29 Eylül 2014 Pazartesi

aylak adam

burada rüzgar sert esiyor. içimi titretecek ve üşütecek kadar hem. ama işte bu güneşi her zaman bulamayabilir insan. yüzümü rüzgara, sırtımı güneşe dayıyorum. müziğim de var elbet. ve hepsine uyumlu türlü türlü düşüncelerim var. samimi. içten. bazen hüzünbaz bazen oyunbozan. ama tamamı benim. hepsi ben-im.
sonra beynimin çekmecelerine gizlenmiş sorularım var.  değişmek kolay mı? asıl soru değişmek istiyor muyum? niye bunu soruyorlar durduk yere hiç bilmiyorum.
cevap vermiyorum. etrafımı izliyorum.
tam karşımda geniş ve uzunca bir yol. uzaktaki dağın yamacına kadar uzanan. yürüyerek gidersem bir kaç saat sürer sanırım bu yolun sonu. arabayla daha kısa elbette. hayat da bu yol gibi işte diyorum. o sırada rüzgar bu banktaki kalış süremi etkileyecek derecede sert esiyor. geldiğim zamana nazaran daha çok üşüyorum. ama kalkmıyorum yerimden. inatlaşıyorum bu soğuk rüzgarla.  yardımı dokunacakmış gibi arkama yarım bir dönüş yapıp güneşe bakıyorum gör halimi, sakın çekip gitme  der gibi.
bir anda yüreğimde bir hareketlenme, bir sıcaklık hissediyorum. ceketimin sol iç cebindeki telefonum çalıyor. şirketten arıyorlar. açmıyorum. beş dakikalık yemeği ve parka gidiş geliş süresini düştükten sonra kendime ayırdığım elli dakikayı onlara yedirmeye niyetim yok.
hayat diyordum. o yol gibi geniş ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelir insana ilk bakışta. yine de bilir insan bir gün biteceğini o yolun. sanırım ve bazen karar veremediği arabayla mı yoksa yayan mı gitmek istediği...

charles aznavour - emmenez moi

28 Eylül 2014 Pazar

rain dogs

oysa hiç nabokov okumadım. okumayı da düşünmüyordum. az önce elime aldığım kitapta göz isimli kitabından yapılan bir alıntıyı görünce bu kitaptan başlayarak nabokov okumaya karar verdim. belki de yarın bu isteğimden vazgeçerim. bilemiyorum. normalde dış faktörlerden kolay kolay etkilenmem. kararlarımı hep kendim veririm. sadece kitaplar ve filmler istisnasıdır bu özelliğimin. yoksa ne yiyecek-içecek konusunda olsun ne de giyeceklerim ve hatta insanlar konusunda olsun başkasının söz ve duygularıyla hareket etmem hiç bir vakit. bugüne değin hiç bir tezgahtarın üzerinize çok yakıştı dediği elbiseyi almadım. ya da mükellef bir yemek sonrası şekerpare istediğim şef garsonun hafif yılışarak "künefimiz çok güzeldir efendim" dediği tatlısını yemedim. bu sebepledir ki; "parlement yok kısa camel verelim" diyen insanları sevmem. hem ben zaten insanları sevmem. çünkü çıkarcıdırlar. çünkü seninle işlerini gördükten sonra seni görmezden gelirler. çünkü çiğ süt emmişlerdir. çünkü yalancıdırlar. çünkü bencildirler. çünkü zalimdirler. çünkü aldatırlar. çünkü iki yüzlüdürler. çünkü insandırlar!

benim tek dostum şarkılardır o yüzden.
bir de tom amca!
tom waits-rain dogs

25 Eylül 2014 Perşembe

hayat devam ediyor

bir gün kaçıp gideceğim buralardan, yitip gideceğim aranızdan. hem her şeyden ve herkesten. farkına bile varmayacaksınız yokluğumun. bunu niye yaptığımı ben dahil kimse bilmeyecek. belki beni yakından tanıyan bir iki kişi "yazık oldu lan adama, halbuki daha çok gençti" diyecek. sonra onlar da günlük işlerine kaldıkları yerden devam edecekler.
çünkü hayat affetmez, devam eder.

