29 Nisan 2014 Salı

incecikten bir kar yağar


fırının kapısından henüz çıkmıştım ki; sıcacık ve mis gibi kokan ekmeğin ucundan kocaman bir ısırık için daha fazla bekleyemedim. sanki umrundaymış gibi daha çok çocukluktan kalma alışkanlıkla sokağın bir soluna bir de sağına baktım gören oldu mu diye. sonra türk sporuna katkıda bulunmak için yolun karşısındaki iddaa bayine yöneldim. iki liralık kupon yaptım. gelirse tam tamına 22.582,22 TL alacağım. uzak ihtimal. ağustosta kar yağması gibi bir şey. hocanın göle çalması gibi yahut. ama ya tutarsa? o vakit işte kimseye bağışlamaya niyetim yok. yiyeceğim çatır çatır. niye bilmem şimdi durduk yerde ve tam dokuz sene sonra bu mahalleyi sevdiğimi net olarak söyleyebilirim artık. ayrılamayız biz. gerçi o eski, bilindik, rating rekorlu dizilerdeki mahalle-esnaf samimiyeti yok belki aramızda ama yine de bir mahalle sıcaklığı, gizliden ferahlık veren bir huzur, bir aidiyet duygusu hissettiriyor kendini derinden derine. her ne kadar yirmi metrekareye iki süpermarket düşse de ve biz esnafı bırakıp genelde bunlardan para puanlı alışverişler yapsakta, esnafımız bilindik, tanıdık yüzler hep. sonra hitchok filmlerini anımsatan o küçük, kendine has, karanlık ve bazen gizemli, bol güvercinli parkımız var. ocaktan henüz çıkmış ekmeğin kokusunun buram buram sokağa yayıldığı fırınımız, eczamız, kuruyemişcimiz, şarküterimiz ve artık evet şans oyunları bayimiz. dahası hâlâ istanbul beyfendi ve hanfendilerimiz var. dokuz sene oldu ve ne yalan söyleyim güneşin ilk kez bu kadar cömert olduğu bu bahar gününde ilk kez adam gibi sevdim mahallemizi. ama sonrası n'olur onu bilemem!

.

28 Nisan 2014 Pazartesi

saat üç yönünde giden gemiye binmeli

bu gece uyku yok belli. oysa çayı çok az içtim, kahveyi hiç içmedim bugün. ama işte dedim ya bu gece uyku yok. makarna var dolapta dünden kalan. ve yüreğimde taze anılar. ve canım acayip şiir yazmak istiyor. ama bilirsin şiir yazamam ben. hem bırak yazmayı doğru dürüst okuyamam bile. lakin gönül bu. yetenek dinlemiyor! çünkü canım çok fena şiir yazmak istiyor. bir saattir emre aydın şarkıları dönüyor müzik çalarda.. hüzünden değil bahardan bana sorarsan. ve fakat uykusuzluğumuz sessizliğimizden bunu biliyorsun değil mi müjgan?.  modaya uydum. artık ben de kısa cümleler kuruyorum. ama uzun uzun. çünkü hem şebnem'i hem fd'yi seviyorum. belki bir gün semiha yankı'yı da severim ... seni zaten seviyorum....

sen yokken notlar aldım. altını çizdiğim cümleleri yeniden okudum. kuşlara biraz ekmek, biraz su verdim. gün batımını izledim. ismini ve anlamını bilmeden sevdiğim şarkılarını kayıt ettim. 
hep sen yokken....

hani şair demiş ya, ayrılık da sevdaya dahil. peki ya yağmurlar?
bugünkü gibi yağmurlu bir günde gel müjgan!

dört yanlis bir doğruyu götürürdü bizim üniversite sınavlarında. ama hayat öyle mi? şimdi bir yanlis beraberinde pek çok şeyi götürüyor.

 bazen de pazar buluşması sonrasında vapur iskelesinde bir türlü ayrılamayan sevgililer gibidir hayat, ne sen bırakıp gidebilirsin ne de o!

ama artık kabul edelim bayım; bu saatten sonra çırpınmanın hiç bir faydası yok. manası da. 
çünkü ve zira hep yarım kalmış kitaplar, filmler, şiirler ve tabiki aşklar. en nihayetinde yarım kalmış bir hayat.
saat üç yönünde yol alan gemiye binmeli ve gitmeli...
.
son çalan şarkı : beni biraz  böyle hatırla

sordum sarı çiçeğe

lale devri çocukları mıyız gerçekten?

