve melek'ten haber alamıyordum. cemal'e, selma'ya soruyordum. onlar da gözleri yerde biz de haber alamıyoruz en son samsun'a teyzesinin yanına gönderdiklerini duyduk dediler. bir şeyler saklıyor gibiydiler. yemek yemiyordum. sadece su içiyordum. melek'ten haber alana kadar bir şey yemeyeceğimi söyledim onlara ve doktorlara. ertesi gün, benimle her zaman ilgilenen doktorun aksine başka bir doktorun geldiği sabah kocaman bir fil oturuyordu sanki göğsümde. yeni doktor konuşmadana önce bir iğne yaptılar bana. sonrasında dünyanın başıma yıkıldığını gördüm. her şey dönüyordu. bir de doktorun o buz gibi sesi çınlıyordu kulağımda. melek intihar etti. melek intihar etti melek intihar etti melek intihar etti   melek intihar etti melek intihar etti melek intihar etti...."

dağ gibi adam hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlıyordu yanımda. ve ben bir şey yapamıyordum. elimi omzuna koymaktan başka.uzunca bir süre sonra kendine geldi.
-şimdi durduk yerde bu hikayeyi sana niye anlattığımı merak ediyorsun değil mi diye sordu.
bu kez sesziz konuşma sırası bendeydi. başımı evet dercesine hafifçe öne doğru eğdim.
-sana anlattım çünkü bundan tam on yıl sonra, sen de bir başkasına anlatma ihtiyacını duyacaksın. ama ne bir yıl sonra ne de beş yıl. tam on yıl sonra. melek'in cennete gidişinin yirminci yıl dönümde.
tam öldüğü yaşta anlatacaksın bir kez daha!

model - bir melek vardı

rüya

şehrin en işlek meydanında yıllardır bitiremediğim tutunamayanların son sayfasını okuyordum
cahit abi yeni şiirinin son düzenlemelerini yapıyor
eşref, bir sokak kedisiyle tek kale maç yapıyordu
müjgan'ı göremiyordum ama kalbim orada olduğunu biliyordu
soğuk karadeniz sabahında
bir jeep dolusu jandarma
önce cahit abi'yi aldılar
sonra eşref'i götürdüler
sıra bana geldiğinde sevdiğim kadını dudaklarından öptüm
hem de iki kere
bir kez dipçik yedim. yılmadım.
-sen benim yazılmamış şiirimsin müjgan diye bağırdım
cahit abi arabadan doğru; "sende mi şair oldun lan hergele" diye dalga geçti
eşref abartarak güldü
çok ağrıma gitti ama belli etmedim.
jandarmalar bu kez onlara girişti
fırsattan istifade sevdiğim kadını bir kez daha öptüm
öpmemle dünyam tersine döndü
iki dipçik daha yedim
ikincisinden sonra gözlerim karardı
-o daha çocuk dediğini duydum kalabalıktan birinin
-alışsın ibne diyordu cahit abi, eşref yine katıla katıla gülüyordu
kabus olmalıydı bu
en kötüsü de müjgan arkasına bakmadan gidiyordu  ama neden?
gitme diyemedim
gözlerimi açtığımda ssk hastanesindeydim
rüya değilmiş aq.