o anlarda ben mutlu mu yoksa mutsuz mu, zengin mi ya da fakir mi, hayatta mı yoksa toprağın altında mı olacağım? şimdiden kestirmesi çok zor.
ama.
az önce gördüğüm fotoğraf sayesinde bir sabah bodrum'un herhangi bir köyünde dalgaların sesi ile uyandığımı gördüm. hiç bir şeysiz ve hiç kimsesiz. tanıdık olan ve hatırladığım yegâne şey denizdi. bir de dalgalar ve martı sesleri. geçmişim yoktu. geleceğimi bilmiyordum. ama işte garip bir huzur vardı içimde. ve derinlerden bir ses, bir melodi. 
neden sonra,  radyo voyage. dünyanın müziğine yolculuk sesi ile döndüm gerçek dünyaya.
odamdaydım.
kafamı kitaplığıma doğrulttum. yanımda götürmek isteyeceğim üç kitabı kolaylıkla buldum. üç şahane adam; zarifoğlu(yaşamak) , pessoa(huzursuzluğun kitabı) ve yusuf atılgan (aylak adam)
peki ya sonra...
sonrasını hiç düşünmedim.
lakin düşünmek demişken; sandığınız ve düşündüğünüz kişi ben değilim genç bayan. hayır!
ben olamam.
kendimi bulamamışken daha sizin beni bulduğunuz zannetmeniz. üzgünüm ama bu imkansız.
kimim ben peki, neyim?  
tarih sözlüsünde aklınıza gelmeyen bir meydan muharebesinden arta kalan olabilir miyim mesela? yahut de ve da bağlaçları arasına sıkışıp kalmış bir de-li? ya da ve belki matematikteki pi sayısı?  felsefe kitabını kaybetmiş lise son talebesi mi yoksa? yahut sahipleri belirsiz cümleler topluluğu? niye kaybolduğunu aramakla yıllarını heba ettikten sonra nasıl var olacağını yeni idrak etmiş bir fani olabilir miyim ya da?  
çok önemli değil bence hiç biri.
önemli olan ben, sandığınız kişi değilim. ben, ben değilim.
zaten hiç olmadım.
sadece bir gün diyorum.... çok uzaklara... her şeyi bırakıp gitmek.
gittiğini bilmeden ama.
yaşlı bir verandada mevsim rüzgarlarının söylediği şarkılarla uyumak, uyanmak.
belki de uyanmamak..
.
slow day - dadafon

24 Eylül 2014 Çarşamba

biber kızartması

sabahın altısına aboneyim kaç gündür. uykusuzluk, cok uyumak, şerife hanım'ın demli çayları, yorgunluk zihnen ve belki bedenen ve daha bir sürü şey olabilir neden. lakin şimdi tek gercek; sabahin altısı biyolojik uyanma saatim artik. martilarla birlikte elbet. sonra yedide kargalar ve nihayet sekizde serçeler eşlik ediyor bize. fakat uyanmak ne çare kalkamiyorum yerimden. kafka'nın samsa'sı görse kıskanırdı yeminle. uyur uyanık önce saga, sonra sola, sonra tekrar saga ve sonra yine sola derken tavanda takılıyor gözlerim. acaba diyorum boyası plastik mi kireç mi? emin olamıyorum. duvara yaslıyorum sonra başımı. duvar soğuk ama renkleri sıcak. hani şampanya mı desem sarı mı kararsızım. yoksa krem mi ? tavan boyası gibi onu da çözemiyorum. dalıyorum belli belirsiz. neydi o tavşan uykusu mu yoksa rem uykusu muydu, neydi? neydi bir arada tutan şey ikimizi? uzun sürmüyor dalgınlık hali, sayıların karmaşasıyla uyaniyorum. sayılar evet; 27 ve 19 veya 22 de olabilir. net degil. 31, 15 ve 17 var bir de.  sayısal mı oynamalı? kararsızım. sonra agzımda, yok hayır bellegimde bir kızartma tadı. sabahın altısı. ve biber kızartması. bence de saçmalığın daniskası. ki hiç sevmem. ama işte ağzımda acımsı tadı. ve üstelik bir tek şarkı bile yok şimdi zihnimde. oysa her sabah mutlaka bir şarkıyla uyanırdım. dün mesela model. önceki gün sıla ve bir önceki gün zaz. lakin bugün şarkı yok. yağmur var...
.