27 Nisan 2014 Pazar

lily

acı belki ama hakikat bu. kendimizden başkası ile ilgilenmiyoruz ne yazık ki? yalnız yaşayıp, yalnız ölüyoruz. o yüzden vazgeçtim artık pazar günleriyle uğraşmaktan. madem o beni muaf tutmuyordu kendinden o vakit ben kendimi muaf edecektim. şimdi cumartesiyi de ortak ettim yalanıma. zira iki gündür yaşama sevincim oldu lili.
teşekkürler aaron.
teşekkürler.
.

seni sevdiğimden gelirim ben bu yere

hep imrenmişimdir balkon insanlarına. pazar günleri bilhassa.
oysa yaşadığım sekiz sene boyunca toplam sekiz defa adamakıllı çıkıp oturmuşluğum yoktur bu balkona.
bazen insanın kendini dinlemesi için çok uzaklara gitmesi gerekmiyor. çılgın bir deniz kenarı, kaz dağı etekleri falan şart değil mesela. bir tutam müzik, alabildiğince rüzgar, bir balkon ve bir sandalye yetebiliyor bunun için kimi zaman. şimdi işte saat dokuzu beş geçe bir pazar sabahı balkondayım.  hayatımı düşünüyorum. ama aklıma bir şey gelmiyor.
sigara hariç demeliydim halbuki.
 iki blok ötede ve sol çaprazımda oldukça cırtlak sayılabilecek iki tuhaf renge birden boyanmış bir binanın üçüncü katında genç bir adam öyle keyifle tüttürüyor ki sigarasını. bu keyfi çıkan dumandan rahatlıkla görebiliyorum.imreniyorum. sonra yine hayatımı düşünüyorum. lakin hiç bir şey hatırlamıyorum.

babamı öldürdüğü için değil de anneme verdiğim söz için içmiyorum bu sefer beni kendine hasret bırakan şu lanet sigarayı. ve sanırım biraz da tembel olduğum için.
sayıları çok değil balkon insanlarının. zaten önemli olan da nitelikleri değil mi?
şimdi mesela uzaktan çok hoş görünen kırmızılı esmer bir kadın çıktı balkonuna. giydiği elbisenin renginden akrep olma ihtimalini söylememe gerek yok sanırım. ve hemen sağımda ise yeni uyandığı askılı atletinden ve şiş gözlerinden belli olan otuzlarının sonbaharında kirli sakallı bir adam.
göz göze gelmekten kaçınmıyoruz balkon insanlarıyla. fazla da uzatmıyoruz ama. sanki gizli bir anlaşma varmış gibi aramızda. ve gizli bir de işaret dili. o dille selamlayıp birbirimizi hemen dönüyoruz kendi düşünce ve hayal alemimize. ve sonra ben yine hayatımı düşünüyorum.
seni özlüyorum.
.
birsen tezer-balıkesir