 ezginin günlüğü - rüya


3 Ekim 2014 Cuma

saki

sol kolunu e-5 karayoluna dayamış bir metro istasyonunun önünde dörtlüleri yakmış arkadaşlarımı bekliyorum. önümdeki siyah passatın sahibi sarışın kadın da dörtlüleri yakmış bekliyor. ve o'nun önündeki fiat doblonun sahibi kır saçlı abi de. gökyüzü çok bulutlu. ha yağdı ha yağacak. ölümü bekler gibi, sessiz ve sedasız  tıpkı bir can sıkıntısı gibi öylece bekliyoruz. bu hüzünlü havaya elbet sıla yakışırdı. cd çalardan nazikçe model'i  çıkartıp aynı incelikte sıla hanımefendi'yi içeriye davet ettim. sonuçta sanatçı insanlar, hassas kişilikler. dikkat etmek lazım. ama sadece ve üst üste bir şarkısını dinliyorum. çünkü hala çok seviyorum saki şarkısını. bagajdaki çantamdan yekta'nın kitabını da aldım beklerken belki biraz okurum diye. ama bu şarkıyla zor. çok zor. daha birinci cümlede yanımdaki koltuğa bırakıverdim kitabı. geleceğimi düşünmeye başladım yağmur çiselemeye başladığında. ve geçmişimi unutmaya çalıştım. ikisi de mümkün olmadı. çünkü bu şarkı ve bu duygu yüklü ses paramparça ediyor beni. eylül ve ekimin tüm hüznünü, hatta ömrümün bütün yükünü melankoli yağmuru olarak başımdan aşağıya döküyor adeta. yapabileceğim fazla bir şey yok. hem galiba biraz da seviyorum bu halimi. kafası kopartılmış tavuk gibi telaşla oradan oraya koşturan insanları ve yağan yağmuru izliyorum öylece. arkadaşlarım hala gelmedi. metroda telefonun çekmediğini unutup arama gafletinde bulundum onları. aradığım kişiye ulaşılamadığını söyleyen bant kaydına sunturlu bir küfür ettim hiç hak etmediği halde. şarkı tekrar ve tekrar çalıyor. yekta ise o'nu okumadığım için bana bozuk çalıyor. hakeza sıla'yı tercih ettiğim model'de küs şimdi bana. oysa ben dünyaya küsmüşüm çok mu?
.
o şarkı

1 Ekim 2014 Çarşamba

pazara çıkmış gibi ipliğim

şimdi siz o kimi karanlık, kimi asortik pencereli ofislerinizde çalışıyorsunuz ya sevgili dostlar, aziz romalılar. kusura bakmayın ama çok büyük "abdallık" ediyorsunuz. dışarda kaçırdıklarınızı bir görseniz eminim bana hak vereceksiniz. misal şu can yakmayan ekim güneşi yılda kaç defa çalar kapımızı. düşünün bir; postacı bile iki defa çalıyor. hatta artık çalmıyor bile. ve sonra kadıköyün o yaramaz çocuk temaşası, envai çeşit insan karmaşası. ya martı seslerinin vapur sesleriyle yarıştığı akustiğe ne demeli?
hakeza ayaküstü karşılaşıp da buluşalım, mutlaka buluşalım diyeninden, bir fincan kahvenin kırk yıllık hatrını sahiplenmek isteyip de tatlı bir hesap kavgasına giren orta yaş kadınlarından, bankanın önünde yavuklusunu bekleyenlere ve yan masada telefonuyla sevişir gibi ağdalı konuşanlara varıncaya dek herkes burada, hepsi bir arada.
.
türk kahvesini çok sevdiğimden değil ama önünden geçerken masalara yansıyan harika güneşi canım çok çektiğinden oturdum bu meşhur türk kahvecisine. öğleden sonra dört gibi çok güzel güneş alıyor burası. ben saat üç gibi işi kırıp da geldim. mesai saatinde kadıköyde dolanmanın hazzını hiç bir şeye değişmem çünkü. hani bir reklam vardı; paha biçilmez. işte öyle. 
şimdi bu güneşe ve kahveye bir sigara çok iyi olurdu ama anneme söz verdim. içmeyeceğim. dört şarkılık bir F.D. listesi , hafif rüzgar ve bol miktarda güneş hayattan alacağımı yeterince karşılıyor şimdilik.
.
evet dostlar, sevgili romalılar ; 
bir gün siz de kırın şu lanet olasıca işlerinizi. hatta mütemadiyen kırın işinizi, zincirinizi ve sizi tutan her ne varsa..
unutmayın dostlarım, spartacus öldü!
ve bir gün biz de öleceğiz.
o yüzden;
sabah erken kalkmalara hayır
birilerinin totosu rahat etsin diye fazla çalışmalara da hayır
ama aylaklığa sonuna kadar evet.
evet.