23 Eylül 2014 Salı

eylül

diyorum ki sevgili; eylül daha yeni geldi.
şimdi bi'cam kenarı, bi'çay, bi'de -tango evora- bulmalı
işi-gücü siktiretmeli..
 




20 Eylül 2014 Cumartesi

just another love story

kafileler halinde girdik cevahir bir alış-veriş merkezine. insanlar akın akın ve sanki tapınmaya geliyor bu şaşaalı avemeye. kıtlıktan bolluğa, sıkıntıdan refaha koşuyor gibiler. ya da bir felaketten kaçıyorlar gibi. öyle ki esprileri de bu yönde.  pizza gibi dilimlenmiş koca döner kapının ilk diliminden otuz kişi aynı anda girmeye çalışırken; "şimdi bir vukuat olsa canlı çıkamayız lan egemen burdan" diyor bir ergen irisi diğerine. sevgililerse her daim ve hazır kıta romantikler avmnin ilk on metrelerinde; "aşşşşkımm ya yaağmur yaağaarrsa"  beriki hem kurt hem çakal. bir de laf cambazı. "berekettir yağmur aşkım, ilişkimiz de bereketlenir hem." hihihhihihi. gülüyoruz hep birlikte taraflı tarafsız, ilgili ilgisiz. 
orta yaş buhranındaki bir anne elini sıkı sıkıya tuttuğu ondörtlerindeki kızına direktif üzerine direktif veriyor fatih teriminkine benzer hareketlerle. kızın öfkeden kızarmış gözlerinden çıkan duman genzimi yakıyor. neyse ki döner kapıdan ufak sıyrıklarla geçip güvenlik şeridine el çantamızı güvenli bir şekilde koyup geri aldıktan hemen sonra son düzlükte yaşı yirmibeşlerinde, saçları omuzundaki bir kumral kadınla beyaz saçlı siyah sakallı bir adamı yakalayıp geçtim yeni çıkmış teknolojik bir ürüne saldıran amerikan gençliği tadında. hafız bu telaşlı halime gül. hayal ettim. komikti gerçekten. ben de güldüm. sonra fiko geldi buluşma yerine. ve kızlı erkekli bir kaç arkadaş daha. güzel giden muhabbet bir yerde tıkandı. çünkü kadınlar barcelona'dan erkekler roma'dandı. baştan belliydi bu işin yürümeyeceği!  plaza tecrübeliler pariste buluşmak üzere aramızdan ayrıldılar. yolu sevgiden geçenlerle biz kaldık. birer kahve daha içtik. doğrusu ben çay içtim. onlar kahve içti. lafın bir yerinde mustafa sandal'ı hiç sevmem ama şu gidenlerden şarkısı yok mu diyecek oldum...
kızılay meydanında trafiğe yön veren polis gibi sağ avucunun içiyle yaptığı dur işaretiyle cümleyi kursağımda bıraktı hafız. çünkü inanmıyor bir gün bu şehirden gideceğime. ve mutlu bir aşkın varlığına. 
bir de .... 
neyse...
ama işte inanmasam diyorum oturup bunları sana yazmazdım. içinde bulunduğum ahval ve şeraiti düşününce; hayal gibi evet. ütopik de biraz kabul ediyorum. ve hatta denizler altında yirmibinden daha fersah belki. bir türlü söyleyip yazamadığım, anlatamadığım, orhan veli mısraları gibi uzak belki o yer. ve o umut.
yeldeğirmenlerine savaç açmak gibi belki biraz.  biraz godot'u bekler gibi..
ama ve lakin içimde hâlâ duyduğum, her saniye canlı tuttuğum o hissi anlatmak isterdim bir gün sana.
bir gün belki.
.