26 Nisan 2014 Cumartesi

la lune

yağmurlu bir cumartesi. işyerindeyim. küfrederek geldim işe yine. ama çalışmıyorum.  zaten yüzde elli olan performansım yerlerde sürünüyor son bir kaç aydır.  patron inatla kovmuyor. bir bildiği var demekki diyorum. lakin üşengeçlikten ben de yeni bir iş aramıyorum. oluruna bıraktım.
öte yandan değişiklik arıyorum oturduğum yerden. televizyondaki radyo kanallarını karıştırıyorum. her gün birini dinliyorum. eşantiyon not kağıtlarına belli belirsiz, anlamlı anlamsız şekiller çiziyorum. borsa analizlerini okuyorum. iddaa bültenlerini falan. ama ikisini de oynamıyorum. semt pazarındaki sade vatandaş gibi bakıyorum sadece. sonra masanın yönünü çeviriyorum. sırtımı bir cama bir boş duvara veriyorum. beğenmiyor eski haline getiriyorum. çay yerine kahve içiyorum. bazen de ıhlamur. olmuyor! çünkü biliyorum ki ihtiyacım olan daha büyük değişiklikler. ve yine biliyorum ki sonuçları da büyük olacak. lakin işte o büyük cesaret ben de yok..
şimdi radyo 4 de türk sanat musikisi dinliyorum. arada camdan dışarıya bakıyorum. uzaklara. en uzağa.. 
otobanı görüyorum. uzaklara gidenleri..
bir gün o gidenlerden biri olma umuduyla izliyorum onları.
hepsi içlerinde onlarca hikaye ile her gün batıdan doğuya, doğudan batıya gidiyorlar. irili ufaklı bir sürü araç. otomobiller, kamyonetler, yolcu otobüsleri hakiki ve kâmil koçlar, varanlar, ulusoylar, itimat turizmler falan. ve yük kamyonları elbet. her gün görüyorum onları. söyledim ya işyerinin cephesi otobana bakıyor çünkü...
her gün ve herbirinin ayrı hikayesini okuyorum bu asfalt şövalyelerinin.
bazen de kendi hikayemi okuyorum aralarında.
mesela ve bazen radyosunda sezen'in unuttun mu beni şarkısı çalarken gözleri dolan pazarlamacı sarışın da görüyorum hikayemi. bazen de çocuğunun özlemiyle yanıp tutuşan ama güneşliğindeki fotografıyla gözlerinin içi gülen tır şoföründe. ya da yolcu otobüsünde sait faik okuyup rock dinleyen üniversite öğrencisinde okuyorum hikayemi. 
ama en çok da  "satmışım bu dünyanın anasını bi daha mı gelcem lan" deyip sadece bir sırt çantasıyla kendini bilinmezliğe vuran özgür ruhları seviyorum. işte o zaman belki bir gün diyorum.
belki bir gün..
.



24 Nisan 2014 Perşembe

bodur minareden öte

eski alışkanlıklarımı yeniden kazanmaya çalışıyorum. lakin yapamıyorum. oysa en çok kitabı bu mecburi yolculuklarımda okumuşumdur. bu amaçla bir umut attım "yusuf abi"nin kitabını çantama. ama nafile.
sabah çok uykuluydum. ve bir o kadar tembel. müzik bile dinlemedim. akşamsa yorgun.
inat ettim ama. ve lakin ancak bodur minareden öte'yi okuyabildim. sonra o bilinen malum karanlık çöktü üzerime. pes etmedim. müziği açtım. dışarıyı izledim. yağmurdan sonra istanbul çok güzel oluyor. aslına bakarsan tüm şehirler güzeldir yağmurdan sonra. duştan yeni çıkmış kadın misali. toprağın kokusu sabun kokusu gibidir o vakit. ve yerdeki küçük su birikintileri : çocuklara eğlence, büyüklere kâh ayna kâh dikkat edilmesi gereken bir tuzak oluyor. ama beni o ilgilendirmiyor. çünkü bu su birikintilerine yansıyan şehrin ters dönmüş görüntüsü bambaşka bir sanat eseri oluşturuyor dikkatle bakarsa insan. ki bilhassa ağaçlar ve bulutlar. evet bulutlar..
bir de kuş rast gelmişse o manzaraya benden mutlusu yok işte o vakit. 

.




20 Nisan 2014 Pazar

cevapsız sorular

kayboldum.
taşrada sakinlik arayan ünlü bir yazarın, yeni romanının bir türlü yazılamayan giriş cümlesi gibiyim bugünlerde. ve hemen akabinde bir türlü bulunamayan kasaba gibiyim orta üç coğrafya atlasında.
yine de soruyorlar bir kısım meymenetsiz kamu ve özel teşebbüs binaların girişinde.
-kimsin sen?
cevap veremiyorum.donup kalıyorum ilk şaşkınlıkta.
neden sonra ;
-belki bir teoman şarkısıyım diyorum içtenlikle. havaalanında kaybolan bavulu gibiyim hani.
paramparça yani!
 inanmıyorlar..
-o vakit belden aşağısı kırık bir tuborg şişesiyim moda parkında. kimsesiz ve kırık diyorum.
üstümü arıyorlar telaşla.
-durun bir dakika  belki de, bir ayfer tunç öyküsünde benliğini arayan bir adamın hikayesiyim diyorum heyecanla..
bu sefer yere yatırıyorlar..
-ama ve belki de abidin dino'nun çizdiği bir resim, mesela mutsuzluğun resmiyim.
diyorum.
serbest bırakıyorlar.... 

