27 Mart 2014 Perşembe

bir kış gecesi eğer bir yolcu . . .

    
bir kış gecesi eğer bir yolcu...

-yirmialtı şubat-

bir halk otobüsünün en arka koltuğunda soğuktan büzüşmüş parmak uçlarımı nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. bunun tıpta bir adı var mıdır ya da psikolojide bir karşılığı? bilmiyorum. aslında hep yazmak isterken yazamıyor hiç istemediğim zamanlarda çalakalem yazıyorum. bunun da elbet vardır bir yerlerde bir karşılığı. kimi unutmak için yazar, kimi konuşamadığı için kimi de....
ellerim diyorum yazdıkça ısınıyor, ısındıkça parmak uçlarım düzleşiyor. bir ipeksileşiyor sanki. ama gündem her türlü boktan. söyleyecek çok şeyim var ve edecek çok küfürüm zulamda. sağı solu ayırt etmeden ha? 
lakin değmez diyorum. biraz da üşeniyorum.


aylak ayartan bir güneş ve...

-yirmiyedi şubat-

saat şimdi 12:36. paydosum yine kum saatinden çabuk tükeniyor. kaçta kalksam diye hesap ediyorum içimden. saat birden önce gidersem ödül vermeyecekleri aşikar. sonra gidersem de pek bir şey diyen olmaz. ama işte er ya da geç gitmek zorunda olduğunu bilmek.. işte o canımı sıkıyor...
oysa daha beş dakika önce garsona şöyle seslendim;
-hey garson bana bir yastık bir de battaniye. yandaki fıstığa istediğini verebilirsin. ben sadece şu güzelim güneşin altına tüm mutsuzluklarımla  uzanmak istiyorum..
garson duymadı. duyacak kadar sesli söylememiştim zaten. duysaydı neler olurdu. buradan kestirmesi güç şimdi...

hani savaş filmlerinde olur ya...

-onsekiz mart-

fransızca şarkıları artık daha çok seviyorum. sanırım filmlerini de öyle. klişe yahut beylik laf olması umrumda değil. bu aralar sevdiğim tek şey bu şarkılar. olmasaydı da olur muydu? 
olurdu tabi. o zaman da yazmayı seviyorum derdim. o da olmasaydı sarı tramvayları severdim herhalde. hiç görmediğim lizbon'u hakeza.
sevmek gerçi öyle herkesin harcı değil. benim hiç değil. önceki akşam bizim sokağın köşesinde gördüm bu yazıyı; seviyorum seni denizi ilk defa uçakla geçer gibi*". ben mesela böyle hiç sevmedim. 
konumuzla alakası yok belki ama eskiden daha iyi yazdığımı düşünüyorum. hem eskiden yazma hevesim, isteğim de vardı. şimdi ise tamamen vakit geçsin diye. akşamları a noktasından b noktasına varıncaya kadar.   yahut öğle paydosundan mesai başlangıcına ya da tam tersi durumlarda yazıyorum.
sonra?
sonrası yok işte...

şairin romanı varsa züğürdün avuntusu...

-yirmiyedi mart/akşam

şöyle uzun bir yolculuk diyorum sevgili greta
trenle
dağları, ovaları, gölleri ve nehirleri aşarak
karların ve yağmurların içinden geçip güneşe uzanır gibi
yorgun
ama huzurlu, hiç dinmeyen bir seyahat
ölümsüzlük iksiri içmişcesine
ve en sevdiğimiz müzik çalarken fonda
uzun bir ölüm diyorum

son çalan şarkı : the verve - bittersweet symhony

11 Mart 2014 Salı

ıhlamur

içinde bir kaç ayva yaprağı da bulunan ıhlamur kaynatıyorum. az önce bir kez kaynattığım ıhlamurun suyunu boşalttım. şimdi ikinci kez kaynatıyorum. böyle yapmazsam acı olacağını söylemişti uzun yıllar önce annem. sayı ya da yöntemde yanılıyor olabilirim. ama böyle bir şeydi hatırladığım.
ve evet farkındayım kendim gibi yazılarım da sıradanlaştı artık. ya pineklediğim bir cafede yahut hasta olduğumda sıkıntıdan yazıyorum artık. çünkü hala bu durumlarda en iyi şeyin yazmak olduğunu düşünüyorum. okumak da aklıma geliyor tabi ama her zaman mümkün olmuyor işte.
misal az evvel fernando'yu okumak istedim lakin daha fazla kararacağımı düşünüp vazgeçtim hemen. jean paul'u da aynı sebepten okumadım. bir yerde hepsi bahane elbette. dizi izlemek daha kolay geliyor çünkü. bir süredir film izlemeyi bıraktım. deli gibi dizi izliyorum. önce breaking bad'e başladım. sonra bir damimarka dizisi buldum. forbrydelsen. 

