22 Ocak 2014 Çarşamba

gecikmiş bir üç nisan şiiri


bana o şiiri okuduğun gün nasıl anlatabilirdim ki ben'deki seni
hangi söz, hangi beste unutturabilirdi bana o günkü çaresizliğimi
yalan yok şimdi, çok kıskandım o gün cansever'i
bana okuduğun o şiirden beri
sen benim intihal sebebimsin sevgilim

hani nisan aralığındaki o salaş cafede şairi kıskanıp iki satır doğaçlama yaptığımda
nazım'la piraye birlik olup gülmüştü ya bana
oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi somurtunca da
elimi tutup üzülme, sen daha güzelini yazarsın dediğinden beri
sen benim intihal sebebimsin sevgilim

seninle çemenzar'dan çok geçtik de oturup şair nedim'de şöyle demli bir çay içemedik
kadıköy'ün tüm sokaklarını gezdik de hiç adım atmadığın sokaklarında kaybolmadık istanbul'un
çok yol katettik seninle de nereye çıktığı bilinmeyen bir yola hiç girmedik ama hep bir b planımız vardı
takvim yapraklarına çentik attığımızdan beri
sen benim intihal sebebimsin sevgilim

üç tarafı denizlerle çevrili bu cennet yurdumda herkesin bir kusuru vardı
ben de işte düz yazabiliyordum ama şiir bilmiyordum
olsun diyordun ben seni her halinle seviyorum ve öyle güzel seviyordun ki
sana şiir yazamadığımı söylediğim günden beri
sen benim intihal sebebimsin sevgilim

işte öyle bir şiir yazmalıydım ki sana
öyle sevmeliydi ki sözlerim seni
ve öyle anlatmalıydı ki düşlerim, düşlerini susmalıydı yeryüzünde var olan ve bundan sonra var olacak tüm alfabeler
diyorum ki sevgilim; orhan veli'den bugüne kifayetsiz kalmış tüm sözlerden beri
sen benim intihal sebebimsin
.

20 Ocak 2014 Pazartesi

eksik birşey mi var



- kuşlar deyince üç adam aklıma gelir hep; alfred hitchcock, cemal süreya ve yaşar.
.
ezginin günlüğü mü diyordu hani;  "eksik bir şey mi var hayatımda" diye söyleyen?
sanırım onlardı.
bir de sezen diyordu  ya; "ne yapsam olmuyor gözüm" diye.

bu aralar bana ikisi de uyar doktor; zira ve hâlâ yayınlanmamış üç adet yazı taslağım, okunmamış sekiz kitabım, izlenmemiş dört filmim, tamamlanmamış üç aşkım, giyilmemiş bir takım elbisem, dinlenmemiş milyonlarca şarkım, gönderilmemiş iki mektubum ve görülmemiş bir arjantin'im var elimde!
.
-evet.

son çalan şarkı : eksik bir şey mi var

19 Ocak 2014 Pazar

152-breaking and entering 2006

dün akşam bir film izledim. buraya nasıl yazacağımı bilemedim. dün akşamdan beri beynimde dönüyor sahneler. hala ne yazacağımı bilmiyorum. doğrusu ve önce sırf jude law ve juliette binoche oynuyor diye izlemeye başladım. kendimi hangi sahnede kaybedip filmin içinde ne vakit kaybolduğumu hatırlamıyorum. bilemiyorum belki içinde bulunduğumuz zor günler, belki kış mevsimi , belki şarkılar değil de filmlerdir bir şeylerimizi gerçekten çalan. ya da filmler "tutuyor" artık beni doktor. söylemiş miydim? juliette çok, ama çok hoş bir kadın...