çok fazla şey istemedim oysa bu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey. kahve gibi sade olsun bir de. kalabalığa ve gürültüye yer olmasın hayatımda.. tıpkı manasız ve çıkıntı bazı huylarım gibi..
kendimle baş başa kaldığımda nasıl kararıyorsa kalemim, samimi ortamlarda bembeyaz bir papatya gibi açıyor oysa sözlerim. daha çok yazdıkça ve biraz fazla düşündükçe bir denge meselesi olduğuna inanıyorum artık bu birbirine sırt çevirmiş iç ve dış hallerimin. 

hayır, hayır! kesinlikle bir şeyleri gizlemek yahut iki yüzlülük olarak algınlanmamalı bu farklı tavırlarım bayım. nasıl anlatsam; bu tıpkı gece ile gündüzün, güneş ile yağmurun, yaz ile kışın arasındaki bağ gibi kuvvetli. birbirinin zıttı gibi dursalar da birbirlerinin var oluşlarından güç ve vücut buluyorlar adeta. 
böyle bir şey işte..
kaldı ki ben de kabullendim artık bazı şeyleri. bir arkadaşımın dediği gibi yapamayınca yazıyorum. yahut konuşamayınca...


  sıkıldıkça dirseğimde kabuk bağlamış yarayı didikliyorum. bazen de ve özellikle pazarları balkondan tek tük geçen sokak insanlarını izliyorum. fakat düşünemiyorum.
sanki zaman , her şey durmuş da bir ben kalmışım gibi dünyada. ya da tam tersi bilemiyorum .
tuhaf bir durgunluk işte. bensiz geçip giden hayatımın tek izleyicisiyim sanki şu an. lakin hissetmiyor, duymuyorum. avucumun içinden kayıp giden hayatımı tutamıyorum. tek tutunabildiğim hâlâ ve ısrarla şarkılar. evet göksel dinlemeyi hâlâ seviyorum.
sevdiğim başka şeyler de var. misal hâlâ kelimesindeki a harflerine şapka giydirmeyi, dahi anlamına gelen de ve da bağlaçlarını ayrı yazmayı. ıspanaklı böreği de çok seviyorum ama uyuyabilmek istiyorum yine de gündüzleri. çünkü kıskanıyorum gündüz uyuyabilenleri ve her şeye rağmen geniş durabilen insanları. onca hüznüne rağmen mizah duygusunu kaybetmeyenleri.
sonra ve mesela uzun, çok uzun mektuplar yazmak istiyorum. ama ne yazacağımı bilemediğim uzak yakınlarım var.
sadece ve sadece bir gün, hiç habersiz hatta benim bile haberim yokken sevdiğim bir filmin içinde yitip gitmeyi umuyorum.
.

19 Nisan 2014 Cumartesi

gripin

uzun , çok uzun, hiç bitmeyecek bir yürüyüşe çıkmak ister gibi sayfalar dolusu yazmak istiyorum bazen. bugün mesela. ama hiç kıvırmadan, sırıtmadan, sırnaşmadan ve hatta afili yollara başvurmadan.
böyle düz, dümdüz, sade ve sadece kelimeler olsun istiyorum hayatımda.
zira köprüden önce son çıkışı kaçıralı çok oldu. köprünün sonundaki tünelde ışık yok onu da biliyorum.
tek çare köprüden atlamak. ya da bir ihtimal daha var mı dersin.
evet : y a z m a k.
ama ve şimdilik shine filmindeki eleman gibi ellerimi açmış gözlerimi kapatmış bekliyorum. .
fakat düşünemiyorum. düşünür gibi yapıyorum sadece. burada geçen her gün beni geriye götürüyor.
bunu  niye anlatıyorum bilmiyorum. galiba ve asıl kendime anlatıyorum. çünkü bugüne kadar bir çok karar aldım pek çoğunun ardında durmadım. kararlar uygulamak için alınır. ama şimdi onları hangi cehenneme koyduğumu bilmiyorum. hem kendime anlatırsam böyle belki bir şey olur.
belki de olmaz.
eski yazılarıma baktım da şöyle; iki kez kafka'nın samsa'sına dem vurmuşum son bir ayda.
pek çok kez gitmek demişim. ve hayaller kurmuşum defalarca. lakin ne samsa olabilmişim gerçekte ne de gidebilmişim. geniş gibi görünen küçük bir döngüde yuvarlanıp gitmişim sadece.
bugünlerde beşiktaş yenilmiş, dolar çıkmış borsa düşmüş, iç ve dış siyaset, yurtta ve cihanda sulh, kelaynakların korumaya alınması falan umrumda değil. çünkü ve  zaten sen ne yaparsan yap hayat yine bildiğini okuyor. kavram ve insan kargaşaları. sendromlar. gripinler, kolpalar, çift kişilik yataklarda tek kişilik yalnızlıklar, akustik performanslar.
neyse ki şarkılar var hâlâ. güzel şarkılar.
ve boş banklar..
.
gripin - beş
.