19 Eylül 2014 Cuma

kahve içip elmalı tart yiyelim mi?

yemin ediyorum laf olsun diye söylemiyorum. ama şu an öyle çok sigara çekti ki canım. anlatamam sana.  içmiyorum lakin. saat nerdeyse gecenin biri. ve yağmur olağanca hızıyla, sanki bir şeylerin intikamını alırcasına vuruyor cama. biliyorum orada siyah el çantamın içinde duruyor bir paket sigara. hemen solumdaki kitaplığın bitişiğinde, sephanın üzerindeki siyah çantadan bahsediyorum. göremiyorum çantayı ama biliyorum ki orada. sigaradan başka bir sabahattin ali kitabı, bir istanbul kart, arabamın ve evin anahtarları, biri mide diğeri baş ağrısı için iki farklı ilaç, içinde bir kaç düşünce kırıntısı olan küçük not defteri, iki tükenmez -bir kurşun kalem, bir kutu naneli sakız, bir sinema bileti, üç dört hafta önceki uykusuz dergisi, bir kaç lira madeni para, telefonun şarj aleti ve kulaklığı var ama telefon yok çantanın içinde. çünkü telefon, masanın üzerinde hemen sağımda duruyor. belki seni ararım diye. aramıyorum ama. şu an sigara nasıl tütüyor gözümde bir bilsen. iki hamle yapıp çok rahatlıkla içebilecekken içmiyorum. üstelik çakmak da sigara paketinin içinde. biliyorum çünkü, canımın çok sıkkın olduğu bir gün kendi ellerimle, özenle yerleştirmiştim. bir şey, gizli bir el tutuyor sanki beni. tanımlayamadığım bir duygunun esiri olmuş gibiyim sanki. sigarayı içmiyorum. aynı duygu seni aramamada izin vermiyor...
bu yakıcı, histerik duygudan kurtulmak için yazıyorum şimdi.
bazen öyle uzak, öyle ulaşılmaz ve hatta saçma geliyor ki yazmak. bazen de işte bir sigara yahut sakinleştirici bir ilaç yerini alabiliyor.   ve beraberinde müzik oluyor vazgeçilmezim bu anlarda.
lakin bilmiyorsun ama eksen dinlemiyorum artık. joy fm''e kanalize oldum bugünlerde. arabada, otobüste, evde, işyerinde nerde olursam olayım sadece bu kanalı dinliyorum. haliyle ruhumdan girip yüreğimden çıkıyor şarkılar. bazen de sadece adele dinliyorum. her sene bir buğulu sese aşık oluyordum ya hani. sen gittikten sonra da adele favorim.
uzatmayalım. ya da uzatalım kime ne? hem zaten geceler yeterince uzun değil mi?

sadık bey, bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor demişti de hak vermiştim hani geçmiş gün. ama şimdi diyorum ki bu filmler, sahici filmler aklımla birlikte yüreğimi de alıyor. paçavra gibi fırlatıp atıyor bir kenara beni. bir hafta kendime gelemiyorum sonra.
aslında bu kadar zayıf değildim ben eskiden. güçlüydüm. ama işte bilirsin belli kırılma anları vardır insanın hayatında. yüzüm gibi içim de gülümserdi hayata. şimdi sadece dudaklarım gülümsüyor. gözlerim ise anlamlı bir şekilde susuyor. hayır, bunu ben demiyorum. görenler öyle söylüyor. sebebi pek çok şey olabilir tabi ki. misal anılarım var derinlerde. çok derinlerde. ancak fransızca bir şarkının dokunabileceği uzaklıkta, ilk gençlik anılarım sonra ve sevgilililerim.
ve sevdiklerim.
çok özlediklerim.
babam.
her şeyim.
şimdi babam yok. sen zaten yoksun.
boğuk, sigara kokulu sesi hala kulaklarımda onca yıl sonra.  özlemi taşlaşmış bir şekilde kursağımda hala.  düşün, öyle özlem doluyum. şimdi kirpiklerimin dibi kaşınıyor... bir saniye lütfen...
..
evet. bu yazma işi böyle de fenadır işte.  ilk defa lunaparka gitmiş çocuk gibi heyecanlandırır, umutlandırır seni önce. ama daha sonra korku tünelinin ortasında yapayalnız bırakıverir bir anda.
..
sonra....
sonrası yok.
sanırım daha fazla devam edemeyeceğim.
bir akşamüstü, iş çıkışı kahve içip elmalı tart yiyelim mi?