son çalan şarkı :breaking and entering

butterfly effect

soğuk bir odadaydım şimdi. emre aydın'ın odalarından daha soğuk hem. tom odell çalıyor. çok çok etkili. bir şarkıda girişler önemlidir benim için. beşinci saniyede seviyorsam bir şarkıyı. ölene kadar severim. insanları da öyle. işte öyle bir şey bu odell şarkısı da. şarkının etkisiyle sanki bir film karesindeyim. küçük ve soğuk bir oda. kanepenin başlığına koyduğum bir bardak çayla ısınmaya çalışıyorum.çünkü müzik bu sefer üşütüyor beni, çağrıştırdığı anılarla.
oda boş denilebilecek tenhalıkta. katalogdaki karşılığını bilmediğim bir yeşilin en açık tonuyla boyanmış dört duvar. bu duvarların birinde odanın küçüklüğüne inat büyükçe bir eski istanbul tablosu. tavanın beyaz boyasıyla adeta bütünleşmiş, gösterişsiz ama ekonomik bir floresan lamba. içerden dışarıyı rahatlıkla gösteren ama dışarıdan içeriyi görmeye mani olan, özenle dikilmiş el işi bir tül perde bu küçük odanın tüm aksesuarı. ha' bir de kapının arkasına monte edilmiş tahta askı var. ve o askıdaki tek elbise, deri ceketim. ayşeyle birlikte cevahir'den aldığım iki sene önce. "üff artist gibi oldun olm" dediği. sırf o lafın hatırına başka ceket almadım o günden bu güne. üşümeyi göze aldım.
üşüyorum zira sıcak olan salon kalabalık. kuzenler, yeğenler. insanın ara'da kalması çok zor. zorundalıklar yaşaması daha zor. normalde her pazar sabahı kadıköy'e giderim işim olsun, olmasın. çünkü bayım yıllar önce  bir şey kaybettim ben. o'nu orada bulacağımı düşünüyorum. niye cumartesi değil de pazar, neden öğleden sonra değil de sabah. ve neden beşiktaş değil de kadıköy? inanın hiç bilmiyorum bayım. bir his. sadece bir his. belki bir umut.
tam on üç senedir gidiyorum. fakat her gidişimde bir şeylerin değiştiğini görmek üzmekten öte sinirlendiriyor beni. en başta kalabalıktan, yürüme alanlarının azalmasından, yüzmetrekarede ikiyüzelli adet közde kahvecinin olmasından ve insanların sokak ortasında marifetmiş gibi kahvaltı yapmalarından nefret ediyorum. ve o'nu bulamıyorum evet. belki bu beni daha sinirli yapıyor. neyse ki kilisenin önündeki sokak çalgıcıları  var. o gençler biraz olsun sakinleştiriyor beni.
 daha ne kadar sürer bu arayış bilemiyorum. belki de insanlar orayı iyice nefes alınmaz bir yer haline getirene dek!! o zamana kadar eksiklerimi tamamlarım belki. ya da tamamlanmaz hiç bir şey bilemiyorum. belki de bu dünyadaki görevim o'nun peşinden koşmak ve asla tamamlanmayacak olan eksik bir şeyleri tamamlamaya çalışmaktan ibarettir. kim bilir?

son çalan şarkı : anotherlove

13 Ocak 2014 Pazartesi

arjantin

sanırım internet bağlantısı koptu burada. önce yaylılar sustu sonra radyom tamamen sessizliğe büründü. fırsattan istifade iki aydır beni yalnız bırakmayan dikenli düşünceler korosunun senfonisi girdi hemen devreye. saat onu biraz geçiyor. çayım henüz bitmiş. masamda bir sürü saçma sapan evraklar ve boş bardaklar. ama kafam dolu ve bambaşka yerlerde. uzaklarda. çok uzaklarda.
hayır inkar edecek değilim tabi ki sen de. uzaklara gittiğin o günde. tam altmışbir gün oldu bugün. bir müslümanın oruç kefareti! zaten o günden beri pek bir şey yediğim söylenemez.
ve yeni bir yolda yürüyorum artık. aslında bir yola mı girdim yoksa yoldan mı çıktım bilmiyorum. emin değilim. tebdil-i mekanda ferahlık var mıdır gerçekten? kafamda dönen en akıllı uslu sorular bunlar şimdilik. gerisini hayal etmek zor. sıkıldıkça, bunaldıkça işimi değiştiriyorum zira. ve çamaşır değiştirir gibi her mevsim iş değiştirmek hayatımı külliyen değiştirmekten kolay geliyor çünkü! üstelik daha dün ayrıldığım için çok pişman olduğum kuruluştan tekrar çağırdılar. bir yandan seviniyorum öte yandan hüzünleniyorum. çünkü istediğim tam olarak bu değil. ama şartlar denen vahim şey tam karşımda duruyor şimdi eski bir yeşilçam sahnesi gibi.