yalan

sonu bu  denli  kesin olan bir hayat için çok fazla düşünüyoruz. çok fazla dert ve yük ediniyoruz,.
çok,
çok fazla her şey?
.

bazı şeyler-2

- cumartesi iş mi olur amk dedim ve gitmedim bir kez daha işe. anlayacağın hem işten hem hayattan kaytarmalarım devam ediyor doktor. peki ama nasıl olcek bu işler?
na-sıl?

- sabahın sekizinde çok romantik olmayan bir yerden keneften yazıyorum şimdi bunları,  affet. malum türküz doğruyuz çalışkanız ama aklımız ya kaçarken ya da..... reklam müziği tekrar ederken geliyor.
"bize yenilik lazım" cıngılı dönüyor günlerdir beynimde...

-sonra dediler bir gün marquez ölmüş
dedim babasını da sevmezdim!
bi'bunun yüzyıllık yalnızlığı bi'de thomas mann'ın venedikte ölümü ömrümü yedi. yerlilerden de tutunamayanlar'ın hakkını yemeyelim! allah taksiratlarını affeylesin tabi.

-kadıköy'ün çok güzel sokak isimleri var. benim favorim sakızgülü.

-  ama ve hani imkanın olacak gidip bozcaada'ya yerleşeceksin.

- çünkü yaşlılık üzerine yaptığım şakalar artıyor. üzüldüğüm bu değil de geçen günlere yazık müjgan!

-hem sonra bernardo soares'in muhasebeci olması nasıl bir tesadüftür. ve dinlediğim tüm türkçe şarkıların sanki bana sesleniyor olması.. bilemiyorum dr. bilemiyorum...
sanki bu işte bir pişmanlık var...

18 Nisan 2014 Cuma

bazı şeyler

 @ önceki gün güneşe güzelleme yapmama alınmış, hatta kıskanmış gibi hiddetli , gökgürültülü ve sağanak yağıyor bugün yağmur. oysa her ikisine de ayrı ayrı meftunum. bilmiyor. 
ve bilmediği bir şey daha; güneşe ebedi , yağmura edebi vurgunum.
...yağmur diyorum doktor ne güzel yağıyor...

@ bazen saga noren gibi hissediyorum.(bkz. bron-broen) 
ne bu dünyadakileri anlayabiliyorum ne de onlar beni anlıyor. 

@ saga noren demişken, bilmezdim polisiyeleri bu kadar sevdiğimi iskandinav dizilerini izlemeden önce. 
ne sinema, ne kitap. iskandinav olsun çamurdan olsun diyorum üç vakittir.
üç haftada üç sezon forbrydelsen, bir haftada iki sezon broen. şimdilik borgen'le idare ediyorum ama fellik fellik iskandinav polisiyesi arıyorum. bilesin...


@ ama en çok şu kuşları kıskanıyorum, yalan yok şimdi...

@ ve saatler çilekle bahar kokusunun birbirine karıştığı ılık bir öğleden sonrasını vuruyor şimdi.
pencerem açık. içeride yemediğim çilekler , dışarıda yaşamadığım bir bahar. 
ama işte bu koku mahvediyor, oradan oraya savuruyor beni. sanki çok büyük, fırtınalı bir aşktan sonra bir yarımadada inzivaya çekilen münzevi gibi. elbet fonda çalan şarkının da payı yadsınamaz bunda. bak işte şimdi de kıyıyı usul usul döven dalgalar, güneyli rüzgarları dansa davet ediyor. duyuyor musun?

