3 Ekim 2014 Cuma

saki

sol kolunu e-5 karayoluna dayamış bir metro istasyonunun önünde dörtlüleri yakmış arkadaşlarımı bekliyorum. önümdeki siyah passatın sahibi sarışın kadın da dörtlüleri yakmış bekliyor. ve o'nun önündeki fiat doblonun sahibi kır saçlı abi de. gökyüzü çok bulutlu. ha yağdı ha yağacak. ölümü bekler gibi, sessiz ve sedasız  tıpkı bir can sıkıntısı gibi öylece bekliyoruz. bu hüzünlü havaya elbet sıla yakışırdı. cd çalardan nazikçe model'i  çıkartıp aynı incelikte sıla hanımefendi'yi içeriye davet ettim. sonuçta sanatçı insanlar, hassas kişilikler. dikkat etmek lazım. ama sadece ve üst üste bir şarkısını dinliyorum. çünkü hala çok seviyorum saki şarkısını. bagajdaki çantamdan yekta'nın kitabını da aldım beklerken belki biraz okurum diye. ama bu şarkıyla zor. çok zor. daha birinci cümlede yanımdaki koltuğa bırakıverdim kitabı. geleceğimi düşünmeye başladım yağmur çiselemeye başladığında. ve geçmişimi unutmaya çalıştım. ikisi de mümkün olmadı. çünkü bu şarkı ve bu duygu yüklü ses paramparça ediyor beni. eylül ve ekimin tüm hüznünü, hatta ömrümün bütün yükünü melankoli yağmuru olarak başımdan aşağıya döküyor adeta. yapabileceğim fazla bir şey yok. hem galiba biraz da seviyorum bu halimi. kafası kopartılmış tavuk gibi telaşla oradan oraya koşturan insanları ve yağan yağmuru izliyorum öylece. arkadaşlarım hala gelmedi. metroda telefonun çekmediğini unutup arama gafletinde bulundum onları. aradığım kişiye ulaşılamadığını söyleyen bant kaydına sunturlu bir küfür ettim hiç hak etmediği halde. şarkı tekrar ve tekrar çalıyor. yekta ise o'nu okumadığım için bana bozuk çalıyor. hakeza sıla'yı tercih ettiğim model'de küs şimdi bana. oysa ben dünyaya küsmüşüm çok mu?
.
o şarkı