imkansızlık diz boyu. tıpkı sen ve ben gibi.
şu iki aydır hakkımda bilmediğin o kadar çok şey var ki, sana anlatmak istediğim cümleler dolusu. misal eskiden, en çok okuduğum kitaplar hatırlatırdı seni bana. gitmeden evvel verdiğin cansever kitabı bilhassa. ama şimdi artık bana her şey seni hatırlatıyor. tıpkı şarkıdaki gibi evet. şarkı demişken onlarla aram her zaman iyidir. biliyorsun. değişen bir şey yok. sevdiğimiz şarkılar acı verse de bol bol şarkı dinliyorum. bir şarkıya aşık oluyorum haftalarca dinliyorum. sonra başka biri. daha sonra başka bir şarkı. bugünlerde en çok teoman'dan haziran'ı dinliyorum mesela. ve filmlerden uzak kalsam da haftada en az iki film izliyorum yine de. cumartesi ve pazar öğleden sonraları evet. ama avrupa sineması olmasına dikkat ediyorum. çünkü hayat tuhaf gerçekten. eskiden bu avrupa sineması hayranlarına, sanki dünyayı yeniden keşfetmiş o bilmiş tavırlarına olmayan bıyığımın hem altından hem üstünden güler, ayrıca da sinir olurdum. lakin dünya büyük laf ettirmeyecek kadar küçük bir yer. şimdi geldiğim nokta; avrupa sineması olmadan asla!
hayat işte, değiştiriyor insanı. hakeza ve yine kullanmaktan nefret ettiğim arabayla hız yapmayı seviyorum bugünlerde. emniyet şeridi çocuklarına yine ağız dolusu küfürler ediyorum. en çok da kavşaklarda ışık sırasına girmeyip yandan kaynak yapan orospu çocuklaırna küfrediyorum. ve bitmek tükenmek bilmeyen uzun yolda yeni eğlenceler buluyorum kendime. gerçekleşme ihtimalini aklıma dahi getirmeden hayaller kuruyorum. elbette ki çoğunda sen varsın bu rüyâların. belki bir gün diyerek uyanıyorum her seferinde hiç bitmemesini dilediğim bu hülyalardan. belki diyorum. hani bir gün arjantin? ha neden olmasın.
neden olmasın?
geçenlerde ismini bile bilmediğim bir çiçek aldım salı pazarından. hani şu saksı ile birlikte satılan çiçeklerden. ismini özellikle sormadım ki aramızda bir bağ oluşmasın ve bir gün o da senin gibi çok uzaklara gitmek isterse üzülmeyeyim diye mesafeli davranıyorum şimdilik. fakat bana bir bakışı var ki, o masum ve halden anlayan tavırlarına dayanamayıp akşamları güneşe karşı oturup uzun uzun konuşuyorum onunla. kimseye anlatmadıklarımı ona anlatıyorum.
dedim ya öyle sessiz, sakin ve huzur dolu ki. ben de olmayan her şey onda var. fakat her canlının olduğu gibi onun da sevimsiz bazı yanları var. misal es kaza güneşini mi engelledin hemen maraza çıkartıyor. neymiş efendim, güneşini engellemeseymişim, gölge etmeseymişim bir dolu bitki tatavası işte. ama işte her güzelin bir kusuru vardır bilirsin. bir de çayı pek sevmiyor. her akşam bir demlik dolusu çayın yarısı heba oluyor bu yüzden. sudan başka içki koymam ağzıma diyor ama tekirdağ rakısına hayır diyeceğini sanmıyorum. lakin onu da ben sevmiyorum.
beni son gördüğünden beri saçlarım biraz döküldü. dökülmeyenlerin bazıları da beyazladı. galiba biraz da kilo aldım. ama emin değilim kilo vermiş de olabilirim. aynadan net anlaşılamıyor çünkü. ve gözlerim hislerim kadar kuvvetli değil zira.
eskiden bir şeylerin olmasını beklerdim. ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim, hayatımı değiştirecek herhangi bir şey mesela. ama hiç bir şey olmazdı. şimdi beklemiyorum hiç bir şey. hissetmiyorum da. yine bir şeyler olmuyor. ama beklentisiz olmak iyi. pek iyi. anlamaya çalışmıyorsun hiç bir şeyi. günler böylece geçiyor birer ikişer. bense arkasından bakıyorum sadece.
..
son çalan şarkı : argentina