fincana kahve koydum gel - ezginin günlüğü

16 Eylül 2014 Salı

kartpostal yazıları - 05:18


 hiç bitmesin istedim bu sabah ezan. hoca efendi "namaz uykudan hayırlıdır" derken uyumuyordum. o'nu dinliyordum garip bir huzurla. sanki içimdeki tüm kirler sabâ makamıyla akıp gidiyordu. her daim arafta duran ruhum  bu kez yönünü bulacakmış gibi tarif edemeyeceğim bir değişim içersindeydi. ve sanki elime bir kağıt, bir kalem verilmiş de "hadi temize çek şu sefil ömrünü" denilmiş gibi çırpınıyordum. ama ve lâkin masumiyet treninden ineli uzun, çok uzun yıllar oldu bayım. ne kalem yazar günahlarımı artık ne de kağıt kabul eder bu saatten sonra. sezen haklıydı, masum değildik çünkü hiç birimiz..

.

14 Eylül 2014 Pazar

sevgili piraye

en son ne zaman geldiğimi unutacak kadar uzun zaman oldu. genelde mutsuz ve yalnız hissettiğimde gelirdim sana. bir de aylakken. ama ve yanılmıyorsam son geldiğimde çok mutluydum. çünkü leyla vardı yanımda. şimdi leyla yok. öyle bir şey ki bu ne hissedeceğimi bilmiyorum. ne yapacağımı da.  çoğu zaman yaptığım gibi bekir'i selamlayıp kaderim bu deyip eğip başımı yürümeli miyim? bilmiyorum. içmesini bir türlü beceremediğim geçen kıştan kalma sigarayı içiyorum şimdi bahçende tam yüz altı gün sonra. daha doğrusu sigara kendi kendini içiyor. yarısını rüzgar götürdü. ben iki nefes ya aldım ya almadım. garsonların her zamanki gibi tembel ve ilgisiz. ya da adam seçiyorlar. ama işte çay ve kahven bu kadar güzel olmasaydı gelmezdim şimdi yalan yok. bir de anılar var tabi. yaraya tuz basar gibi kalbime gömdüğüm anılar...
 insanları izliyorum bir yandan onlara farkettirmemeye çalışarak. iştahlarından hiç bir şey kaybetmemişler. sanki dünyada bu kadar açlık, sefalet yokmuş gibi ya da daha geçen hafta bir yakınları ölmemiş gibi yahut sevgililerinden ayrılmamış gibi sevinç ve coşku eşliğinde yapıyorlar pazar kahvaltılarını. kızıyorum onlara. bağırmak istiyorum.  hani bu pazar kahvaltıcılarının "kim bu meczup" yaftalamalarından ve kafenin çam yarması yedi adet garsonundan çekinmesem; yarın pazartesi iş var amk, kime lan bu cakanız yarın hepiniz  "çalışma kamplarına" gireceksiniz. çünkü hepiniz modern kölelersiniz" derdim. bir de leyla'yı çok seviyorum ulann derdim.
demedim hiç bir şey. hesabı masaya bırakıp bahariye'den moda'ya yürüdüm usul usul.

