31 Ağustos 2014 Pazar

eksik

oysa bundan tam kırk gün önce, tam da bugün ve tam da bu saatlerde öylesine hayat ve sevinç doluydum ki ben bile inanamadım bu halime. ama sonra sebepsiz içe doğan sevinçler gibi gerçek olduğuna hükmettim içimde tomurcuklanan bu sevda çiçeklerinin. gerçekti çünkü. şimdi elinde iki migros poşetiyle bezgin yürüyen o sarışın kadının ezdiği kavak ağacının gölgesinde bundan bir ay on gün önce sevinç naraları atıyordu bu yorgun yüreğim. oysa bugün, şu an neye ağıt yaktığını bilmeyecek derecede hem kendinden hem benden uzak.. o gün gerçek olan şimdi bir serap görünümde...
yerden yedi kat yukarda bunları düşünüyorum şimdi. arada da benim gibi uykusuz pazar insanlarını izliyorum sokakta. insanlar yokken de kuşları..
misal şu karşı apartmanın bahçesinde sekiz adet serçe bir o yana bu yana koşturuyorlar. sanırsın dörderden minyatür kale maç yapıyorlar. hatta dikkatli bakmazsa insan fındık faresi bile sanabilir. ilk gördüğümde ben öyle sandım çünkü. 
bundan kırk gün önce diyorum yüreğimde pır pır edenler serçeler değil de beynimi kemiren fındık fareleri miydi acaba? bu nasıl bir yanılsamadır böyle?

hızlı ve telaşlı adımlarla genç bir kadın bana doğru yürüyor sokağın ucunda. telefonla konuşuyor bir yandan da hararetli. bir pazar günü için neden bunca telaş, yaşamak için hem bunca gereksiz düşünce ve hislere vurulan kilitler neden? sigarası ayrı,  rahatlığı ayrı telden çalan şu yeşil opelin içindeki esmer adam gibi gamsız olmayı umuyorum bir gün.  lakin zor. biz bize benzeriz de ben en çok eduardo'ya benziyorum sanırım.

eduardo çapraz komşum. iki apartman ötede. az önce çıktı balkona. her zamanki gibi bir elinde çayı diğerinde sigarası. balkonda hiç oturduğunu görmedim. hep ayakta. yarım metre yüksekliğindeki balkon duvarına sağ ayağını koyup her nefeste ayrı bir dünyaya gittiğini miyoplu gözlerime rağmen elli metreden çok rahat görüyorum. o sigarasının dumanıyla düşünüyor, bense yazarak. aramızdaki en büyük fark bu. bir de onun saçları benimkiden daha seyrek.. miyoplu gözlere göre evet..

sabahtan beri feridun abinin  alev alev  şarkısını düşünüyorum. hayır hayır şarkıyı söylemiyorum, mırıldanmıyorum da. sözlerini düşünüyorum sadece. bundan bir kaç ay önce yine böyle hüsnü arkan-birsen tezer'in hoşgeldin şarkısını düşünmüştüm ilk kez. 
bir de   rastlantının böylesi   diye bir film vardı çok eski. çok sevmiştim. o kadar sevmeme rağmen ben bir kez izledim. aklımda kaldığı kadarı ile bir kadının saniyelerle bir trene yetişmesi ve yetişememesi durumunda başına gelenleri iki farklı biçimde anlatan sıradışı bir filmdi.
şimdi düşünüyorumda oradaki gibi hayatımızı küçük detaylar biçimlendiriyor. birbirmize böyle geç kalmış olmasaydık hani diyorum ve misal ben iktisat okumayıp mühendislik okusaydım acaba şimdi daha mı mutlu olurduk leyla. ha? daha mı mutlu?