ha'bi de : geçmiş zaman olur ki

9 Ocak 2014 Perşembe

göç


Tam otuz sekiz gün oldu bu kasabadan hallice köye geleli. Ama sanki otuz sekiz yıl geçmiş gibi. Yaşlı ev sahibem dışında  kimseyi tanımıyorum. Bir de her sabah yürüyüşünden sonra günlük ekmeğimi aldığım Nahit Efendi var. Gerçi onunla da resmi bir tanışıklığımız yok. “Merhaba, merhabadan”  öteye  gitmiyor sohbetimiz. Çocuklar  "Nahit Amca bu kaç para, Nahit Amca şu kaç para?"  diye sorarlarken öğrendim adını da. Elli beş altmış yaşlarında açık tenli, kederli  bakışları olan bir adam, Nahit Efendi. Konuşmayı pek sevmiyor. Sanki derinlerinde  büyük bir acı saklıyor gibi ağır ve tekdüze hareketleri var. Pek kimsesi yokmuş gibi davranıyor. Belki sırf bu yüzden evimin yakınındaki diğer iki bakkaldan değil de O’ndan yapıyorum tüm bu küçük alışverişlerimi. Elbette ki çok kesin olmayan bu  tahminlerim, sadece benim hüsnü kuruntumdan  ibaret olabilir.  Ama kim ve ne olursa olsun seviyorum bu kederli ihtiyarı.
Televizyonum yok burada, gazete de almıyorum. Memlekette çok önemli bir şey olursa köy içindeki kahve önünde oturanların hararetli tartışmalarından anlıyorum bunu. Bazen Beşiktaş'ın yenildiği çalınıyor kulağıma. Eskisi gibi olmasa da üzülüyorum yine de. Bazen de hükümete sövüyorlar; “bu kadar zam olur mu? “ diye. Benim için asıl  ve en iyi haber ise ; “bu sene çinekopun bolluğu.” 
Evet İşte  hepsi o kadar! 
Her sabah, deniz kenarına yaptığım yürüyüşleri saymazsak; zorunlu olmadıkça pek dışarıya da çıkmıyorum artık. Günün büyük bir kısmını, tek odalı evimde kitap okuyarak geçiriyorum. Zamanında okuyamadığım klasikleri tamamlamaya çalışıyorum şimdi. Dostoyevski, sandığımdan da büyük bir yazarmış, okudukça daha
iyi anlıyorum bunu. Bazen bahçeye çıkıp ev sahibemin odunlarını kırıyorum. Bazen  beslediği hayvanlarıyla vakit geçiriyorum. Sevimli bir köpeği var, ismi Kömür. İsmi ile müsemma Kömür  gibi kapkara. Üç de tavuğumuz var. İkisi ev sahibemin, biri benim. Bazen de onları yemliyorum.  Aslına bakılırsa günlerim bu şekilde aynı büyükşehirde olduğu gibi yine sıradan ve monoton geçiyor. Hayal ettiğim bu değildi belki ama çok da şikayetçi değilim. Büyükşehrin , insanın beynini oyan, kalbini yoran gürültü ve telaşından kurtulduğum için mutlu olduğumu bile söyleyebilirim. Fakat yine de ara ara manasız bir sıkıntı çörekleniyor içime. Sanki görünmez bir el kalbimi sıkıyor, sıkıyor  ve sıkıyor.
Belki de yazmaya yeniden başlamalıyım. Yeniden yapabilir miyim bilmiyorum. Denemeliyim. Onlarsız, çok daha rahat nefes alıp veriyorken; her rahat nefes bir yandan da suçluluk hissettirirken yazmak bir bakıma yaraları yeniden deşmek olacak benim için.   Fikret de istanbul'dan ayrıldığım gün, “iyileşmek için yazmalısın”  demişti.
-Yazmalısın.
Evet yazmalıyım. 
Yarın Nahit Efendi'ye gidip büyük bir harita metod alayım, spiralli. Bir kaç da renkli kalem... Peki ama neden yazarsam daha kötü olacağımı düşünüyorum hep?  Çok denedim ama her seferinde görünmez bir el gelip kalbimden başlayıp boğazımı sıkmaya, beni nefessiz bırakmaya çalışıyor sanki. O görünmez elin suçluluk olduğunu da adım gibi biliyorum aslında. Ne orada ne de burada huzurlu olmayı beceremeyen, aksak ruhlu bir adamın suçluluğu. Acınası durumumu tokat gibi çarpacak yüzüme, yazmak. Ve ben gün ışığına çıkacak her duygudan ölesiye korkuyorum. 
Tek derdim bu değil üstelik. Fazla param da kalmadı. Elimde kalan,  kirayla birlikte  ancak yirmi gün ya yeter ya yetmez. İş aramak zorundayım. Bu da canımı en çok  sıkan şey, bugünlerde. 
Öte yandan doktorun sesi kulaklarımda çınlıyor hâlâ;
" O kadar kolay sanıyorsun değil mi? Gidince her şey, her yer toz pembe mi olacak?
Unutma ki kendini de birlikte götürüyorsun. Kendini de bırakabilirsen ne ala. Ama olmayacak. Git git de gör ebenin amını. Sonra ağlayarak beni arama.
Yürekli, dobra kadındır doktor. Lafını esirgemez. Bilhassa dostlarına karşı. Fikret'den sonra tek dostum şu alemde.  Almış olduğum kararın  ağırlığı yeterince hırpalarken beni gider ayak O'nun da rest çekmesi hiç iyi olmadı.  Ama zaten hep bunu istememiş miydim ben? Şehirde herkesin elimden almaya çalıştığı yalnızlığımla başbaşa, kendinden mesul bir hayat. Bunun için arkama bile bakmadan, öylece bırakıp gitmedim mi ailemi, arkadaşlarımı, işimi, onca yıllık tüm birikimimi?  Haber bile vermeden, nasıl perişan olacaklarını bile bile kendi mahkumiyetime, kendim son vermedim mi? Tabii, hayaletlerinin de peşimden geleceğini akıl edememiştim. Eh yaptığım şey de uzun uzadıya düşünülmüş bir şey değildi ki. Bir sabah, evden her zamanki gibi iş için çıkmış ve vapurda sabahları uzun uzun seyredip öykündüğüm martılara bakarken birden “tamam” demiştim, buraya  kadar. Vapurdan indiğim gibi tren garına gidecek ve özgürlüğümü ilan edecektim. Tıpkı Mutluluk filminin profesörü gibi!  İtiraf etmeliyim ki; Bu süre zarfında kendimi gerçekten iyi hissettiğim tek an oydu. Çünkü o an, bir karar verdikten sonraki  ‘iki saniye rahatlığının’ tadını çıkarıyordum. 
Üçüncü saniyeden itibarense kararın olası etkileri, sonuçları. Sırf o iki saniye için  yapmış olsam bile yaptım. Evet şimdi, buradayım. Kömür, elimdeki oyuncak kemiği kendisine atmamı bekliyor. Ben neyi bekliyorum? Bilmiyorum...