13 Eylül 2014 Cumartesi

revolution

evde oturmuş beatles dinliyorum. çünkü şu an elimde sallanan kitabın sunuş kısmını yazan adam öyle diyor. bu kitabı beatles-revolution şarkısı eşliğinde okuyun diye yazmış. normalde inat, lanet birisiyim. kafama yatmayan hiç bir şeyi yapmam. tersini yaparım genelde söylenenlerin. klişelerle değil ama otoriteyle ciddi sorunum var benim. bunu anneme söylemedim. çünkü  üzülmesini istemiyorum. kardeşlerim de bilmiyor. sevgilim biliyor mu bilmem. hem artık bir sevgilim de yok. olmasını istiyor muyum? onu da bilmiyorum. aslında çok fazla şey istemedim şu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey. içtiğim kahve gibi sade olsun bir de. kalabalığa ve gürültüye yer olmasın.. tıpkı manasız ve çıkıntı bazı huylarım gibi. kaldı ki ben de kabullendim artık bazı şeyleri. değiştiremeyince işte oturup bunları yazıyorum. yahut bir arkadaşımın dediği gibi konuşamayınca yazıyorum. yazmak çünkü insana verilmiş en büyük ikinci nimet!  birincisi mi? okumak şayet bana sorarsan. çünkü ben yazmaktan çok, okumayı isterdim. zira böyle dünya yıkılsa umrunda olmayacak şekilde dünyadan kopup sayfalar dolusu okuyabilenleri çok acayip kıskanıyorum. bir de gündüzleri uyuyabilenleri.

bazen kurallarını hiç bilmediğimiz bir oyunun piyonu olduğumuzu düşünürüm. lakin bugünlerde kendimi daha çok etrafındakileri eğlendiren ama içi hüzünden sararıp solmuş bir palyaço gibi hissediyorum. ya da ve bazen herkesin elini çoktan bitirdiği ve keyifle okeye döndüğü bir masa oyununda her daim eli kötü gelen, diğer üç kişiyi eğlendirmekten başkaca bir vazifesi olmayan, masadan da bir türlü kalkıp gidemeyen acemi bir dördüncü gibi hissediyorum. 
" hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil.." der bir yazısında murathan mungan.  sanırım benim durumuma en uygun kalıp bu şimdilerde. fakat yarın ne olur bilinmez. 
beatles değil de metallica dinlerim belki. kim bilir?

10 Eylül 2014 Çarşamba

on eylül

sanki biraz daha uzanırsam mutluluğa dokunacakmışım gibi bir his estiriyor. 
ne yağmur, ne de güneş. bu mevsimde beni hoşnut kılan tek iklimsel olay rüzgar. görsen nasıl güzel. ama nerden göreceksin. hani belki bilirsin diye söylüyorum.
 çünkü çalışmıyorsam ve şarkılardan derniere dance çalıyorsa. kendimi kandırıyorum takribi bir saat. kaçak mutluluklar inşaa ediyorum kendime. yıkılacağını bile bile. kısa cümleler kurmaya çalışıyorum. olmuyor. 
bir de o kadar tembel, o kadar tembelim ki hayallerimi bile düşünemiyorum bu aralar. cafe tre scalini'de güneşlenmek hariç ama.
ve kuşları kıskanıyorum yine. ben hariç etrafımdaki her şey uçuyor. koluma teğet geçen arı, yalnız beyaz kelebek, şeytan uçurtmaları. ve elbet martılar. beyaz martılar. kuzeye, karadenize uçuyorlar. çok da güzel uçuyorlar..
 sonrası işte hep aynı nakarat.. 

9 Eylül 2014 Salı

25th hour

yirmibeşinci saat   filminde diyor ya hani edward norton;  "hayat , belki de şu römorkörü kullanmaktır. her sabah nehirde olmaktır".
bir vakte kadar ben de edward abi gibi oto boka hayat olabiliritesi biçiyordum. ama artık biçmiyorum bayım. çünkü yararı yok. bir sınırı da hem! her seferinde ayrı bir hayal kırıklığı zira. ne kadar sallarsan salla, dona düşüyor çünkü son damla.

üniversite hayatının her şeyi unutturduğu ama beynime kazıyıp unutturamadığı iki şeyden biri; giren hesap borçlu, çıkan hesap alacaklı. ikincisi de, fakülte tuvaletindeki o mahur ve italik yazıydı; ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla.
ondandır ki çırpınmayı bırakıp, nehrin akışına bıraktım kendimi. çünkü çırpındıkça aşağıya daha çok yaklaşıyorsun, batıyorsun. 
işte bu yüzdendir ki ; bi siktir git edward abi deyip , masumiyet'teki haluk abi'yi (bekir) kucaklıyorum...
ısrar etmenin faydası yok. kaderin böyle!  yol belli. eğ başını usul usul yürü şimdi."

yürüyorum....