@ büyük kentlerdeki başarısızlığını sorgulayan siyasi partiler gibiyim. hep aynı, her şey ve her günümüz aynı diyorum ama ve aslında her günümüz ayrı bir hayat doktor. mühim olan bunu nasıl yaşadığımız. malumun ben bunu beceremeyenlerdenim. bu yüzden şair misali, ölmeyi değil de yaşamayı göze alanları ayrı kıskanıyorum.
tam olarak pes etmesem de zorlandığım ve her şeye rağmen bir çıkış yolu aradığım gerçek. yoksa oturup sayfalarca bunları anlatmazdım sana. tutunmaya çalışıyorum bir şekilde. sonucum yanlış olsa da en azından gidiş yolum için geçer not alamaz mıyım sence. ha ne dersin?
.

8 Nisan 2014 Salı

güneşi beklerken

bir iyilik yaptım bugün kendime. öğle paydosunda güneşe çıktım. fakat o oyunbozan bir çocuk gibi bulutların arasına saklandı sık sık. pes etmedim, bekledim. sabreden derviş oldum bekledim. çöldeki mecnun, ağaçtaki tomurcuk oldum. bekledim. bahara hasret kuş oldum. bekledim.  çok bekledim.
lakin gelmedi şerefsiz!
.

4 Nisan 2014 Cuma

godot'u bekler gibi

 bir kedi, bir güvercin ve onca insan bahar ayazında godot'u bekler gibi bekledik bu sabah durakta. öğrenciler, işçiler, memurlar memleketin tam da en çok ihtiyaç duyduğu şekilde birlik olup bekledik hep beraber. on dakika gelmeyip sonra hepsi birden peşi sıra gelen otobüsler birlik beraberliğimizi ve saflarımızı bozmaya çalışsa da yeni katılanlarla birlikte kedi ve güvercin haricinde herkes kuzeye baktı. yine kedi ve güvercin haricinde herkes uykuluydu. çok uykuluydu. öyle ki yanak kaslarını yırtarcasına esneyenler, gözlerindeki uyku akımı niagara şelalesinin debisiyle boy ölçüşenler, gözleri kapalı istanbulu dinleyenler, uyur gezerin anlamını yanlış yorumlayıp sabahın yedisinde gezmeye gelenler. hepsi ama hepsi bizimleydi.
tabi zaman zaman bu birlik ve beraberliği sabote eden provakatörler olsa da sağ duyu galip geldi en sonunda.
en başta taksim sıraselviler tarafından geldiği anlaşılan ve yarın işe gitmeyecek olan bir grup; "sık dişini son 8 saat, sonrasında 2 gün tatil heyooo" diye iğrençlikler yaptı uykulu suratlarıyla. ama tarlabaşı tarafından gelen cumartesi çalışanları -başta ben olmak üzere- "skyim lan ben böyle işi her gün her gün bu ne iş" dedi.  nerede yaşadıkları ne iş yaptıkları belli olmayan pazar çalışanlarının iç sesleri zaten yazamayacağım kadar pornografi ve şiddet içeriyordu. mektep sokaktan geldiği anlaşılan  inek öğrenciler akşam kırk sekiz tekrar yaptıkları vatandaşlık sınavı için kırkdokuzuncu tekrarı yaparken, tembeller ibrahimoviç'in golünü tartışıyorlardı. aşıklar için zaten bu evren yoktu onlar başka gezegenin mirasyedileri, bulutların kral ve kraliçeleriydi. elbette iyimser ,  güngörmüş amca ve teyze içsesleri de vardı aramızda. durak başımıza yıkılmıyorsa onların dua ve sevecenlikleri yüzünden yıkılmıyordu zaten. sayıları azdı ama durağın bekası, birlik beraberliği için dengeleyici unsur olaraktan kuzeye daha kuzeye umutla bakmamızı sağlıyorlardı. 
son tahlilde  "en azından gidecek bir işimiz var ve bu iş sayesinde kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyor, efendime söyleyim çorbamızı kaynatıp, cep telefon faturalarımızı ödeyebiliyoruz çocuklar" diyen bu amca-teyze iç sesleri bozgunculuk yapmaya çalışan kararsız vicdanları frenliyor, sloganlaşmış bir iki cılız iç ses dışında  durak her sabahki mahmurluğunda godot'a saygıda kusur etmiyordu. 
ama ve yine de büyük aylakistan ülküsü yolunda benim umudum vardı. elbet bir gün direne direne uyuyacağız. elbet bir gün...