İşin gerçeği köy halkı ilgili ve sıcak insanlar.  Abartısız ve doğallar. Hatta ve hatta hayalimdeki gibiler tıpkı. Kahvecisi, bakkalı, lokantacısı.  Sanki hepsi Sait faik hikayelerinden özellikle alınıp bu köye konulmuşlar gibi. Ama işte hep hayalimdeki gitmek istediğim 'yabancı memleket'   sanki burası değildi. Dolunayın fener görevi yaptığı gece karanlığında , köye gelişiminin otuz sekizinci gecesinde  aklıma tutunan, kalbime batan  düşüncenin bu olması.  Canımı sıktı. Evet artık emindim.  Burası olamazdı.  Daha da fenası, içimde kaynayan huzursuzluğu yenecek böyle bir  yer yüzü yoktu. Anlamıştım. Ay şahidimdi. 

son çalan şarkı : dreamer

8 Ocak 2014 Çarşamba

yeşil

sizin hiç kazağınız çalındı mı bayım? benim bi'kere çalındı. hem öyle katmerli liralar ödeyerek marka mağazalardan alınma bir kazak değil ha bu. bizzat el emeği, anamın göz nuru  bir kazaktı.
itiraf etmem gerekirse annem üzerimde ilk provaları yaparken pek beğenmediğim, rengiyle dalga bile geçtiğim yemyeşil bir kazaktı bu. ama işte çalındığında çok üzülmüştüm. çünkü ayşe'de çok sevmişti. sevmese gözlerinle uyum içinde olmuş der miydi? demezdi elbet. kazağımı sevdiyse belki ilerde beni de severdi.
liseyi bitirdiğim yıldı sanırdım. yahut bitirmek üzereydim. hani istanbul'a çok kar yağmıştı ya. işte o yıl.

-sen bir giy hele bu soğuklarda "kip" tutar oğlum demişti annem bitirince.

daha giymeye başlayalı bir hafta olmamıştı ki tam da ayşe'nin sevdiği günün akşamı bahçe katındaki evimizin önünden bir akşam karanlığından faydalanan kişi ya da kişiler lacivert pantolonumla birlikte yeşil kazağımı da çalmışlar.
saat dokuzu biraz geçiyordu annem kötü haberi verdiğinde. akşam yemeğini yemiştik. babam işten gelmiş. biraderim derslerini bitirmişti. tv kumandası kimde kalacak kavgası yapıyorduk sanırım. bi saniye. o vakitler bizim kumandalı televizyonumuz yoktu ki?
var mıydı? emin değilim. istanbul'a çok kar yağmıştı. şubat ya da marttı. belki de ocak.
galiba dolmakalemimi almıştı biraderim. en sevdiğim. pelikan mavi mürekkeple ayşe'ye o'ndan habersiz mektuplar yazdığım kalemim.
sonra işte dolmakalemi çekip kurtardığım an da yangın çıkmış gibi çığlık çığlığa içeri girdi annem.

-vah vah tüh tüh diyerek ve kıpkırmızı bir süratla

anne n'oldu dememize gerek yoktu çoktan psikopata bağlamıştı bile.
..
-ocağı yanasıcalar, gavur deyyuslar, allahınızdan bulun hırsız köpekler, ben kaç gün uğraştım o kazakla nursuz herifler, çalacak başka şey mi bulamadınız, beni mi buldunuz, burnunuzdan fitil fitil gelir inşaallah....

ben dolmakalem elimde öylece kalakaldım. bir ayşe geliyordu gözümün önüne; gözlerinle uyum içinde derken, bir annemin kızgın yüzü.
birader de et derdindeydi o sıra ;

 -benim mavi kotum, benim mavi kotum diye koşarak dışarı fırladı pezevenk.

benim yeşil kazağım gitmiş. ayşe'nin çok sevdiği hem. bu dallama da kotunun derdinde.
çalmamış ibneler o'nun kotunu. çalsalar belki affedebilirdim onları. ama o an bir kez daha kızdım bu şerrefsiz hırsızlara..
hoş benim mavi kotum ve kareli gömleğim de duruyordu. ama işte ayşe çok sevdi diye daha çok sevdiğim yeşil kazağım ve lacivert pantolonum yoktu ortada. kimsenin getireceği de yoktu. hırsızın bana garezi vardı sanırım. kimseyle de mevzum yoktu halbuki. evden okula, okuldan önce kahveye sonra eve gidip gelen kendi halinde, sıradan biriydim.
üstelik babamın frenk gömleği de duruyordu.
babam demişken. en sakinimiz oydu. hiç bu kadar sakin, gamsız görmemiştim o'nu.
hatta bir ara bıyık altından gülerken gördüm sanırım.
maddi yönünden çok  manevi bir değeri vardı elbet kazağın.
annem,  günlerce uğramıştı kadıncağız. bir de işte ayşe sevmişti.
neden sonra annem kendine geldi.

-olsun aslanım ben sana aynısından yeniden örerim dedi.(dediğini yaptı ördü de iki hafta sonra)

babam olayların başından beri takındığı sakin tavırla söze karıştı.