garip. bir prison break, bir lost değil ama müptelası oldum çoktan. ilk boş vakitte bu diziyi izlerken buluyorum kendimi. sanırım hayatın boşluklarını bir süre bunlarla kapatmam gerekiyor.
oysa karışık çalan mp3 çalarımızda üst üste sevdiğimiz sanatçı çıkınca mutlu olan, yağmur yağınca hüzünlenen insanlardık daha düne kadar. şimdi n'oldu da bu hale geldik? bilemiyorum müjgan! bilemiyorum.

zaman ve mekan denklemini kuramadık sanırım.
biraz matematik biraz fen bilgisiydi belki de tek eksiğimiz.. 

3 Mart 2014 Pazartesi

los lunes al sol

sen belki sıkıldın bu cafe muhabbetinden bayım ama benim için anlamını ve dahi önemini bilemezsin. çünkü ve hâlâ patrona siktir çekme cesaretini gösteremediğim için bu güneşli pazartesiler en değerli hazinem ve bu bir saatlik kahve kaçamaklarım tek özgürlük saadetim benim. o kahveler ki esir kamplarında bile daha güzeli vardır. ama özgürlük diyorum bayım. boktan bir kahveyi bile en brezilyalı,en filtreli ve hatta yanında en bitterlisinden çikolatası varmış gibi hissettiriyor. ama ve yine de bakma sen böyle bilmiş ve anlıyormuş gibi konuştuğuma. yoksa kahve de çay da demokrasi de araç benim için...detaylara takılmayalım. biraz teoman dinleyelim....


..


2 Mart 2014 Pazar

hayat ne tuhaf şarkılar falan

aylar sonra bir sigara. güneş var ama yok gibi de.. pazar sabahı cadde üstü cafede bir ben, karşımda yaşlı bir adam, üç garson, bir kaç kedi ve düşen yapraklardan başka kimse yok.
garson kız manasız bakıyor servis yaparken. muhtemel içinden ; pazar sabahı git yat uyu geri zekalı bu saatte ne işin var burada diyor. ama benim pazar sabahları uyuyamadığımı bilmiyor. ve çok uzun zamandır nefes alamadığımı da. geçmesini beklemediğim bir halin içindeyim yıllardır. geçecek gibi değil zira. mucize olursa belki. ama ben mucizelere de inanmam!
 garson kıza gelirsek benim gibi, herkes gibi o da sahip olamadığının peşinde. 
hayat, böyle garip işte.
az önce ikinci sigarayı da yaktım. itiraf etmeliyim ki çok sevdiğimden değil. sırf haftalar öncesi...
neyse..
kelimelerimi, düşüncelerimi toplayamıyorum.. ama önce dizimi bir doktora göstermem gerek. üç hafta oldu geçmedi ağrısı. daha önce de olmuştu bir hafta olmadan kendiliğinden geçerdi. bu sefer öyle olmadı... diş ağrısı gibi şerefsiz vurdu mu tam vuruyor...
acı eşiği mi diyorlardı ne? sanırım o şey azaldı ben de. ya da zaten en başından beri çok yoktu. pek çok şey gibi. tahammülsüzüm artık her şey ve herkese karşı. ortası yok hiç bir şeyin. ya nefret ediyorum.... ya da çoğunlukla yine nefret ediyorum...
en başta dayatmalardan, zorundalıklardan... ağdalı edebiyat cümlelerinden, zorlama filmlerden... gerçek olmayan her şeyden... toz pembe hayallerden sonra...
 öte yandan gerçekler acıdır!
hem acı eşiğim bu kadar düşmüşken bu bir çelişki değil midir?
olabilir...
ama bugünlerde çalan şarkılardan çok acı veren hiç bir şey yok bana doktor.
dizimin ağrısından bile çok..


.