-şöyle düşünün çocuklar belki gerçekten ihtiyacı olan biri almıştır. bu biraz olsun hafifletmez mi üzüntünüzü.

aslında mantığım o'na hak veriyordu ama duygularım. sonra ayşe..kızgındım..
gözlerine baktım. şaka da yapmıyordu. hatta hiç bu kadar ciddi görmemiştim o'nu.
benim babam. işte böyle bir adamdı.
peki sizin hiç babanız öldü mü bayım?
benim ...

7 Ocak 2014 Salı

yük

bazen şaşırıyorum kendime bu kadar ağır yükü nasıl ve niye taşıyorum diye?
ölmeye , öldürmeye cesaretim yok! hem günah da.
ama işte bir şans verseler. ya da üç haklı bir lamba cini.
buhar olup yok olmak yahut uyumak uyumak ve uyumak isterdim sonsuza dek.
.
son çalan şarkı : hero

alarm

"bir erkek" dedi.  hem otoriter hem de ikna edici, naif bir tonda ;

"hastane koridorunda sartre okuyorsa şayet ciddi bulantıları ve sıkıntıları vardır".
bu buğulu sesin sahibini deli gibi merak ederek ama egomdan da taviz vermeyerek, gözümü kitaptan ayırmadan  "kimin yok ki"  dedim.

"haklısın" diye cevapladı.ve teklifsiz, tekinsiz yanıma oturup "sana bir hikaye anlatacağım"  dedi.
sanırım en çok bu palas pandras, cüretkar hallerini sevdim.
ve belki de sırf bu yüzden sadece gülümseyerek "seni dinliyorum" demek istedim. fakat diyemedim. gözlerine, yosun yeşili gözlerine kilitlenip kaldım. sadece dudakları hareket ediyordu. bir de...
bir de işte gözleri kalbimi söküyordu. ama hiç bir şey hissetmiyordum. anlattıklarını duymuyordum.
allahım rüya mıydı  bu. yoksa bir film miydi içinde bulunduğum hayal alemi. neydi.
bilemedim.
ama o anlattı, anlattı , hiç durmadan anlattı. dudaklarının her hareketinde kalbimden bir parça kopuyordu sanki. çünkü gözleri... o gözleri unutmam mümkün değil.
neden sonra "işte böyle dostum" diyerek elini sol omuz başıma koyup giderken  öylece bakabildim ardından.
ama çabuk toparlandım. 
"peki ama adınız neydi"  diye seslendim henüz üç-beş adım atmışken.
can alıcı bir hollywood dönüşü yapıp tam ismini bahşedecekken şerrefsiz telefonun alarmı çaldı.
sonra...
sonrası yeni bir telefon almak zorunda kaldım kendime.
ve artık sabahları biyolojik saatimle uyanıyorum. 

.
son çalan şarkı : malo

6 Ocak 2014 Pazartesi

belki

şehre bir film gelir
izleriz
pamuk yeni bir kitap yazar
okuruz
ve hayatımız değişir
kim bilir?
.
 son çalan şarkı : gülümse

2 Ocak 2014 Perşembe

sami hyypia

bugün hala radyo ve televizyonlarda fırıldak gibi reklamı dönen ünlü bir elektronik eşya firmasını şikayet ettim. biraz ibnelikten, biraz hareket olsun diye. biraz da haklıydım. şikayet etmesem de olurdu. o zaman da bu yazı olmazdı belki. ya da başka bir incir çekirdeğinden mütevellit yazı yazacaktım. çünkü kış akşamları yapılan yolculukları seviyorum. ve bu akşamlarda önceleri vakit geçsin diye yaptığım ama sonra araçtan çok amaç olan bu yazma eylemlerini daha çok seviyorum. iyi, kötü ve çirkin ayırmadan yazıyorum. hep yazıyorum. otobüsten inene kadar yazıyorum. her akşam çünkü otuzyedi durak. az değil. çok isteyip yazamadıklarım var bir de. anlatmak istediklerim. yapamadıklarım. başaramadıkların. suçluluk duygularım. kendimle savaşlarım. mühim değil gözüm nasılsa şarkılar var dediklerim. alışkanlıklarım var sonra. ve kendimi tekrarlamalarım. aldırmıyorum dersem yalan olacağını bildiğim gerçeklerim. karşılıksız aşklarım. ulaşmanın mucizelere bağlı olduğu hayallere bağlanan kör umutlarım. yükseklik korkularım. hala nasıl oluyor da nefes alıyorum diye şaşırdığım hallerim. şeytan uçurtmalarım. her hallerini kıskandığım kuşlar-ım. hayatımda bir daha hiç göremeyeceğim ama bir kaç saniyeliğine de olsa aşık olduğum kadınlar-ım. kısa cümlelerim. uzun adımlarım. yorgun uzuvlarım. telefonunu açmadığım arkadaşlarım. içinde kaybolduğum sinema filmleri-m. doyamadığım sabah uykularım. siyah beyaz fotoğraflarım. inadına beşiktaş demelerim. taze çekilmiş kahve kokularım. tamamlanmamış aşklarım. salaş kafeler-im. arnavut kaldırımlarım.bekir amcam.ve susmak istemediğim daha bi'sürü şey.  ahh maria niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz.*
niçin?
.
son çalan şarkı : go gentle 

* kürk mantolu madonna-sabahattin ali

1 Ocak 2014 Çarşamba

uçurum çiçeği

 benim asıl sorunum ne biliyor musun mukaddes?
ben...
 ben mithad selim. şimdi otuzyedi yaşındayım. dün gece yarısı herkes gibi ben de bir yaş daha yaşlandım. ama sanırım herkes gibi bunu çok fazla dert etmedim. çünkü ben hala fatih'in istanbul'u fethettiği yaştan on daha fazlasıyım. en azından öyle hissediyorum. yoksa tüm bu hayat yorgunluğuma rağmen kırkyedi yaşındayım da diyebilirdim size. demedim. gerçekçi olmak lazım çünkü..
gerçekçi olmak derken. hayatta iki tür insan vardır bence; kitaplara inanlar ve filmlere inananlar. ben mesela filmlere inanıyorum en çok. çünkü aklıma ne zaman bir şey gelse yazacak ya da anlatacak hep filmler oluyor referansım. galiba seviyorum da bu huyumu. filmleri de seviyorum elbet. ama size söyledim mi bilmem; olric'i hepsinden çok seviyordum.
elbet sevdiğim başka şeyler de var. ama şimdi bunları anlatıp kafanızı şişirmek istemem sevgili mukaddes.

 benim meselem diyorduk.
ben fazla gerçekçiyim mukaddes. hem de haddinden fazla. en baştan beri ben ben diye ünleyen bencilliğimden de çok evet.
misal sırf bu huyum yüzünden çok güzel aşkları ıskaladım. en nezih yolculukların içine ettim. ve olası en güzel dostlukları daha başlamadan heba ettim.
şimdi durduk yerde nerden çıktı bu diyorsunuz. ve şaşkınlığınızı görebiliyorum kilometrelerce uzaktan.
hatırlar mısınız bilmem ipekböceğinden hallice tarihimizin en uzun  mektubunda
-insan olmak böyle bir şey galiba
demiştiniz de daha o gün hiç çıkmamacasına yüreğime kazımıştı hem mektup hem bu cümle.
ben unutmadım.
o zamanlar daha marla yoktu.
öyle modern günlükler, moleskineler de yoktu. yahut vardı da benim haberim yoktu.
sonra işte bir akşamüstü marla geldi. ben dahil tüm olasılıksızların içinde bir uçurum çiçeği gibi açtı dünyama. sayfalar dolusu yazmak istediğim ama yazamadığım.
marlaydı bu. hala yaz(a)madığım, konuşamadığım.

bu yüzden uçurum çiçeğinin hikayesini anlatmak isterim size mukaddes. biraz vaktiniz varsa şayet.
zira ve itiraf etmeliyim ki;  bugün çok yalnız hissediyorum kendimi.
 hem, her zamankinden çok.
çünkü ve bilhassa bu YENİ olan her şey hep biraz ürkütür beni ve daha çok içime kapanmama sebep olur. hayır gerçekçilikle ilgisi yok bunun. çocuklukluğumdan kalma bir arıza sadece. dilerseniz bir gün onu da anlatırım size.

ama şimdi uçurum çiçeği ;
...........................................

zamanın birinde acem diyarında heybetli mi heybetli ama aynı zamanda zalim mi zalim bir hükümdar yaşardı. hükümdarın güzeller güzeli bir karısı ve dünya güzeli bir kızı vardı. bolluk içinde yaşarlardı. lakin çok mutsuzlardı. zira hükümdarın tek çocuğu olan prensesin derman bulunamayan bir hastalığı vardı. saray hekimlerinin dediğine göre eğer çare bulunamazsa hükümdarın kızı baharı göremeyecekti. zaten son güllerde iyice halsiz düşmüş, günün büyük bir bölümünü oturarak ya da yatarak geçirir olmuştu. hükümdar zamanında yaptığı yanlışlıkların cezasını çektiğine inanıyordu artık ama çok geçti. yine de ümidini yitirmeyip tüm servetini öne sürerek, ödüller vaad ederek gerek ülkedeki gerekse civar ülkelerdeki tüm hekimlere baktırmış kızını lakin bir çare bulan olmamıştı.
neden sonra ülkenin en fakir bölgesindeki en deneyimli hekimin kulağına gitmiş bu olay. hekim hükümdarın mezalimine kızgın olduğu için pek ilgi göstermemiş bu duruma. ama çevresinde zor durumda olan ve elde edilecek mükafatla rahatlayacağını bildiği halkın da ısrarıyla hükümdarın kızına bakmaya razı olmuştu.  ve tahmin ettiği gibi bu derdin tek dermanı ülkenin en yüksek yeri olan demavend dağındaki uçuruğum çiçeğiydi. yalnızca kartalların konabildiği hatta savunduğu zirvedeki bu çiçekten yapılacak bir karışımla kızın derman bulunabileceğini söyledi yaşlı hekim.
hükümdar bunu memnuniyetle karşılayarak hekime vaad ettiği ödülleri de vererek yeni bir duyuru yaptı.
ulaşılması çok güç olan bu zirveye ulaşıp çiçeği getiren yiğit delikanlıyla hem kızını evlendireceğini hem de o'nu varisi ilan edip kendisinden sonraki hükümdar yapacağını vaad etti.
elbette bunu duyan ülkenin genç delikanlıları bu imkansız ve tehlikeli görev için hazırlıklara başladılar. çobanlık yapan  ama aynı zamanda müzik ve şiirle de ilgilenen arghavan da bu delikanlılar arasındaydı. zira hükümdarın kızının dillere destan güzelliğini o da duymuştu. hatta daha görmeden prensese aşık olmuştu. o'na uzun süredir şiirler yazar olmuştu... 

hazırlıklar tamamlandıktan sonra uçurum çiçeğini aramaya gidecek 10 acem delikanlısı hükümdar ve ailesinin huzuruna çıktılar. hükümdar, kızı için zorlu göreve gidecek gençlere son isteklerini sordu. diğer dokuz genç daha çok aileleri ve kendileri için maddi isteklerde bulundu. içlerinden sadece arghavan cebinden çıkardığı ve prenses için yazdığı bir dörtlük bulunan kağıdı hükümdarın izniyle prenses fürüzan'a verdi. prenses daha dörtlüğü okumadan, sureti gibi ruhunun da güzel olduğuna inandığı bu genç aceme oracıkta aşık oldu...
hazırlıklar tamamlandı. veda törenleri yapıldı. çünkü gidip de dönmemek vardı. belki çoğu daha dağa tırmanmadan zorlu kış şartlarında hayatlarını kaybedecekti. ve on genç nihayet dualar ve alkışlar eşliğinde demevand'a yola çıktı. beklenildiği gibi gençlerin çoğu zirveyi göremeden öldüler. ancak arghavan ve iki genç zirveyi görebildiler.

diğer taraftan gençlerin zirveye ulaştığı saatlerde sarayda bir hareketlenme yaşanmış prenses fürüzan kendini daha iyi hisseder olmuştu. ve hatta geçmiş günlerde olduğu gibi  bir defa bahçeye bile çıkmıştı. lakin bu uzun sürmemiş yorgun düşüp yatağına dönmek zorunda kalmıştı.

zirvedeki arghavan dışındaki iki gençte başarısız olmuştu. arghavan aklıyla kartalları da bertaraf ederek sonunda uçurum çiçeğine ulaştı. elini uzatıp tam çiçeği koparacağı zaman aniden güneş doğmuş ve çiçek mucizevi bir şekilde dile gelmişti.
-yapma ey arghavan! yapma.
arghavan ilk şaşkınlığını attıktan sonra 
-neden diye sormuş. ve ilave etmişti.
-seni saraya götürmeliyim ki genç bir kız hayat bulsun
çiçek tekrar ve son kez dillenerek
-ben imkansız aşkların sembolüyüm. ve şu gördüğün güneşe aşığıyım. onsuz ben bir hiçim. onun varlığı sayesinde nefes alıp veriyorum. şayet sen beni buradan ayırırsan başta kendi aşkın olmak üzere. tüm aşklara ihanet etmiş olacaksın. buraya gelmekle sen zaten prensese hayat verdin. o senin aşkınla yaşıyor şimdi. eskisinden daha iyi. bana inanmalısın. ama şayet beni koparacak olursan. kötü lanet üzerinden hiç düşmeyecek. iyi düşünmelisin der.

arghavan için zor bir karardır bu. bir yandan sevdiği kadın bir yanda uçurum çiçeği'nin söyledikleri.
ani bir hareketle çiçeği koparır! 
bir an da dünya adeta karanlığa bürünür az önce her yeri aydınlatan güneş yok olur. kuşlar tüm çığırtkanlıklarıyla inletirler ortalığı. arghavan'ın içine acaba kuşkusu düşmüştür ama artık çok geçtir. çiçeği alıp
bir an önce saraya geri döner. törenlerle karşılanır. hükümdara tüm olan biteni anlatır. 
hükümdar bir ara iyileşen ama şimdi eskisinden kötü olan kızına bakar bir yandan, bir yandan da arghavan'a.
-naptın sen. naptın.kızımı öldürüyorsun. ben de seni öldüreceğim der ve kızının tüm itirazlarına rağmen idam eder arghavan'ı.

aynı akşam  fürüzan odasında ölü bulunur elinde arghavan'ın son dörtlüğü ile; 

bazı adamlar vardır sevgilim, çok güzel yazarlar
bazıları çok güzel resim yapar, bazıları ise çok güzel konuşur
oysa ben sevgilim

çok güzel susarım gözlerinin kahverengi derinliğinde
 ....................................................................

satırlarıma burada son verirken diyeceğim o ki;

acı çekiyoruz mukaddes.
çok acı.
zira biri hiç yoktan çiçeğimizi kopardı!




son çalan şarkı : yüreğim kanıyor